Etiket arşivi: ARAŞTIRMA DOSYASI

ARAŞTIRMA DOSYASI : İran Nükleer Programıyla İlgili Almatı Görüşmesi

Doç. Dr. Canat Momınkulov

Al-Farabi Kazak Ulusal Üniversitesi

ORSAM Avrasya danışmanı

26-27 Şubat 2013 tarininde Kazakistan’ın eski başkenti ve Orta Asya’nın finans merkezi Almatı (Türkçe Elmalı) şehrinde İran’ın nükleer programıyla ilgili 5+1 grubunun katılımıyla uluslararası görüşme düzenlendi. Görüşmeye BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi olan Çin, Rusya, İngiltere, ABD, Fransa ve Almanya Son görüşme Moskova’da sekiz ay önce yapılmıştı.

İran ve 5+1 toplantısı neden Almatı’da yapıldı?

Toplantının Kazakistan’da düzenlenmesinin birkaç nedeni bulunmaktadır. İlk önce Kazakistan küresel düzeyde nükleer silahsızlanma konusunda önder bir ülke olarak dünyaca tanınmıştır. Kazakistan’ın acı bir nükleer geçmiş ve tecrübesi bulunmaktadır. İki yıl önce Cumhurbaşkanımız N. Nazarbayev, The New York Times gazetesinde “İran, Kazakistan’dan (nükleer silahsızlanma alanında) ne öğrenebilir?” adında bir yazı yayınlamıştır. Yazıda İran’ın, Kazakistan’ın yaptığı gibi nükleer programından vazgeçebildiğine işaret edilmişti. Tabi bu konuda İran’ın görüşü Kazakistan’ınkinden farklıdır.

Ayrıca Kazakistan’ın milletlerarası barış ve iç istikrarı sağlayabilmesi de hesaba katılmış olabilir. Bazı gözlemcilere göre bu toplantının Almatı’da yapılması Kazak yetkililerinin Nazarbayev’i Nobel Ödülü’ne aday olarak sunabilmesi için gereklidir. Nükleer silahların yaygınlaşmaması konusunda Kazakistan’ın büyük adımlar attığı şüphesiz tarihi bir gerçektir.

Üçüncü olarak İran açısından Kazakistan’ın hem tarafsız hem komşu ülke olduğu da hesaba katılmış olabilir. Psikolojik olarak İran kendini Orta Asya’da daha iyi hissediyor olabilir. Ayrıca Kazakistan her türlü üst düzey konferans ve toplantı düzenlemede büyük deneyim kazanmıştır.

İran’ın Maher Haber Ajansına göre bu görüşmeleri Kazakistan’da düzenleme fikri birkaç hafta önce Münih’de yapılan Güvenlik Sorunları Toplantısı’nda Almanya ve İtalya’nın Dış İşleri Bakanları tarafından İran’ın Dış İşler Bakanı Ali Akbar Salehi’ye teklif edilmiştir. İran ve Büyük güçler arasında geçen sene üç görüşme yapılmasına rağmen uranyum zenginleştirilmesiyle ilgili ortaya çıkan ihtilaflar olumlu şekilde çözülememiştir.

26 Şubat İran haber ajansları İran’ın yeni tekliflere hazır olduğunu belirtmişti. Ama hem İranlı uzmanlar hem Amerikalı analistler Almatı görüşmesinde tüm sorunların çözüleceğine dair şüpheci bakışa sahiptiler.

Görüşme Sonuçları

Toplantıda Büyük güçler İran’dan uranyum zenginleştirme oranını %20 sınırında durdurmasını, Fordo uranyum tesislerini kapatarak bütün %20 oranında zenginleştirilen uranyumun ülke dışına çıkarılmasını talep ettiler. Bunun karşılığı olarak Büyük güçler ambargoları yumuşatmayı ve BM GK düzeyindeki ek kısıtlamaları azaltmayı vaat ettiler. Ayrıca petrokimya, bankacılık ve altın gibi değerli madenlerle ilgi ticari alanlarda İran’a yapılan ambargonun kaldırılması sözkonusuydu. Ama bunların İran için yeterli olmadığı İran’lı diplomatlar tarafından bildirilmiştir. Batılı diplomat Michael Mann ise İran’lılardan daha fazla esnekliliğin istenildiğini dile getirdi.

İran eskisi gibi kendisinin uranyum zenginleştirme hakkına sahip olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca İran’ın aksine nükleer programa ihtiyaç duyduğu da dile getirildi. İran tarafı alınan tekliflerin değerlendirileceğini ve en yakın zamanda duyuracağını belirtti.

Görüşmelerin ikinci günü İran tartışılan meseleyle ilgili kendi görüşlerini aktardı. İran adına baş müzakerecisi olarak katılan Said Calili İran’ın nükleer programının ciddi bir şekilde değişmeyeceğini, eskisi gibi barışçı nitelik taşıyacağını duyurdu. Meselenin İstanbul’da 17-18 Martta eksperler düzeyinde tartışılacağı ve toplantının devamı olarak Almatı’da tekrar 5-7 Nisanda görüşüleceği kararına varıldı.

Reuters’den edinilen bilgilere göre Batılı yetkililer görüşmelerin ilk gününü faydalı, yararlı olarak nitelendirmiştir. İran’ın Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi başkanı Said Calili ise daha önceki görüşmelerle kıyasla bu 5+1 toplantısının daha realist olduğunu söylemiştir.

Kazakistan görüşmesi, İran’ın nükleer programı konusunda katkısı olan ve katılımcı tarafların birbirlerini daha iyi anlamaları açısından önemli ve gerekli bir toplantıydı.

Bu hafta İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komitesi Başkanı Alaaddin Boroujerdi ABD İran’a ilişkin sert politikasını değiştirmediği müddetçe her türlü görüşmelerin faydasız olacağını açıklamıştır.

Almatı’da yaşayan İngiliz gazetecisi Joanna Lilis’e göre görüşmelerin yapılması için Kazakistan ideal bir yerdir. Ona göre bu toplantı Kazakistan’ın dünya politikasındaki itibar ve imajını daha yüksek seviyeye çıkartıyor. Ona göre bu olay Astana’nın diplomatik zaferidir. Bu fikri Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni Dışişleri Bakanı John Kerry’de paylaşmaktadır.

Şimdilik ancak görüşmenin oldukça kapalı geçtiğini, detay ve sonuçlarının da yakın günlerde duyurulacağını söyleyebiliriz. Avrupa Birliği Dış Politika sorumlusu Catherine Ashton’ın dediği gibi Almatı görüşmelerinin sonuçlarının olumlu veya olumsuz olduğunu İstanbul toplantısından öğrenebileceğiz.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Mısır ve Ürdün’ün Dış Politikalarını Şekillendiren Unsurlar

Msr ve rdn’n D Politikalarn ekillendiren Unsurlar.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI : Illuminati nedir? Dünyayı saran tehlikeyeye dikkat !

İlluminati nedir ? Çoğu insan bunu bilmiyor, bilenlerin de bir kısmı yanlış biliyor. Bunu anlatan siteler var fakat bir makalede herşeyi anlatmaya çalışmışlar, bu daha fazla kafa karışıklığına sebep olur. Size bu makalemizde Türkçe karşılığı aydınlatılmış olan illuminatinin temel amacını anlatacağız.

İlluminatinin tarihi çok eskidir. 1 Mayıs 1776 da kurulmuştur. 1785 te Baveryan hükümeti tarafından dağıtılan grubun tüm dökümanları yayınlanmıştır. O tarihten sonraki illuminati topluluğu sürekli gizli kalmıştır. Hala topluluğun kesin varlığı hakkında bir bilgi yoktur. Örgütün temel amacı yeni dünya düzenini kurmaktır. Yeni dünya düzeni bütün dünyayı tek dil, din, devlet altında toplamaktır.(Bunu 3D olarak aklınızda tutabilirsiniz.) Örgüt amacını istediği kadar (yani çok az) anlatmıştır.Ve Örgüte ait simgeleri her yere yaymaya çalışır.Bu onları güçlü gösterecektir.

Şimdi ise illuminati örgütünün başında 10 kişi olduğu ve bu 10 kişinin tüm dünyaya hükmettiği düşünülmektedir. Amerikan başkanlarının da illuminatiye hizmet ettikleri sağlam görüşlerdendir.Subliminal mesaj, Backmasking, 25. kare tekniği bu örgütün vazgeçilmez silahlarıdır.Bu yollarla amaçlarını yaymaktadırlar.

Subliminal mesaj resimlere ilk bakışta algılayamayacağımız şekilde mesajlar yerleştirmektir. Biz bu mesajları bakar bakmaz algılayamayız fakat beynimiz bunu algılar. Bu algı bize yön verir. Bu örnekleri en fazla gördüğümüz yerler çizgi filmler ve dünyaca büyük markalardır(bu kadar büyük olmalarının sebebi ne acaba ?

Bir video da 1 sn de 24 kare(resim) vardır bazı tekniklerle bu 25 kareye çıkarılabiliyor fakat o kare boş bir resim olsa bile insan gözü ile bu algılanamıyor fakat beynimiz yine her zaman ki gibi bunu algılıyor. Peki neden açık bir şekilde yapmıyorlar?

Bunun sebebi; normal yollarla bunu yaparlarsa eğer irade bunu reddedecektir.

1950 yılında ilk kez 25. kare üzerine çalışan James Vicary adlı bilim adamı bu konu ile ilgili ilk deneyini geçekleştirdi. Deney de ki filmde 25. fotoğraflarda kola iç mısır ye yazıyordu yazılar o kadar dar bir zaman diliminde geçiyordu ki gözle algılamak imkansızdı. Vicary bu deney sonunda kola satışlarının %18 mısır satışlarının %57 arttığını gördü. Bunu fırsat bilen büyük markalar 25. kare ve subliminal mesajı birletirip satışlarının dan büyük kar elde etmiştir. Bu yöntemi bir çok büyük firma kullanmıştır. öncü şirket yine her zaman ki gibi cocacola olmuştur.

Tabi 25. kare her zaman reklam amaçlı kullanılmamıştır bazen kendi kültürlerini ve yaşam tarzlarını(özellikle Amerika) yerleştirmek için kullanmışlardır.

Bu yöntem başta Rusya olmak üzere bir çok ülke de yasaklanmıştır. Çünkü özellikle çocuklar için çok büyük bir tehlike haline gelmiştir.

Backmasking; şarkılara tersten, düşük sesle, genelde bass müziğin fazla olduğu yerlere gizli mesajlar yerleştirmektir.

< Bunu duman grubunun şarkı sözlerinden biri ile örnekleyelim:

Giderek üzdün bizi zaman sözü backmasking ile –> namaz izib nüdzü rekedig şeklinde olmaz zaten böyle olmasıda çok zordur çünkü her kelimenin tersi anlamlı bir kelime oluşturmaz.

Giderek üzdün bizi zaman sözü backmasking ile –> namaz bizi üzdün giderek şeklindedir. Tabi bu backmasking için basittir sadece kelime oyununa dayanır asıl tehlikeli olan genelde bass müziğin yoğun olduğu yerlere yerleştirilen seslerdir. Bu sesleri bizim duymamızın bir önemi yoktur önemli olan beynimizin algılamasdır. Beynin sesi algılama frekansı kulağa göre daha geniş bir aralıktır bu da algılarımızı etkiler.

Backmasking masonik örgütler ve illuminatiye hizmet edenler tarafından kullanılmaktadır. Bu şekilde fikirlerini rahatlıkla yaymaktadırlar.

Backmasking Türk müzik sektöründe de yerini almıştır.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Doç. Dr. Yaşar SEMİZ : ATATÜRK ÇİFTLİKLERİ ve BUNLARIN HAZÎNEYE DEVRİ

Doç. Dr. Yaşar SEMİZ (*)

GİRİŞ

I. Dünya Savaşı’nın son yıllarında memleketimizde açlık ve sefalet son dere­ce artmıştı. Savaşın getirdiği olumsuzluklar yüzünden tarlalarda çalışacak insan ve hayvan kuvveti kalmadığından, Harbiye Nezareti ordudaki ihtiyat askerle­rini ziraatçılar idaresinde görevlendirerek Konya’nın Çumra kazasında Alman­ya’da yeni icat edilen Hanomak marka traktörlerle teknik ziraat yapılmış ve çok iyi sonuçlar alınmıştı[1].

Aslında I. Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda da devlet ve ordu ülkenin çe­şitli yerlerinde "devlet" ve "ordu" çiftlikleri kurmuştu[2]. Bunlar arasında en dik­kat çekici olanlardan biri Adana’dadır. Burada toprağın ziraata hazırlanması için tarlanın iki tarafına karşılıklı olarak konulan "Lokomobil"lerle çekilen büyük pulluklar kullanıldı. Türkiye’de Cumhuriyetten önce sadece bu iki bölgede ma­kineli ziraat yapılmıştı[3].

Bu örneklerden hareket eden büyük toprak sahibi çiftçilerimiz Millî Müca­deleyi takip eden yıllarda yeni ziraat aletleri ve bilhassa traktör kullanmaya yöneldi. 1925 yılından itibaren Ziraat Vekâleti, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi sıfatıyla Atatürk’ün 8 Nisan 1339 (1923)’da yayınladığı "Dokuz Ümde"nin 3, 4 ve 5. maddesine[4] uygun olarak traktör kullanımı eğilimi gösterenlere dar bütçesine rağmen kredi açma yöntemiyle yardıma çalıştı. Zira­at Bankası’nı bu yardıma iştirak ettirdi[5]. Traktörlerin işletilmesi için gerekli akaryakıtın traktör sahiplerine gümrüksüz verilmesini sağladı[6] .

İşte Atatürk bu süreçte hem ziraatçılara öncülük yapmak hem de ülke eko­nomisinin özellikle ziraata dayandığını göstermek için harekete geçti. İhtiyaç duyulan parasal kaynak için Millî Mücadele devam ederken Hindistan’dan yardım amacıyla gönderilen yaklaşık 500-600 bin lira kullanıldı. Paranın önemli bir kısmı Büyük Taarruz sırasında maliyenin karşılayamadığı bazı harcamalar için Batı Cephesi Komutanlığı emrine verilmişti. Zaferden sonra bu paranın kullanılmayan yaklaşık 380 bin lirası Bakanlar Kurulu kararı ile Atatürk’e iade edilmişti[7].

Atatürk, bu paranın ülke menfaatleri için en faydalı şekilde nasıl kullanıla­bileceğinin arayışına başladı. O sırada ülkenin yabancı bankaların baskısından kurtarılması için milli bir bankanın kurulması fikri gündeme gelmişti. Millî ekonominin kurulması için milli bir bankanın kurulmasına duyulan ihtiyacı derinden hisseden Atatürk, elindeki paranın 250 bin lirasını temel sermaye ola­rak bu bankanın kurulması için tahsis etti. Ayrıca diğer sermaye sahiplerinden toplanan paranın da katılımı ile ilk millî müesseselerimizden biri olan İş Banka­sı kuruldu[8]. Yardım parasının geri kalan kısmı ile de o dönemde Türk toplumunun büyük bir kısmının çalışıp geçimini sağladığı, ülke ekonomisinin yakla­şık %80′ini oluşturan ziraat alanında yatırım yapmaya karar verdi.

Atatürk böyle bir girişimin ilk işaretini Millî Mücadelenin hemen ardından 16.03.1923′te Adana’da çiftçilerle yaptığı konuşmada vermişti: "Efendiler, kılıç kullanan el yorulur ve sonunda kılıcı kınına koyar belki kılıç o kında küflenir ve paslanır. Ama saban kullanan kol, gün geçtikçe daha güçlenir ve güçlendikçe daha çok toprak ele geçirir. Çünkü milletleri vatanlarında karar kılmanın en önemli aracı sabandır. Onun için, gerçek fetihler yalnız kılıçla değil sabanla yapılandır. Kılıç ve saban, beki fetihten birincisi ikincisine her zaman yenildi. Milletlerimiz çok büyük acılar, yenilgiler, çok acıklı olaylar görmüştür. Bütün olaylardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsak bunun asıl gizli nedeni şundandır: Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken diğer elin­deki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktı." [9].

İşte bu ifadelere uygun olarak Atatürk öncelikle başkent Ankara yakınla­rında örnek bir çiftlik kurmak için fikir almak üzere uzmanlarla toplantılar yaparak uygun bir yer bulmalarını istedi[10] . Atatürk çiftlik için bulunmasını iste­diği yerin arazi şartlarının çok kötü ve o günkü şartlarda tarım için çok elveriş­siz olmasını istiyordu.

Atatürk’ün yaptığı tanımlama doğrultusunda ilk arayış Ankara’da başlatıl­dı. Ankara’yı Silifke yakınlarındaki Tekir ve Şövalye, Tarsus’ta Piloğlu, Dört­yol’da Karabasamak Çiftliği ile portakal bahçesi ve Yalova’da Baltacı ve Millet Çiftlikleri ile ilgili arayışlar izledi[11].

ÇİFTLİKLERİN KURULMASI

Orman Çiftliği İstasyon Binası

A – Atatürk Orman Çiftliği

1925 yılı baharında Atatürk ülkenin tanınmış ziraatçılarından bir grubunu çağırtarak onlara ağaçsız ve çorak Ankara’nın yanı başında büyük bir çiftlik kurmak istediğini söyledi ve böyle bir çiftlik için yer aramalarını emretti.

O uzman heyette yer alan ziraatçılardan biri (Tahsin Coşkan) o zamanki ha­tıralarını şöyle anlatıyor: "Ankara’nın çevresinde bir yer ararken, en az bugünkü çiftlik yeri üzerinde durmuştuk. Burası tabiatın hiç cömert davranmadığı, bakımsız, hastalıklı, sarı ve insanı bakarken bedbin eden bir hâlde idi. İçinde şimendifer geçen geniş arazinin bataklık yerlerinde şehrin hayatını zehirleyen ve etrafta yaşayanları ken­di gibi renksiz ve hasta yapan sazlıklar, birer sıtma kaynağı halinde idi. Tetkikler bittikten sonra neticeyi Büyük Şef’e arz ettik. Atatürk elleri ile bugünkü çiftliğin olduğu yeri işaret ettiler. Burayı gezdiniz mi? Buranın bir çiftlik kurulması için bulunması lazım gelen vasıflardan hiçbirini taşımadığı bataklık, çorak, fakir bir yer olduğu hakkındaki müşterek kararımızı söyledik.

Atatürk’ün bize cevabı şu oldu: İşte istediğimiz yer böyle olmalıdır. Ankara’nın kenarında hem batak hem çorak hem de fena yer. Bunu biz ıslah etmezsek kim gelip islah edecek? "[12].

Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki Atatürk, ziraat uzmanlarından çiftlik için en elverişli toprakları değil özellikle ziraat için en kötü toprakta çiftlik kurmak için rapor istemiştir. Onun aradığı bir çiftlik arazisinden çok temel gelir ve ge­çim kaynağı tarım olan ülke insanı ile toprak arasındaki güçlü ilişkiyi doğa şart­larının hemen hemen hiç uygun olmadığı bir toprak parçasında dahi sağlıklı bir şekilde kurabileceğini göstermek ve en kötü şartlardaki toprağın da sahiplenile­rek üretime kazandırılabileceğini göstermekti.

Nitekim Atatürk Ankara’da kurmak istediği modern çiftlik alanı olarak bu­günkü Orman Çiftliği sahasını seçti. Seçilen alanda Çubuk Suyu, Macun Çayı, İncesu, Bend Deresi, Kutuğun Deresi geçmektedir. Bu suların bir kısmı zaman zaman taşarak araziyi tahrip etmiş. Bir kısmını da arazinin çeşitli yerlerinde senelerce toplanarak bataklık, sazlık yerler meydana getirmiş ve sonuç olarak sıtma yuvası haline gelen bu yerler Ankara’nın yakın köylerinin sağlığını tehdit etmekteydi[13].

Atatürk çiftlik yerinin kesin olarak belirlenmesinin ardından bir kere daha yerli ve yabancı uzmanlardan kurulacak çiftlikle ilgili görüşleri için ayrıntılı bir rapor istedi. Uzmanlar arasında bu topraklar üzerinde herhangi bir ziraat faali­yetlerin yapılmayacağını iddia edenlerin bulunduğu gibi ciddi bir müdahale­den sonra toprağın ehlileştirip ziraata elverişli hale getirileceğini düşünenler de vardı. Ancak en ilginç cevap Ziraat Vekâletinin yabancı uzmanlarından Schmid tarafından verildi. Schmid, çiftlik arazisi olarak tespit edilen yerde ziraat yap­mak girişimi için "Bu arazide ziraat yapmak ya sabrı tüketir ya da parayı" demişti[14].

O günlerde halkın görüşü de Schmid’den çok farklı değildi. Genel kanaat "Burada ağaç bile yetişmiyor insan nasıl yaşar şeklindeydi"[15].

Atatürk ise doğa şartlarının hiç de cömert davranmadığı bu Orta Anadolu yaylasında adeta bir mucizeyi gerçekleştirmek için yola çıkmıştı. Amacı hem Türk tarımına örnek bir çiftlik kurmak hem ağaç bile yetişmeyen Ankara’nın başkent olarak kurulmasını uygun görmeyenlere yemyeşil bir kent çevresi oluş­turmaktı.

Çiftlik ile ilgili çalışmalarla doğrudan ilgilenerek arazi alınması, işletme planlarının hazırlanması, arazinin düzenlenmesi ve ıslahına ait girişimlerinin hazırlanmasını istiyordu.

Çiftlik için ilk aşamada Merhum Abidin Paşa’nın eşi Faika Hanımdan 20 bin dönüm arazi satın alındı. Satın alınan bu arazi, sahipleri tarafından işletil­meyen çok geniş tarla parçalarıyla çevriliydi. Atatürk’ün Faika Hanım’a ait ara­ziyi alması üzerine diğer arazi sahipleri de işletemedikleri topraklarını satmak istediklerini belirttiler. Böylece Balgat, Etimesgut, Çakırlar, Macun, Güvercinlik, Tahar ve Yağmurbaba, gibi çevreden birkaç tarla daha alınarak 102 bin dönüm­lük bir arazi üzerinde "Gazi Orman Çiftliği" oluşturuldu[16]. Satın alınan arazi için 100-120 bin lira ödendi[17].

Çiftlik arazisinin alınmasının hemen ardından hızla çalışmalara başlandı. Atatürk burada iki çadır yaptırmıştı. Birinde kendisi diğerinde iş başında bulu­nan mühendisler kalıyordu. Çalışmalar devam ederken bir aralık bazı mühen­disler ümitsizliğe kapılmış ve çekine çekine söylenenlere karşı Atatürk, sertçe ayağını yere vurarak "Bu toprak mı? Dikeceğiniz de fidan mı? Serpeceğimiz de to­hum değil mi? Niye olmasın efendim, niye olmasın. Mutlaka ve mutlaka yetiştireceğiz" diyor ve kararlılıkla işe devam edilmesini istiyordu[18].

Yaklaşık iki yıllık yorucu çalışmanın sonunda başarıya ulaşılmıştı. "Burada ağaç bile yetişmez insan nasıl yaşar" denilen yerde birkaç yıl içinde binlerce ağaç yetiştirildi. Çorak topraklar en verimli hububat ambarı hâlini getirildi. Yeşeren meralarda kuvvetli hayvancılık yapılmaya başlandı[19]. Atatürk hem büyük emek sarf ederek kurduğu çiftlikte daha fazla ilgilenebilmek hem de zaman zaman doğa ile baş başa kalabilmek için 1926′da Söğütözü düzlüğünde bir köylünün kulübesinin yanına, köylünün de onayını alarak kendi kulübesini yaptırmıştı[20]. Daha sonraki yıllarda Atatürk adına çiftlikle ilgili işleri yürüten Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün burada daha rahat konaklayabilmesi için Orman Çiftliği’nin istasyondan yukarı doğru çıkan yolun tam karşısına isabet eden yerde ufak bir kuleli köşk inşa ettirdi[21]. Atatürk bazı akşamlar Kuleli Köşke gelir ve çiftlik işleri ile uğraşan Tahsin Bey’den bilgiler alır, sofrasını kurdurur ve misafirlerini ağırlardı[22].

Atatürk’ün bizzat çalışarak, bütün millete tarla başında modern ziraat araç ve tekniklerinin ve özellikle traktörün nasıl kullanacağını gösterdiği[23] Gazi Or­man Çiftliğine bir aralık Macaristan’dan ziraatçı bir müdür de getirildi. Bu mü­dür o zamana kadar çiftlikte ilk planda tutulan traktör yerine kuvvetli Macar atı (nonyos) ile ekim yapmaya başladı ise de[24] bu durum uzun sürmedi.

Çiftlikte üretilen ürünler yine orada kurulan işletmelerde işlenerek kıymet­lendirildi. Küçük ölçüde fakat örnek bir süt sanayi, her geçen gün genişleyip güçlenen ve çeşitli kollara ayrılan ziraat sanatları tesisleri, bira fabrikası, soda, gazoz ve buz fabrikaları çiftliğin dikkat çeken üretim merkezleridir[25]. Çiftlikte ayrıca demir eşya, pulluk ve deri fabrikası vardır[26].

Diğer taraftan yüzme havuzları, hayvanat bahçeleri, lokantaları ve çeşitli dinlenme parkları açılarak halkın rahatlıkla ve güvenle dinlenip, hoşça vakit geçirebilecekleri mesire yerleri oluşturulduktan sonra halkın ziyaretine de açıldı[27]. Cumhuriyet’in 10., çiftliğin kuruluşunun 8. yıl dönümünde ise Atatürk; başta Başbakan İsmet İnönü ve Kazım Özalp olmak üzere bütün bakanları, mil­letvekilleri, askeri ve mülki idarecileri olmak üzere çok sayıda halkı çiftlikte misafir etti. Ev sahibi sıfatıyla Atatürk gün boyunca bütün toplantı yerlerini dolaşarak misafirleri ile yakından ilgilendi ve onlara çiftlik ürünleri ikram etti[28]. Misafirlere en zor şartlarda bile ziraatçılığın yapılabileceğini gösterdi.

Gelişmeleri yakından izleyen Yunus Nadi, çiftliğin kuruluşundan hazine devrine kadarki gelişmesini şöyle değerlendiriyor: "Atatürk Çiftliği, Ankara’daki orman çiftliklerinden başlar. Bu çiftliğin maksadı zaten en olmayacak sanılan yerde insan azmi ve himmetinin neler yapılacağını göstermekten ibaretti. Biz Ankara’ya git­tiğimiz zaman orada fesleğen ve kadife çiçeğini bile bulamamıştık. Tabiatın kabiliyetsiz­liği üzerinde çok ısrar olunarak bu kurak sahalarda bol bir yeşilliğin yaratılması zor ve hatta imkânsız gibi görünüyor ve gösteriliyordu. Şimdiki orman çiftliğinin o zaman dere kenarlarındaki bodur söğüt ağaçlarından başka yeşilliği yoktu… Bu kurak ve kıraç görünen Ankara’yı bütün Anadolu yaylası için numune olacak şekilde bir yeşilliğe boğmak medeni vazifesini yapmaklığım lâzımdır." diye düşündü. Türk vatanını az zamanda cennete çevirebileceğini düşünüyordu. Bugün hakikat ispat edilmiş olduktan sonra Atatürk çiftlikleri millete iade ediyor[29]. Gelişmeleri yakından izleyen bir İngiliz gazeteci burada elde edilen sonuçları okuyucularına "Gazi bir çölde bir mamure vücuda getiriyor" şeklinde duyurdu[30].

B- Silifke Çiftlikleri

Atatürk’ün 1925 yılında kuruluş çalışmalarını başlattığı bir diğer çiftlik Si­lifke’deki Tekir Çiftliği’dir. 12 bin dönüm büyüklüğündeki çiftliğe Atatürk ilk olarak 25 Ocak 1925′te gelerek arazinin ve bölgenin ne derece zorlu, bakımsız ve perişan olduğunu bizzat gördü[31].

Çiftliğin yolu, Mersin Asfaltının bugün Olukbaşı denen Tekir Köyü ayrı­mından güneye döner, Altınkum Köyünü sağda bırakarak çiftliğe uzanır. Çift­liğe denizden bakıldığı zaman Susanoğlu plajı ile Taşucu sahil bandı üzerinde­dir. Çiftlik evinden Akdeniz’de gelip geçen gemiler rahatlıkla görülmektedir. Dağın tam eteğinde büyük bir kayanın altındaki mağaradan tertemiz bir su çı­kıyor. Bu su çiftliğin can damarıdır.

Rum Bodoski çiftliği adıyla bilinen ve terk edilmiş olan çiftlik arazisi Ata­türk adına açık arttırmaya vekâleten katılan Sadık Bey tarafından 36 bin lira karşılığında satın alındı. Ardından yine Sadık Bey aracılığı ile çiftlikte yoğun bir çalışma başlatıldı. Zirai çalışmaların yanı sıra o çevrede daha önce örneğine hiç rastlanmayacak şekilde iki katlı damı kiremitle örülü bir ev inşa edildi[32].

Çiftlikte ziraat ve hayvancılık yapılmaktadır. Ancak çiftliği diğerlerinden ayıran en önemli özelliği burada pirinç ve pamuk ziraatının yapılmasıdır. O dönemde pirinç ziraatının fennî tekniklerle yapan başka bir çiftlik yoktu[33]. Çift­likte toprağın mümbit ve sulanabilir olmasından dolayı pamuk üretiminde de iyi sonuçlar alınmıştır. Dışarıdan yüksek kaliteli tohumlar getirilmiş ve uzun elyaflı pamuk elde edilmiştir. Çiftlikte pamuktan başka jüt, rami ve keten gibi lifli maddelerin ziraatı da tecrübe edilmiştir[34]. Ziraat çalışmaları sürdürülürken aynı zamanda ürünlerin işlenmesi, depolanması ve pazarlanması için uygun binalarda yapıldı. Ziraat ve inşaat çalışmalarında çoğunlukla Silifke, Gülnar, Anamur ve Mut gibi çevre ilçeler ile bu ilçelere bağlı köylerdeki insanlardan faydalanıldı. Günlerinin önemli bir kısmını boş geçiren bu insanlar hem iş sahi­bi oldular, hem de en zor şartlarda bile uygun ziraatın nasıl yapılacağını öğ­renme şansını buldular.

Atatürk, 13 Mayıs 1926′da Silifke çiftliğini ziyaret ettiği zaman[35] orada çalı­şanları ve çiftliğe yeni getirilmiş olan ziraat makineleri ile hasat yapılışını izledi. Akşama kadar tarla işleri ile meşgul oldu[36].

Silifke Çiftliği Krokisi

Atatürk’ün bu çiftlikle ne kadar yakından ilgilendiğini 11 Şubat 1931′de Atatürk ve beraberindekilerle çiftlik ziyaretine katılan Afet İnan şöyle nakledi­yor: "Çiftlikte iki katlı küçük bir ev vardı. Yanında bir fırın ve çalışanların yemek yedi­ği bir yer vardı. Çiftlikte herkesi barındıracak yer yoktu. Bu hâl karşısında tabi bütün düşünceler derhal dönmek ve fırtına ya da yağmura yakalanmamaktı. Hâlbuki, Atatürk çiftlik işleriyle meşguldü. Herkese tercüman olmak için düşünceleri iletmek istedim. – Tetkikatımız bitmeden dönmeyiz, sizler de buraları tanıyın-; diyerek çevresine neşe ve emniyet havası vermişti. Böylece herkes onun etrafında onu takip ediyordu. Bir ara amelelerin yemek odasına girdi. Yumurta ve peynirle yenen çiftlik yemeği hepimize pek tatlı gelmişti. Atatürk fırıncı ile o kadar neşeli konuşuyordu ki bütün fikirler orada toplanmıştı"[37].

Her fırsatta çiftliği desteklemek isteyen Atatürk 1936 yılında Silifke’de ku­rulan Tekir Çiftliği Tarım Kredi Kooperatifinin de bir numaralı üyesi olarak ortağı oldu. Bu Kooperatifin kuruluş dilekçesinde çiftlik sahibi Atatürk koope­ratifin kurulmasını isteyenlerin başında yer almıştır. Kooperatifin kuruluşu için Ziraat Bankası’na verilen dilekçe şöyledir:

"Silifke Ziraat Bankası’na

Merkezi (Tekir Çiftliği) olmak ve Arkarası, Perecenti, Avşar, Kardedeli, Tekir, Tekirkoyuncu, Türkmeneli, Türkmenkuşağı, Tazara köylerinin de ihtiva etmek üzere mıntıkamızın 2856 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri kanununa uygun bir Tarım Kredi Kooperatifi kurmak istiyoruz.

Dileğimiz bankanızca da muvafık görüldüğü taktirde imzalanmak üzere altı nüsha ana mukavelamenin itasına rica eder ve hazırlanacak ana mukavelamenin Eko­nomi Bakanlığınca tasdik ve noterlikçe tescil muamelelerinin iflası için gereğinin yapılmasını arz ederiz. 30/6/936

1. Tekir Çiftliği Sahibi Kemal Atatürk

2. Tekir Köyünden Alirıza Oğlu Osman

3. Tekir Köyünden Mehmet Oğlu İbrahim[38]

Atatürk taleplerinin kabul edilmesi üzerine Ekonomi Bakanı Celal Bayar’a çektiği telgrafta ise şu ifadelere yer verdi:

"Celal Bayar’a 1.VII.1936

Tarım Kredi Kooperatiflerinin ilki olan Tekir Kooperatifi muamelesinin bittiğini, sevinerek öğrendim. Bu kooperatifte 1 sayılı ortak olarak bulunmamı, muhabbetle yad etmenize teşekkür ederim. Tarım Kredi Kooperatiflerinin az zamanda bütün yurdu kap­lamasını, başarıcı gayretlerinizden bekliyoruz. Gözlerinizden öperim. K. Atatürk"[39].

Silifke çiftliği Ankara’daki Gazi Çiftliğinden sonra Atatürk çiftlikleri ara­sında ikinci büyüklüğe sahiptir. Bu çiftlikte at ve koyun yetiştiriciliği yapılmak­la beraber bilhassa pirinç ve pamuk tarımı bakımından oldukça önemli bir yere sahiptir[40]. Atatürk ziraat (tecrübelerinden) yalnızca iki sahada deneme uygula­masını yeterli görmemişti. Memleketin farklı iklimlerinde de inceleme ve araş­tırma çalışmaları yaptırdı. Adana, Tarsus ve Yalova’da aldığı çiftliklerde farklı tetkik ve tecrübeler yaptırdı. Bütün bu çalışmalara belli aralıklarla kendisi de katılarak ilgilendi.

Atatürk’ün Ankara ve Silifke’nin dışında kurduğu Yalova’da 11.895 dönüm arsa üzerinde kurulan Millet ve Baltacı çiftliği, Dörtyol’da 16.500 dönüm arazi­nin üzerinde portakal bahçesi ve Karabasamak çiftliği Tarsus’ta da 8 bin dönüm üzerinde Piloğlu çiftliği adıyla biliniyor[41].

C-Yalova ve Diğer Çiftlikler

1929 yılında kurulan Yalova çiftliği iki kısımdan oluşmaktadır. Yalova’nın doğusunda ve sahilinde bulunan kısım Baltacı, Yalova’nın batısında bulunan kısmı Millet Çiftliği adıyla anılır. Çiftlikte zeytin dışında tarla bitkileri (yonca­lık), Amerikan asma fidanlığı, bağ, meyve fidanlığı, sebzelik vardır. Ayrıca çift­likte sığır, koyun, tavuk ve arıcılık da yapılmaktadır[42] .

Yalova Çiftliğin 220 dönümlük zeytinliği de vardı. Uzun zaman bakımsız kalan zeytinlik Atatürk çiftlikleri kapsamına alınınca fenni bir bakıma tabi tu­tuldu. Dışarıdan yüksek evsaflı zeytin fidanları getirilerek mevcut zeytin ağaç­larına katıldı[43].

Atatürk bu çiftliği çok sevdiği için çiftliğin bir köşesine küçük bir köşk yap­tırmıştı. 1929 yılında koca bir çınarın yakınında yapılan inşaat yükselirken çına­rın bir dalının kesilmesi ihtiyacı doğmuştu. Dalın kesilmesini istemeyen Ata­türk köşkün temelinin ağacın biraz uzağına taşınması için gerekli hazırlıklar yapıldı. Ağustos 1930 da kalın tahta kızaklarla köşk beş metre civarında doğuya doğru kaydırıldı. Bütün bu işlemler sırasında Atatürk, kız kardeşi Makbule Hanım, Afet İnan, Yaveri Nasuhi Bey ve Muhafız Alay Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ile birlikte gelişmeleri yakından takip etti. Daha sonra bu köşke yapılan kaydırmadan dolayı "Yürüyen Köşk" adı verildi[44].

Atatürk 1926 yılında Tarsus’ta Piloğlu ve Adana Dörtyol’da birer çiftlik kurmuştu. Yine öncelikle verimsiz ve bataklık alanların ıslah edilmesi yönte­miyle kurulan bu iki çiftlikten Piloğlu’nda hububat ve hayvancılık öne çıkar­ken, Dörtyol’da portakal bahçeleri dikkat çekmektedir.

Atatürk, Dörtyol ve Tarsus’ta çiftlik kurmaya Ocak 1925′te başlayan Adana-Mersin gezisi sırasında karar vermişti. Bu gezi sırasında Atatürk eşi Latife Ha­nımla birlikte portakal dallarından yapılan zafer taklarının altından geçtiler. Atatürk ve beraberindekiler 20 Ocak’ta da Mersin’e geçtiler ve burada 11 gün süreyle çeşitli incelemelerde bulundular. İncelemelerin önemli bir kısmını na­renciye konusu teşkil etti[45]. 25 Ocak’ta Mersin Ziraat Odası yöneticileri, Ata­türk’ü bir portakal bahçesine davet ettiler. Atatürk burada yanındakilerden narenciye hakkında bilgi aldı. Bahçeden ayrılırken “Anlıyorum ve görüyorum ki bu bölgede iyi narenciye yetiştirilebilecek. Bu hem sağlık hem kazanç açısından güzel bir üründür. Bu bakımdan narenciye ziraatına önem vermek gerekir" diyerek izlenimle­rini özetledi[46].

Tarsus’ta kurulan çiftlik hububat ağırlıklıyken, Dörtyol çiftliği narenciye ağırlıklıdır. 1938 yılı itibarı ile portakal bahçesinde 900 sandık portakal, 3000 limon,1500 adet turunç, 100 adet krepfort, 20 salkım muz üretilmişti[47].

Atatürk kurduğu bu örnek çiftliklerde ziraat sahasında tutulacak yolu her fırsatta göstermiş ve bizzat ziraatla uğraşarak övünülecek eserler meydana ge­tirmiştir. En kötü arazi ve iklim şartlarında bile uygun teknik ve kararlı tutun­ma azmiyle büyük sonuçlar alınacağını göstermiş ve bu alanda da Türk toplumuna öğretmenlik yapmıştır[48]. Bu öğretmenliğin en önemli dersi ise başta bu­lundukları bölgeler olmak üzere ülke genelinde ziraatın kalkınması için iyi birer örnek, ziraatçılar için de iyi bir okul olan bu çiftlikleri için "Ziraatı mutlaka sanat ve ticaretle birleştirmek lâzımdır. Ziraata sanat katılmazsa ve ürünleri satışa çıkarıl­mazsa zararla karşılaşılır"[49] demişti. Atatürk, şahsî bir menfaat beklemediği bu çiftlikleri 1937 yılında bütün unsurları ile birlikte millet adına hazineye devretti.

Atatürk’ün Çiftlikleri Hazineye Devretmesi

Atatürk 1925 yılından başlayarak 13 yıl süre ile çok ciddî ve planlı çalışma­lar yaparak ziraata hiç de uygun olmayan topraklarda çiftlikler kurarak ziraata elverişli hale getirdi. Bunun için gerektiğinde yerli ve yabancı uzmanlara yerli ve ithal bitki ve hayvanlar üzerinde çeşitli çalışmalar yaptırarak bu topraklar için en elverişli olanlarını tespit ettirip uygulattı. Çiftliklerde yerine göre arazi­yi ıslah ve tanzim ettirdi, çevresini güzelleştirdi. Ziraatla ilgili okullar için örnek deney ve staj sahaları oluşturdu. Çiftliklerde halka gezip dolaşabileceği, gerek­tiğinde bilgi alabileceği yerler sundu. Hilesiz ve nefis gıdalar üretip, sattırarak halkın ziraattan nasıl bir gelir elde edebileceğini gösterdi. Çevre köylerle birlik­te kooperatifler kurulmasına öncülük ederek ziraatta işbirliğinin önemini gös­terdi. Bu şekilde çiftliklerin kuruluşunun amacına ulaştığını gösterdikten sonra bunları hazineye devretmeye karar verdi. Çünkü ziraatla ilgilenenlerin çiftlikle­rin devlet elinde olursa buralardan daha rahat ve kolay faydalanacaklarını düşünmüştü[50].

Hasan Rıza Soyak devir işleminin nasıl başlatıldığını şöyle naklediyor:

"1937 senesi Mayıs ayı içindeydi; memleket dışında bir vazife ziyaretine çıkacak ve ilkin Paris’e uğradıktan sonra Almanya’ya gidecektim. – Çocuk! Çabuk gel, gel de artık şu çiftliklerin devir işini halledelim. Biliyorsun ben 1927 senesinde, Büyük Nutkumu ver­diğim celselerden birinde TBMM’ye bunların partiye ait olduğunu söylemiştim. Bu itibarla devir esnasında hükümetten, parti için bir miktar para alırsak iyi olacaktır. Ba­kalım İsmet Paşa’nın avdetinde meseleyi onunla da görüşeceğim,[51] en münasip şekli o zaman kararlaştırırız"[52].

İsmet İnönü ise çiftliklerin hazineye devredilmesini kendisinin önerdiğini söyler: "Bu meseleyi ben açtım Atatürk’e, Atatürk’le ilk görüşmemde Orman Çiftliği­nin satın alınması meselesini konuştuk. Atatürk Ziraat Vekâleti’nin çiftliği almak iste­diğini söyledi. O zaman hatırımda tam rakamı kalmadı, bedeli meselesinin konuşuldu­ğunu da orada öğrendiğimi zannediyorum. Ben buna itiraz ettim. Orman Çiftliğini yetiştirmek için çok emek sarf etmişsiniz, ama hükümet ve devlet de bir örnek göstermek için gösterdiğiniz gayreti kolaylaştırmak üzere çok emek sarf etmiştir. Büyük ölçüde hükümet yardımı ile meydana gelmiş bir eseri tekrar hazineye satmak muamelesi bizim için doğru olmaz. – Ne olacak çiftlik diye sordu… Hazineye ver doğrudan doğruya de­dim… O hâlde ben vereyim dedi"[53].

Bu görüşmeden sonraki görüşmeleri Hasan Rıza Soyak şöyle anlatıyor:

"Ben Paris’ten Almanya’ya geçmek üzere hazırlanırken Ankara’dan nöbetçi yaver tele­fon etti. Atatürk’ün Almanya seyahatimi geriye bırakarak derhal yurda dönmekliğimi emrettiğini bildirdi. Hemen o akşam yola çıktım. İstanbul’a vardığım gün Atatürk’te buraya gelmişti ve birkaç saat sonra Karadeniz yoluyla doğuya doğru bir seyahate çık­mak üzere idi[54]. Kendisi ile karşılaşınca, İnönü ile konuştuktan sonra çiftlikleri, bütün tesis ve varlıklarıyla, hazineye hibe etmeye katı karar verdiğini söyledi ve bana şu tali­matı verdi. Son akşam Ankara’ya git; mevcudu tespit edip, bir listesini yap. Ayrıca baş­vekilliğe tarafımdan bir mektup hazırla. Mektup müsveddesini İsmet Paşa’ya gösterip ve mutabakatını al, sonra bana telgrafla bildir… Ankara’da emirleri dairesinde bir mek­tup ve bir liste hazırladım. Müsveddeyi Başbakan’a okudum, muvafık buldu. Anka­ra’dan mektubu ve listeyi telgrafla Trabzon’da bulunan Atatürk’e arz ettim"[55].

Bu gelişmenin ardından Atatürk 11.06.1937′de Trabzon’dan Başvekâlet’e yazdıkları mektupla çiftliklerini millete hediye ettiklerini bildirdi[56]. "Mâlum olduğu üzere, ziraat ve ziraî iktisat sahasında fennî ve amelî tecrübeler yapmak maksa­dıyla muhtelif zamanlarda memleketin muhtelif mıntıkalarında müteaddit çiftlikler tesis etmiştim" diye başlayan mektup ".Tecrübelerini müsbet iş sahasından alan bu müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatı arttırma ve köyleri kalkındırma yolun­da devletçe alınan ve alınacak olan tedbirlerin hüsnü intihab ve inkişafına çok müsait birer amil mesnet olacaklarına kani bulunuyorum ve bu kanatla, tasarrufum altındaki bu çiftlikleri bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücmel olarak gösteren bir liste ilişik­tedir. Gerekli kanuni muamelenin yapılmasını dilerim" ifadeleri ile bitiyordu.

Atatürk, Başvekâlet’e çektiği telgrafın ve ekinde yer alan listenin bir an ön­ce mecliste ele alınmasını istiyordu. Başbakan İnönü de derhal mukabil bir telg­raf çekerek çiftliklerin Hazineye bağışlanmasından dolayı hükümetin duyduğu memnuniyeti bildirdi[57]. Ancak Başbakan İnönü’nün zamanlama bakımından kanunun mecliste ele alınması konusunda bazı çekinceleri vardı. Hasan Rıza Soyak, kanunun meclise getirilmesi sırasında İnönü ile aralarında geçen geliş­meyi şöyle naklediyor: "O gün (12 Haziran) müzakereyi takip etmek üzere BMM binasına girerken Başvekil İsmet Paşa’nın beni odasında beklediğini söylediler, derhal yanına çıktım.

Gel Soyak! Ben mektubu bugün meclise arz etmekten vazgeçtim. Bunu kasım içtimasına bırakmayı daha uygun buluyorum; diye söze başladı. Şaşırmıştım. -Niçin Pa­şam- Önce bir hususi kanunla Cumhurreisi’nin maaş ve tesisatından kesilen ağır vergi­leri hafifletmek lâzım- dedi. Aksi hâlde çiftlikleri devrettikten sonra geçinme hususunda güçlük çeker diye düşünüyorum. Hâlbuki meclis bugün yarın tatile girecek, böyle bir kanunu yetiştirmek imkânsızdır. İnşallah kasımda ilk iş olarak bunu yaparız. Ondan sonra da Meclise arz ederiz.

Aman Paşam bu çok yakışıksız bir şey olur. Adeta taviz karşılığı hibe gibi bir şey. Atatürk bunu katiyen kabul etmez… Müsaade buyrulursa iş yürüsün… Peki öyleyse dedi ve odasından çıkarak meclise girdi"[58].

Meclis’in 12 Haziran 1937 tarihli oturumunda Reisicumhur Atatürk’ün ta­sarruflarında bulunan çiftliklerini hazineye devrettiklerini dair tezkeresi ile bu yüksek değerdeki hareketi şükranla TBMM’ye arz eden Başvekâlet tezkeresi okundu ve büyük alkış aldı. Başbakanlık tezkeresi şöyledir:

"Büyük Millet Meclisi Yüksek Reisliğine

Reisicumhur Atatürk, tasarruflarında bulunan çiftliklerini hazineye ihda buyur­duklarını melfut (ilişikteki) tezkere ile tebliğ buyurmuşlardır. Devletin ziraat politika­sında ve memleketin ziraat inkışafında mühim amil olacak kıymet ve ehemmiyette olan alicenabane hareket şükran ile Meclis’e arz ederim"[59] dedikten sonra Atatürk’ün bu konuda Başbakanlığa yazdığı yazı ve ekleri okundu[60].

Listenin okunmasından sonra kürsüye gelen Başbakan İnönü şu konuşmayı yaptı[61].

"Muhterem arkadaşlar; şimdi büyük sevinç ve heyecanla dinlediğimiz Atatürk’ün teberrüü yüksek kıymetli üzerinde ehemmiyetle durulacak çok mühim bir hadisedir. Yüksek heyetinizin ve bütün memleketin dikkatini celbedecektir ki hazineye intikal etmekte olan bu çiftlikler değeri milyonlar ifade eden bir servet halindedir. Bu çiftlikleri Atatürk senelerden beri şahsî tasarrufu ve bilhassa şahsi emeğiyle vücuda getirmiştir.

Anadolu ortasında herkesin burada nasıl bir mamure çıkacağına bedbin bir nazarla baktığı sırada bütün memleket gibi Anadolu ortasında da ilimle ve çalışma ile büyük mamure vatandaşlar için büyük servet temin olunabileceğine şahsen misal vermek heve­si senelerden beri kendisini işgal etmekteydi. Çiftliklerin maddeten olan yüksek kıymet­leri ancak bu kanaat ile ve şahsî çalışma ile temin edilmiştir.

Arkadaşlar, Atatürk’ün bu eserleri vücuda getirdikten sonra bunları hazineye hiç­bir bedelsiz ve karşılıksız terk etmesinde esaslı, büyük ve siyasi bir ideal vardır. .

Bu çiftlikleri Atatürk, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın malı olarak saklıyordu. Şimdi hazineye terk etmesi, bir defa çiftliklerin istifadesi köylüler için bir mektep teşkil edici bir vasıta hâlinde kullanılması devlet elinde ameli noktai nazardan daha kolay mümkün olacağını ümit etmesindendir." dedikten sonra Atatürk bize bir defa daha kendi huzur ve rahatının, vatandaşların refahında olduğunu söylüyor diyerek konuşmasını tamamladı.

İnönü’nün ardından milletvekillerinden sırayla Mehmet Somer, R. Şevket İnce, Örge Evren, Hüsnü Kitapçı, Rasıh Kaplan, Nakiye Elgün, Rüşeni Barkın, Durak Sakarya, Berç Türker, Muhiddin Baha Pars, Yaşar Özey, Cemal Hüsnü Taray ve İ. Mehmet Uğur kürsüye çıkarak Atatürk’ün takdire şayan davranışın­dan övgü ile söz ettiler[62].

Konuşmalardan sonra Dr. Cemal Tuncay ve arkadaşları tarafından verilen iki maddelik Atatürk’ün bağışlarla ilgili telgrafı ve duyulan memnuniyeti ifade eden takrir alkışlarla kabul edildi[63]. Takririn kabul edilmesinden sonra TBMM Reisi Mustafa Abdülhalik Renda meclis kararına uyarak Atatürk’e şu telgrafı çekti[64].

"Memleketin ziraî kalkınmasına yardım olmak üzere yıllardan beri bizzat uğraşa­rak yetiştirdiğiniz çiftlikleri ve içinde bulunan fabrika, hayvanat, âlet ve sairenin kâffesini, ziraatın inkişaf ve tekâmül uğrunda hükümetçe alınmakta olan tedbirlerin muvaffakiyetini kolaylaştırmak gayesi ile emir buyurdukları hakkındaki haber Kamutay’da derin heyecan uyandırmış ve hislerinin ve derin teşekkürlerinin yüksek huzurunuza sunulmasına ittifakla karar verilmiştir. Derin saygılarımla arz ederim."

Atatürk’ün Çiftliklerini Hazineye Devrettiğini Gösteren Mektubu

Gazi Orman Çiftliğindeki Bira Fabrikası Meselesi

Bu gelişmenin ardından çiftliklerin hazineye devri için yasal düzenlemele¬rin tamamlanması için çalışmalar başlatıldı. Ancak Gazi Orman Çiftliğindeki bira fabrikası kimsenin beklemediği bir tartışmanın başlamasına sebep oldu. Çünkü İnönü bazı yasal ve etik sebeplerden dolayı bira fabrikasının devrini uygun görmüyordu. Nitekim hatıralarında bu konuyu şöyle açıklıyor: "Çiftlik devrediliyor, fakat bira fabrikası devredilmiyor. Bunu sonradan öğrendim. Dediler ki bira fabrikası devredilmeyecek ve bira inhisarı yapılacak. … Bomontiye[65] lüzum yok diyorlar. Hâlbuki ona da ihtiyaç vardır dedim. İnhisar vekâleti bira fabrikası ile bir inhi¬sar mukavelesi yapacak ve (fabrikayı) işletecek. Bunu Orman Çiftliği yapacak. Orman Çiftliği devlete verilecek ve sonra da bira fabrikası ile vekâlet böyle bir şey yapacak. Bir gün vekil (Gümrük ve İnhisar Vekili Ali Rana Tarhan) bana geldi ve dedi ki, Orman Çiftliği ve bira fabrikası üzerine bir mukavele yapmaya imkân yoktur. Hukuki vaziyet odur ki, bütün bu tasarruflar Atatürk’ün adınadır. Bunun üzerine ben Atatürk ile konuştum. Bira fabrikası ile mukavele yapılacak, bunu Orman Çiftliği yapamaz. Mal sahibi olan, tasarruf sahibi olan sizinle vekâlet arasında inhisar mukavelesi yapılması lâzım. Güldü. Nasıl olacak dedi. Bu olmayacak dedim"[66].

Ancak o sırada İstanbul’daki Bomonti Fabrikasına ruhsat verilmeyeceği varsayıldığı için Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikasının genişletilmesi ile ilgili çalışmalar İnönü’nün de bilgisi dâhilinde başlanmıştı. Ancak yapılmış olan bü­yük yatırımlar sebebiyle borçlar da çoğalmıştı. Atatürk çiftliği, genişletilmesine devam etmek şartıyla, bir millî müessese olarak idare edilmek üzere, borçlarıyla beraber hükümete devretmeye razı olmuştu[67]. Esasen Atatürk’ün yakın çevre­sinde bulunanlar bu fabrikanın verimli olabilmesi için devlet tarafından satın alınmasını uygun görüyorlardı[68].

Atatürk 16 Haziran 1937′de Trabzon’daki incelemeleri tamamladıktan son­ra yine İstanbul’a döndü. O sırada İstanbul’a gelmiş olan Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’tan çiftliklerin hazineye devredilmesi ile ilgili, Mecliste yapılmış görüşmeler ile ilgili bilgi aldı. Soyak’ın meclis görüşmeleri öncesi İnönü ile yap­tığı konuşmaları hakkında anlattıklarını dikkatle dinledikten sonra "herhalde kendisi bunu bana izah eder" diyerek konuyu kapatmıştı.[69]

Bira fabrikası konusu Nyon Antlaşması[70] konusunun görüşülerek oylanma­sı için TBMM’nin olağanüstü toplantıya davet edildiği sırada yeniden gündeme geldi. Meclis antlaşmayı müzakere etmek üzere 18 Eylül 1937′de toplanıyordu. Atatürk Meclis’in toplanacağı sırada Ankara’da olmak istediğinden 16 Eylül akşamı hareket etti. 17 Eylül sabahı Ankara’da Etimesgut İstasyonunda Başba­kan İnönü tarafından karşılandı. İstasyonda Atatürk’ü karşılarken, yeri ve za­manı uygun olmamasına rağmen fabrikayı göstererek bilinen eleştirilerini tek­rarladı. Fabrikaya yeni yardımlar yaparak büyütmenin zararlı bir yatırım oldu­ğunu belirtmek istemişti[71]. Oysa Atatürk çiftliği devlet idaresine bıraktığından itibaren yönetimi değişmemiş olmasına rağmen Çiftliğin ihmal edildiği fikrinde bulunuyor ve devir başından beri bunu kabul ettiği için pişman olduğunu belir­ten sözler sarf ediyordu[72].

Aynı gün akşama doğru Gazi Orman Çiftliği’ne gelen Atatürk ilgililerden bilgi alarak gerekirse kanunun yeniden incelenmesini istedi. O gün Atatürk’e bilgi verenlerden biri olan Hasan Rıza Soyak görüşmeleri şöyle nakletmektedir:

"Atatürk’ü Çiftlik Müdürünün odasında buldum. Yanlarında Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Çiftlik Müdürü Tahsin Coşkan ve Başyaver Celal Öner vardı. Gösterdiği yere oturdum. Bak unutmadan söyleyeyim. Bu sabah trenle çiftlikten geçerken İsmet Paşa, bira fabrikası hakkında bana şunları söyledi: – Fabrikanın istenilen vasıflara haiz olma­dığı anlaşılmış, çıkaracağı biranın maliyeti yüksek, memlekete dağıtılması hayli güç ve çok masraflı olacakmış. Çünkü fabrika deniz kıyısında değilmiş. Sen (Soyak) ve Tahsin Bey verdiğiniz yanlış bilgiyle kendisini aldatmışsınız" dedi[73]. Bu açıklamaya Soyak şu cevabı vermişti: "Sayın Başbakan’a bunları kim söylemişse yanlış söylemiş, hakikat hiç öyle değildir. Sırf kendilerinin ısrarlı emirleri üzerine Ankara Fabrikası, eğer iyi bir idare tarafından işletilirse her bakımdan istenilen ve tarafımızdan vaat edilen şeyleri tahakkuk ettirecek kabiliyettedir"[74].

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Atatürk’ün yaptığı bazı temas ve görüşmeleri İnönü’ye, İnönü’nün temasları ve görüşmeler de Atatürk’e eksik ya da bir mik­tar değiştirilerek anlatılıyordu[75]. İnönü’nün bu durumdan hayli rahatsız olduğu bilinmektedir. Nitekim hatıralarında da bu konuya değinmekte ve şöyle de­mektedir: "Evvelce de Atatürk ile Hükümet Başkanı olarak beni müteessir eden bir olay cereyan etmişti[76]. Atatürk vekillere sert muamele yapacak. Atatürk’ten bilhassa rica ettiğim vekillerden hangisini istemiyorsa vekile söyleriz, hiç kimse itimadına mazhar olmadığı hâlde vekâlette kalma arzusunda değildir. Bunu rica ettim kendisinden. Bu nokta üzerinde son derece kırılıyorum… Benim için çok üzüntü verici bir hadise oluyor"[77].

17 Eylül akşamı da İnönü ve bakanlar kurulunu Çankaya’ya davet ettiler. Çankaya sofrasında hava gergindir. Atatürk sözleri hemen ziraat işlerine getirir ve "En ziyade ehemmiyet verdiğimiz bu işler maalesef iyi gitmiyor. Ziraat işlerinde bir keşmekeş var. Ziraat vekâleti acz içindedir. Buna bir çare bulmak lâzımdır"[78] der. Son­ra konuşmalarını Ziraat Vekili Muhlis Erkmen’i eleştirmeye getirir ve ondan memnun olmadığını söyler. İnönü’nün bir kere daha korktuğu başına gelmişti.

O an bir anda değişerek daha önce görülmedik bir şekilde tepki göstererek "ya­ni Ziraat Vekilinin çekilmesi isteniyor. Tıpkı bundan evvelki diğer bazı vekiller hakkın­da yapıldığı gibi fikrim alınmaya lüzum görülmeden vekillerim istifaya mecbur ediliyor. Emrivakiler karşısında bulunduruluyorum. İleri sürdüğüm görüşlere itimat edilmeye­rek başkalarından araştırılıyor. En önemli memleket konuları ilgisi olmayanlarla görüşülerek hep sofra başında kararlaştırılıyor. Bu vaziyetten korkuyorum" dedi[79].

Sofra başında geçen ve zaptı olmayan bu konuşmalar daha sonra sofrada olanlardan dinlenerek çeşitli şekillerde anlatılır. Bu anlatımlardan en ilginç ola­nı o gün toplantıya da katılmış olan Kâzım Özalp tarafından şöyle nakledilir:

"Atatürk sözü çiftlikteki ağaçların bakımsızlığından açıyor. Tarım Bakanı Şakir Kesebir’den bunun sebebini soruyor. Kesebir yerine Başbakan atılarak – sebebini adam­larınıza sorun" diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor. "Ne oldu Paşam size? Eskiden böyle değildiniz. Artık emirlerinizi hep sofradan mı alacağız. Aramıza Kara Tahsinler[80] giriyor. Konuşmamıza meydan vermiyorlar"[81].

Bu konuşmanın ardından Atatürk "Efendiler anlaşılıyor ki bugün fazla görüşemeyeceğiz" diyerek toplantıyı bitirmiştir[82].

Bu olayın ardından 20 Eylül 1937′de İsmet İnönü Başbakanlık görevinden ayrıldı. O sırada Meclis açık olmadığı için Celal Bayar önce vekâleten, 1 Ekim de Meclis yeni dönem çalışmalarına başladıktan sonra 25 Ekim’den itibaren de asa­leten Başbakanlık görevini yürütmeye başladı[83].

Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu’nun Kurulması ve Çiftliklerin Resmi Devri

Atatürk’ün Çiftliklerini hazineye bağışı sırasında yaşananlar Devlet Ziraat İşletmeleri konusunda yasal bir eksiklik olduğunu gösterdi. Nitekim Atatürk de 1 Kasım 1937′de TBMM’nin beşinci dönem üçüncü toplanma yılını açarken bu konuya değinmiş ve "Millî ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki, ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu programa erişmeyi kolaylaştıracaktır. Fakat bu hayatî işi isabetle amacına ulaştırabilmek için ilk önce ciddî etütlere dayalı bir ziraat siyaseti tesbit etmek ve onun için de her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek tatbik edebileceği bir ziraat rejimini kurmak lâzımdır"[84] dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürdü: "Köylüler için, umumiyetle pulluğu pratik ve faydalı bulurum. Traktörler, büyük çiftliklere tavsiye olunabilir. Köyde ve yakın köylerde, müşterek harman makine­leri kullandırmak, köylülerin ayrılmayacağı bir âdet hâline getirilmelidir. Memleketi iklim, su ve toprak verimi bakımından, ziraat bölgelerine ayırmak icap eder. Bu bölgele­rin her birinde, köylülerin gözleri ile görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern, pratik, ziraat merkezleri kurmak gerekir. Bugün devlet idaresinde bu­lunan çiftliklerin ve bunların içinde türlü ziraat-sanayi kurumlarının bir kısmı; ziraat hayat ve faaliyetinin bütün sahalarında her türlü teknik ve modern tecrübelerini ikmal etmiş olarak bulundukları bölgelerde en faydalı ziraat usul ve sanatlarını yapmaya hazır bulunmaktadırlar. Bu vekâlet için büyük kolaylıklar temin edecektir"[85].

İşte Atatürk’ün hem çiftliklerini hazineye devretmek için yazdığı mektuba hem de 1 Kasım 1937′de Meclis’in açılışı sırasında ziraatla ilgili açıklamalarına uygun olarak Bayar Hükümeti’nin Ziraat Vekâleti tarafından 27.12.1937 tari­hinde Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu’nun teşkili hakkında bir kanun lâyihası hazırlandı[86]. Kanun lâyihasının esbabı mucibesinde (hazırlanış gerekçesi) şu ifadeler yer alıyordu: "Atatürk’ün 11.VI.1937 tarihli mektubu ile Hazineye teberrü eyledikleri çiftlik ve müesseselerin idaresi için özel bir kanuna ihtiyaç duyulmuştur. İlk kuruluşları ile istihdaf edilen yüksek maksadı göz önünde tutarak bu çiftlik ve müessese­lerin ziraatımız ve ziraat sanatlarımız için hakiki bir rehber ve numune olmak hizmetle­rinin devam ettirilmesi bu kanun esasını teşkil etmektedir."

27.12.1937′de TBMM’ye arz edilen kanun lâyihası 7.1.938 (7 Kânunisanı 1938) tarihinde kanunlaşır[87]. Kanunun 1. maddesinde kurumun kuruluş amacı açıklanıyor: "Her türlü ziraat işleri ve sanatları ile meşgul olmak üzere Ankara’da Ziraat Vekâletine bağlı Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu oluşturulmuştur" denmek­tedir.

3. maddede kurumun yapacağı işler arasında: a) Bu kanunla uhdesine ge­çecek ve ileride uhdesine verilecek ziraî ve sinaî kurumları işletmek ve bunların ziraat ve sanatları sahasındaki işletme ve yetiştirme hizmetlerini yapmak, b) Bölgelerine göre lüzumlu ziraat çeşitlerini, yöntemlerini ve sanatlarını gösterip yaymakta örnek ve rehber olacak yeni ziraat işletme merkezleri, fabrikalar, atölyeler tesis edip işletmek sayılabilir.

5. madde ise Atatürk’ün 11.06.1937 tarihli mektubu ile hazineye bağışladığı bütün menkul ve gayrimenkul mallar ve bunlara ait hak ve sorumlulukların kurma devri ile ilgilidir. "Devlet veya devlet müesseselerine ait olup 1. ve 3. maddele­rinde yazılı amaçlara uygun mahiyetteki diğer menkul ve gayrimenkul mallardan uy­gun görülenleri gerekli görüldükçe Ziraat Vekâleti’nin teklifi üzerine Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumuna devrine Bakanlar Kurulu yetkilidir.

Bu maddenin birinci fıkrasına göre Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumuna intikal edecek malların 1 ikinciteşrin 1937 tarihindeki bilanço ve mevduat vaziyetleri esas tutulmak üzere Maliye ve Ziraat Vekâletlerine kurum tarafından tayin edilecek birer kişiden oluşan üç kişilik bir komisyon kıymetlerini tespit edeceği gibi bu maddenin 2. fıkrasına göre bilâhare görülecek lüzum üzerine Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumuna devrine karar verilecek devlete ve devlet kurumlarına ait mallar hakkında da devir tarih­lerindeki vaziyetlerine göre aynı komisyon tarafından kıymet ve takdiri yapılır" denmektedir.

18 maddeden oluşan bu kanunun yürürlüğe girmesinden kısa bir süre son­ra 11.05.1938′de daha önce millete hediye ettiğini duyurduğu çiftliklerinin ba­ğışlama belgelerini imzaladı[88]. Belgelerin imzalanma işi Atatürk’ün beraberinde Salih Bozok ve Başyaveri Celal Ünver’le birlikte Gazi Çiftliğindeki Marmara köşküne gelişleri ile başladı. Devir merasimi sırasında Hasan Rıza Soyak, Dâhi­liye Vekili ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, Ziraat Vekili Faik Kurdoğlu ve Ankara Valisi Nevzat Tandoğan da hazır bulundu[89].

Atatürk’ün Çiftliklerini Hazineye Bağışladığına Dair TBMM’de Okunan Tezkere

Öğlen saatlerinde Ankara Defterdarı ve Tapu Müdürü’nün de Marmara köşküne gelmesi ile devir işlemlerine başlandı. Devir işlemlerini Atatürk adına vekâleten Başkâtibi Hasan Rıza Soyak yürüttü.

Devir resmi senedinin akit tablosunda şu ifadeler yer almaktadır[90].

"11.05.1938 tarihine rastlayan çarşamba günü ben aşağıda imza ve resmi mührü­nü koyan ve Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının verdiği selahiyeti haiz bulunan Çanka­ya Tapu Sicilli Muhafızı Eşref Tüzüner özel bir suretle resmi senet tanzimi için Mar­mara Köşküne giderek yüksek şahsiyetleri malum bulunan Reisicumhur Atatürk resmi bir senet tanzimini irade buyurarak söze başladılar. Tapu sicilinde adına mücessel mahal ve vasıfları iş bu ve bağlı 14 tane resmi senette gösterilen ve 1 sıra sayısından başla­yıp 100 sıra sayısında nihayetlenen Ankara’da Orman Balgat, Çakırlar, Macun, Tahhar, Güvercinlik, Etimesgut, çiftliklerindeki tarlalarla yapılarını ve 101 sıra sayısından başlayıp 135 sıra sayısında gösterilen Dörtyol’daki portakal bahçeleri ile içindeki yapılarımı, Karabasamak, Hüyük ve Kasaba mevkilerimdeki arazilerimi ve 126 sıra sayısından başlayıp 129 sıra sayısında nihayetlenen Tarsus’ta Piloğlu çiftliğindeki arazi ve yapılarımı ve 130 sıra sayısından başlayıp 133 sıra sayısında nihayetlenen Silifke’de Tekir ve Şövalye çiftliklerindeki yapı ve arazimi ve 134 sıra sayısından başlayıp nihayet­lenen Yalova Baltacı ve Millet çiftlikleri ile yine Yalova Balabandere ve Samanlıova mevkiinde bulunan tarlalardaki tam ve yarım hisselerimi şartsız ve kayıtsız olarak ba­ğışlama suretiyle Hazineye terk ve teberru ettim Bu gayrimenkullerin Hazine adına tescilini isterim" diyerek sözlerini bitirdiler. Bu resmî senedi tanzim ederken ha­zır bulunan Ankara defterdarımızı Kayaalp’da Hazine namına bütün hukuk vecibe ile bağışlamayı kabul ettiğini söylediler. Aşağıda adları yazılı şahıslar huzurunda bu senedi tanzim ettim. Huzurlarında açıkça okudum, irade ve ar­zuları dairesinde yapıldığını tasdik ve kabul buyurdular. Bu resmî senedi hepimiz imzaladık.

Şahit Riyaset-i Cumhur Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak
İmza

Şahit Riyaset-i Cumhur Baş Yaveri Celal Öner
İmza

Saat
12.45
Tapu Sicil Müdürlüğü Mühür ve İmza

Atatürk, Hazine’nin dışında bazı gayrimenkullerini de Ankara Belediyesi’ne bağışladı[91]. Ankara Belediyesi’ne yapılan bağış senedinin giriş kısmı hazi­neye devir senedi ile aynı şekilde başlamakta ve şöyle devam etmektedir: "Tapu sicillerinden adıma mücessel mal ve vasıfları iş bu resmi senette gösterilen Ankara’nın Tülüce Mahallesinde Hükümet ve Hanardı sokaklarında, altında altı dükkânı bulunan otel ile Orman Çiftliği mevkiinde 12 hektar 2497 ve 9460 ve 12 hektar 3200 ve 30 hek­tar 8156 metre murabaı miktarlarındaki 13, 14, 18 ve 21 parsel sayılı gayrimenkullerimi kayıtsız ve şartsız olarak bağışlama suretiyle Ankara Belediyesi’ne terk ve teberru ettim. Belediye adına tescilini isterim."

Bu resmî senet düzenlenirken hazır bulunan Ankara Belediye Reisi Nevzat Tandoğan’da bağışlamayı kabul etti.

Bağışla ilgili düzenlemeler bittikten sonra Ziraat Vekili Faik Kurdoğlu ba­ğışlardan duyduğu memnuniyeti şu şekilde açıkladı[92]: "Atatürk çiftlik sahasında bizlere ve memleket çiftçisine en hakiki, en iyi yolu göstermişlerdir. Bu çiftlikler realist düşüncelerden doğmuş, bu memleket için hakiki numune çiftlikleridir. Yalnız milli değil, beynelminel ölçüde kıymette eserlerdir. Mevcut vasıta ve şartlarda sebat, sistem ve teknikle vücuda getirilmiş abidelerdir. Maddi kıymetleri 4,5 milyona yaklaşır. Manevi bakımdan okul ve model olarak ülkü olarak kıymetlerinin ölçüsü yoktur. Atatürk her sahada ve her işte en büyük kıymet ve hakikat şahikasıdır. Atatürk’ün ziraat için söyle­diklerinin ve filende yaptıklarının eşine dünya tarihinde rastlanmaz. Atatürk her saha­da, her işte ve her fikirde yüce liderdir. Ona bin minnet ve şükran."

Atatürk, listesi önceden bildirilen, hazineye bağışladıkları gayri menkuller­den başka 30 Ağustos Sokağında Ankara Fevzi Paşa Mahallesi’nde Ulus Matba­asının tamamı, bütün demirbaş eşyası çevresindeki arsaları ile ve aynı sokakta 16290 metre kare büyüklüğündeki arsasını Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Hipod­rom ve Stadyum civarındaki arsaları ile çarşı içerisindeki bir otel ve altındaki dükkânları Ankara Belediyesi’ne bağışladılar[93].

Atatürk, imza ve takrir işlemlerinden sonra Dâhiliye ve Ziraat Vekilleri ile Ankara Valisini yemeğe alı koymuşlar ve bağışladıkları çiftliklere ait hatıraları­nı, amaçlarını ve Türk çiftçiliği hakkındaki emir ve direktiflerini, bu sahadaki yüksek ideallerini büyük bir neşe içinde anlatmışlardı[94].

Yemek masasından ayrılırken Ziraat Vekili Fahri Kurdoğlu, Türk köylüsü ve çiftçisi adına şu veciz konuşmayı yaptılar: "Atatürk, bugün bir faninin erebile­ceği en yüksek bahtiyarlığı ile karşılaştım: Beni yüksek huzurunuza kabul buyurdunuz, sofranıza alıkoydunuz. Ehemmiyetini vücuda getirilişlerindeki nesillerin bir birlerinden daha fazla nispette anlayıp öveceği büyük ve âli cenap bağışlarınızın tarihi bir safhasın­da hazır bulundurdunuz. Bu asil hareketiniz yekpare kendi yapınız, sayısız hizmetlerinizin yüz binlerce eser ve direktiflerin arasında bir iştir. Ululuğunu ve yüceliğini eşi­ğinde bulunan bizlerden çok ilerledikçe tarih görecek ve minnet ve şükranla övecektir." Dedikten sonra Ankara Vali ve Belediye Reisi Nevzat Tandoğan’la birlikte Ata­türk’e şükran ve minnetlerini sunmuşlardır[95].

Bu gelişme ile birlikte Atatürk’ün çiftliklerini hazineye devretme süreci ta­mamlanmış oldu.

SONUÇ

Savaştan yeni çıkmış, hemen hemen hiçbir ciddî sanayisi olmayan ülkelerin başlıca kuvvet ve servet kaynağı toprak ve ziraattır. Atatürk de bu gerçekten hareket ederek Cumhuriyet’in ilanından sonra "Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunu içindir ki ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz"[96] sözlerine uygun ola­rak ilki 1925′te Ankara’da Orman Çiftliği’nden başlayarak Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çiftlikler kurdu. Zaman zaman kendisinin de bizzat çalışarak katkıda bulunduğu bu çiftlikler tabiatın hiç cömert davranmadığı yerlerde kurulmuş ve uzun çalışmalar sonucunda genel ziraat, hayvancılık, sanayi ve ticari teşkilatla­rıyla bir bütünlük oluşturmuşlardır.

Bu çiftliklerde verimsiz toprakların nasıl ıslah edilip düzenleneceği en iyi verimin nasıl elde edileceği üzerinde yabancı uzmanlardan da faydalanılarak incelemeler yapıldı. Ziraatta başta traktör olmak üzere zirai makine ve aletleri­nin yerinde kullanımı anlatıldı. Sulama tesisleri kurularak kurak toprakların nasıl sulanacağı ve doğru gübre kullanılması yöntemiyle daha fazla ürünün nasıl elde edileceği uygulamalı olarak gösterildi.

Çiftlikler bu özellikleri ile bulundukları bölgelerde ilgililer için iyi bir ör­nek, ziraat eğitimi yapan kurumlar için iyi bir laboratuar, ziraat eğitimi almak isteyenler için de iyi bir okul oldu.

Atatürk, çevreyi güzelleştiren, halka gezecek ve dinlenilecek yerleri temin eden çiftliklerinin amacına ulaştıklarını gördükten sonra bunları 11.06.1937 de hazineye devrederek daha geniş ölçüde halkın hizmetine sunmuş ve Türk Mil­letine en önemli derslerinden birini daha vermiş oldu. ©

(*) Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

Kaynak:

Selçuk Üniversitesi
Türkiyat Araştırmaları Dergisi
Sayı: 26 Yıl: Güz 2009

E K L E R

ARAŞTIRMA DOSYASI : Doç. Dr. Ebru ALTAN : ANADOLU’DA HAÇLILARA KARŞI SAVAŞ (1097-1190)

Doç. Dr. Ebru ALTAN (*)

Haçlı seferleri sırasında (1096-1291) Anadolu, Haçlılar ile Türkler arasında önemli olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada, önce 1097-1190 yılları arasında, Anadolu’da iki taraf arasındaki askeri ilişkilerin bir özeti verildikten sonra Türklerin askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaşlar (İznik ve Eskişehir yakınlarındaki meydan savaşları) tasvir edilecek, ardından da Anadolu’da Haçlılara karşı var olma mücadelesi veren Türklerin, bu ordulara karşı uyguladığı strateji ve savaş metotları örneklerle ele alınacak, bu çerçevede Anadolu’dan geçmeye çalışan Haçlı ordularıyla yapılan savaşlar anlatılarak olaylara askerî açıdan bakılacaktır.

12. yüzyılda Anadolu’da Türklerle yapılan savaşlara katılmış olan görgü tanığı Frankların (Haçlıların) kayıtlarına öncelik verilmekle beraber. Albertus Aquensis ve Willermus Tyrensis gibi bu dönem hakkında iyi bilgi veren diğer çağdaş Latin kaynakları da tabiatıyla değerlendirilecektir. İslam dünyası, Haçlı Seferlerinin ilk safhasında bu hareketin gerçek mahiyetini kavrayamamış olduğundan, İslam kaynaklarında konuyla ilgili az ve hatalı bilgiler verilmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nin doğurduğu sonuçlar karşısında, bu kaynaklardaki bilgiler çoğalsa da yine de, olayların Anadolu safhası hakkında verdikleri bilgiler yeterli değildir. Konuyla ilgili diğer çağdaş Bizans, Süryâni ve Ermeni kaynaklarındaki kayıtlar, çoğu zaman kısa olsa da, Latin kaynaklarının ifadelerini tamamlamakta veya doğrulamakta olduğu için göz önünde bulundurulacaktır.

1) 1097-1190 Yılları Arasında Anadolu’da Türkler ile Haçlılar Arasındaki Askeri İlişkilere Bir Bakış

11. yüzyıl sonlarında Türk dünyasının içine düştüğü kargaşa ortamından faydalanarak Anadolu ile birlikte bütün Yakındoğu’yu hâkimiyet altına almak için sahneye konan Haçlı Seferleri hareketi, Papa II. Urbanus’un Clermont Konsilin’de 27 Kasım 1095′de, dini motifleri ön plana alarak yaptığı çağrı ile resmen başladı[1]. Sadece şövalyeler değil, toplumun her kesiminden insanlar bu sefere büyük ilgi gösterdi. Papa tarafından yasaklandığı halde, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, hastalar bile sefer hazırlıklarına başladılar. Sefere katılacak herkesin Haçlı yemini etmesi ve seferin sembolü olarak kırmızı bezden yapılan bir haç işaretinin giysilerin omuzuna dikilmesi öngörüldü. Sefer kilisenin liderliğinde düzenlendiği için hareketin başına, bir kilise adamı ve papanın temsilcisi olarak le Puy piskoposu Adhemar tayin edildi. Papa Urbanus, seferin iaşesini sağlamak için bir deniz devletinin yardımını da sağladı. Cenova Cumhuriyeti 12 galeri ve 1 yük gemisini sefere tayin etmeye karar verdi. Bu arada bir çok Cenovalı Haçı kabul ederken İskoçya’dan, Danimarka’dan, İspanya’dan da pek çok kişi Haçlı yemini etmek üzere koşup gelmekteydi. Sefere katılacak olanlardan bazıları sefer masraflarını karşılayabilmek için mallarını ve arazilerini rehin veriyorlardı. Geri dönmeyi düşünmeyenler de her şeylerini kiliseye bağışlıyordu.

Seferin asıl askeri gücünü Haçlı seferine katılan asilzadelerin kumandasındaki 5 büyük ordu oluşturuyordu. Birinci Ordu: Fransa Kralı I. Philippe’in kardeşi Hugue de Vermandois’nın kumandasındaki Fransızlardan; ikinci ordu Aşağı Lorraina Dükü Godefroi de Bouillon’un kumandasındaki Fransızlardan oluşuyordu; üçüncü ordu Güney-İtalya Normanlarının reisi Bohemund’un kumandasındaydı; dördüncü ordu, Toulouse Kontu Raymond da St. Gilles’ın kumandasındaki Güney Fransızlarından oluşuyordu ve bu sefere katılan en büyük gruptu; Kuzey-Fransızlarından oluşan beşinci büyük haçlı ordusu da Normandia Dükü Robert ile eniştesi Champagne Kontu Etıenne de Blois ve kuzeni Flandre Kontu II. Robert’in müşterek idaresindeydi. Bu liderlerin yanında asalet sınıfına mensup bir çok ünlü şövalye ve bazı önemli kilise adamları vardı. Haçlı seferinin yaratacağı yeni imkânları göz önüne alan ve geri dönmeyi düşünmeyen Raymond de St. Gilles, Bohemund. Baudouin gibi liderler ailelerinin bir çok mensubunu, eşlerini ve çocuklarını da yanlarına alarak yola çıkmışlardı. Bunlardan Raymond de St. Gilles, büyük bir tören düzenleyerek hayatının geri kalan kısmını Kutsal topraklarda geçireceğini ilan etti. Sefer masraflarını karşılayabilmek için arazisinin bir kısmını sattı, bir kısmını da rehin verdi.

Haçlıların öncüleri durumunda olan. Pierre L’Ermitte’in idaresindeki yirmi bin kişilik disiplinsiz ve çapulcu kitlenin, İznik yakınında Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından imha edilmesinden (21 Ekim 1096) sonra, asillerin kumandasındaki asıl ordular arka arkaya İstanbul’a geldiler. Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos. Batı’dan istediği ücretli asker yardımı yerine, Haçlılar adı altında değişik milletlerin katılımıyla sayısız insandan oluşan büyük orduların gelmekte olduğunu duyunca endişeye kapıldı ve güçlükle de olsa Haçlılardan vasallik yemini almayı başardı.

Birinci Haçlı Seferi orduları, ilk olarak Selçuklu başkenti İznik önündeki savaştan sonra şehrin Bizans’a teslim edilmesi (19 Haziran 1097), ardından Eskişehir (Dorylaion-1 Temmuz 1097) ve Ereğli’de Sultan I. Kılıç Arslan’a karşı kazandıkları zaferler sayesinde, büyük kayıplar verseler de güneye inmeyi başardılar ve Antakya’yı kuşattılar. Uzun süren bir kuşatmadan sonra 3 Haziran 1098’de şehir Haçlıların eline geçti. Büyük Selçuklu sultanının, Musul Valisi Kürboğa idaresinde şehre yardıma göndermiş olduğu birleşik Türk ordusu, 28 Haziran 1098’de, surlar önünde yapılan savaşta yenilgiye uğrayınca, Antakya kesin olarak kaybedildi. Ardından 1101 Yılı Haçlı Seferleri’ne karşı Anadolu’da varlığını koruma mücadelesi veren Türkler, uyguladıkları başarılı strateji ve taktikler sayesinde kendilerinden çok kalabalık olan üç ayrı Haçlı ordusunu Merzifon, Konya ve Ereğli’de imha ettiler.

Bu arada, Birinci Haçlı Seferi sırasında Anadolu’da Urfa ve Antakya’da kurulmuş olan Haçlı devletleri de Türk dünyasındaki kargaşa ortamından faydalanarak bölgede tutunmayı başarmışlar ve doğuya doğru genişleme gayreti içine girmişlerdi. Ancak, Mardin Emiri Artuklu Sökmen ve Musul Valisi Çökürmüş, 1104 yılında Harran önünde Haçlıları kesin bir yenilgiye uğratarak bu girişimlerine büyük bir darbe indirdiler. Üstelik Urfa Kontu Baudouin de Bourg ve kuzeni Joscelin de Courtenay Türklere esir düştüler. Ancak savaştan sonra iki Türk beyinin arası açılınca bu başarılarının sonucundan gereği gibi faydalanamayan Türkler, daha bu tarihte Urfa’yı geri alma fırsatını kaçırdılar. Böylece Çökürmüş, kendi kuvvetleriyle önce 19 Mayıs-2 Haziran 1104’te, sonra da 1105 yılında Urfa’yı iki kez kuşattı, ancak başarılı olamadı. Ardından Sultan I. Kılıç Arslan’ın 1106′daki Urfa kuşatması da sonuçsuz kaldı.

Türklerin, bölgedeki Latin istilasını engellemek için ilk büyük girişimleri, Büyük Selçuklu Devleti içinde yeniden birliği sağlayan Sultan Muhammed Tapar (1105-1118)’ın emriyle 1110 yılında başladı ve ilk olarak, İslam devletleri arasına kama gibi sokulmuş olan Urfa’daki Haçlı Kontluğu hedef alındı. Böylece Haçlılara karşı mücadeleyle görevlendirilen Musul Valisi Mevdûd, 1110, 1111 ve 1112 yıllarında Urfa’ya üç sefer düzenledi. Onun 1113 yılında. Batiniler tarafından öldürülmesinden sonra yerini alan ve Haçlılara karşı mücadeleyi devam ettiren Musul Valisi Aksungur el Porsuki de 1114′te Urfa bölgesini hedef aldı. İslam dünyasının karşı saldırıya geçtiği bu dönemde Haçlılar savunma durumunda kaldılar. Ancak, Antakya Haçlı Hükümdarı Roger, Muhammcd Tapar’ın emriyle Haçlılar üzerine yürüyen Hemedan Valisi Porsuk b. Porsuk’un kumandasındaki Selçuklu ordusunu, Tell-Dânis yakınında yenilgiye uğratınca (15 Eylül 1115) Roger ve Urfa Hükümdarı Joscelin savunma durumundan kurtulup yeniden bölgede ilerleyişe geçtiler. Fakat, Mardin-Halep Hükümdarı Artukoğlu İlgazi, güçlü kuvvetlerle Antakya’ya saldırınca ona meydan okuyan Roger, 28 Haziran 1119’da bütün kuvvetleriyle beraber imha edildi.

Kanlı Meydan Savaşı (Ager Sanguinis), Haçlıların 1104’ten beri uğradıkları en büyük yenilgiydi. Antakya ordusu bu şekilde imha edilince, Haçlılar Asi Nehri’nin doğusunda Esârib. Zerdana, Sermin. Maarratü’n-Nûman, Kefertâb gibi bir çok yeri kaybettiler. Antakya da zapt edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Antakya’ya yardıma gelen Kudüs Kralı II. Baudouin şehri tehlikeden kurtardı. 14 Ağustos 1119’da Burc-u Hab yakınındaki uzun ve şiddetli mücadele sonunda hiçbir taraf açıkça galip gelemese de sonuç Frankların lehine oldu ve Baudouin kaybedilen bazı yerleri geri aldı. Böylece Kudüs Kralı Baudouin, 1126 yılına kadar Antakya’nın da idaresini üstlendi. 1119-1126 yılları arasında Baudouin ile Müslüman liderler arasındaki Antakya ile Halep arasındaki toprakları ele geçirme mücadelesi yaşandı. Frankların asıl hedefi Halep idi.

1122’de Antakya bölgesine bir sefer daha düzenleyen İlgazi, bu sefer sırasında ölünce, yeğeni Belek Haçlılarla mücadeleyi devam ettirdi. Bu arada, Antakya Prinkepsi II. Bohemund (1126-1130), Anazarba (Dilekkale) önünde Danışmendli Beyi Emir Gazi tarafından pusuya düşürülerek bütün ordusuyla beraber imha edildi (1130).

Aksungur el-Porsuki’nin ölümünden sonra 1127’de Musul’da iş başına geçen, 1128’de Halep’e de hâkim olarak Kuzey Suriye’de İslâm birliğini sağlayan İmâdeddin Zengi’nin, Haçlı devletleri üzerindeki baskısı gün geçtikçe arttı. Sonunda Zengi, üç haftadan fazla süren kuşatmadan sonra 24 Aralık 1144′de Urfa’yı Haçlılardan geri almayı başardı. Ancak, Urfa Kontu U. Joscelin, Tell-Bâşir ve civarında bir süre daha varlığını devam ettirme imkânı buldu ve 1146′da Zengi’nin ölümünden sonra Urfa’yı geri almaya teşebbüs etti, fakat Zengi’nin halefi Nureddin Mahmud bu girişimi sonuçsuz bıraktı.

Urfa’nın kaybı, Avrupa’da Haçlı ruhunu yeniden harekete geçirdi ve Doğu’da zor durumda olan Haçlılara yardım için bölgeye yeni bir sefer düzenlenmesine yol açtı. Böylece, 1147-48’deki İkinci Haçlı Seferi sırasında da Anadolu’da Haçlılar ile Türkler arasında büyük mücadeleler yaşandı. Türkler, önce gerilla taktiği ile hırpaladıkları Alman Haçlı ordusunu Dorylaion yakınında imha ettiler (26 Ekim 1147). Ardından Bizans’a ait Ege bölgesinden geçerek güneye inmeye çalışan Fransızları Honaz Dağı’nda pusuya düşürüp ağır kayıplar verdirdiler (7 Ocak 1148).

İkinci Haçlı Seferi’nin Anadolu ve Suriye’de uğranılan mağlubiyetlerden sonra fiyaskoyla son bulması üzerine, Musul ve Halep’in Türk hâkimi Nureddin Mahmud’un Suriye bölgesindeki nüfuz ve hâkimiyeti daha da arttı. Kısa bir süre sonra Antakya Prinkepsi Raymond, İnab Kalesi ile Gab Bataklığı arasında bir yerde yapılan savaşta Nureddin tarafından yenilgiye uğratıldı (29 Haziran 1149). Antakya ordusunun imhası ve bizzat prinkepsin ölümüyle sonuçlanan bu savaştan sonra Nureddin, Antakya topraklarında kolayca ilerledi; Hârım’i ve Ası Nehri Vadisi’nde Haçlıların elinde kalan son kale Efamiye’yi zapt etti (26 Temmuz 1149). Böylece Antakya Haçlı Devleti, sadece Antakya Ovası ve İskenderun Lâzıkiye arasındaki daracık kıyı bölgesi ile sınırlı kaldı. Haçlılar 1164’te Hârim’i geri aldılarsa da. 1164′te şehir surları önünde yapılan savaş, Nureddin’in zaferiyle sonuçlanınca şehri yine kaybettiler.

Nureddin Mahmud’un 1174’de ölümünden sonra halefi, Mısır ve Suriye Hükümdarı Selahaddin Eyyubi, Suriye ve Filistin’deki Haçlılara karşı mücadeleye devam etti. Sonunda 2 Ekim 1187’de, Kudüs’te 88 yıldır devam eden Haçlı hâkimiyetine son verdi. Bunun üzerine Kudüs’ü geri almak için düzenlenen ve Üçüncü Haçlı Seferi olarak adlandırılan harekât sırasında da Almanlar ile Türkler arasında Anadolu’da çatışmalar yaşandı (1190).

2) Anadolu’da Haçlılarla Yapılan İlk Savaşlar

Haçlılara karşı geleneksel savaş taktiklerini kullanan Selçuklular, başlangıçta İznik ve Eskişehir önlerinde bu ordularla iki kere meydan savaşına girdiler. Birinci Haçlı Seferi ordularının Selçuklu başkenti İznik’i kuşattıkları sırada (6 Mayıs-19 Haziran 1097), Sultan I. Kılıç Arslan ile güney surları karşısına yerleşmiş olan Haçlılar arasında yapılan savaş, askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla Türkler arasında yapılan ilk savaştı ve iki taraf da henüz birbirinin savaş usullerini bilmiyordu: 1097 ilkbaharında imparator tarafından Anadolu yakasına geçirilen ve Pelakanon’da toplanan Haçlı ordusu ilk olarak Selçuklu başkenti İznik’i hedef aldı. 6 Mayıs’ta şehir önüne gelen Haçlılar, 14 Mayıs’ta şehri kuşatma altına aldılar. Bu arada kuşatma için gerekli olan aletleri yapmaya başladılar. Mancınıklar (petraria, tormentum), surları sarsarak yıkmak için kullanılan büyük kalaslar (şahmerdan), surların altına lağım kazmak için kullanılan ve aynı zamanda lağımcılara siper teşkil eden bir tür portatif kulübeler (scrofa) ve genellikle iki katlı olup içindekileri korumak için içi ve dışı köseleyle kaplanan ahşap hücum kuleleri inşa ettiler[2]. Godefroi şehrin kuzey suru karşısına, Bohemund ve yeğeni Tankred doğu suru karşısına yerleşirken, onların arkasından on gün sonra şehir önüne ulaşan Raymond de. St. Gilles de güney sur kesimine yerleşecekti. Şehrin batı kesimi göle açıldığından boş bırakılmıştı. Şehir, 144 kule ile güçlendirilmiş 5 km. uzunluğunda sağlam bir surla çevrilmişti. Savunma bakımından çok iyi durumda olsa da şehri savunan Türk garnizonu böyle büyük bir kuşatma karşısında takviye kuvvetlerine ihtiyaç duymaktaydı[3].

Bu sırada Ermeni Gabriel’in elindeki Malatya’yı kuşatmakta olan Sultan Kılıç Arslan’a haber gönderip yardım isteyen Türkler, şehrin güney sur kesiminin henüz kuşatılmamış olduğunu, buradan güvenle şehre girebileceklerini bildirmişlerdi. Ancak sultanın göndermiş olduğu öncü Türk kuvveti, Raymond’un 16 Mayıs’ta belirtilen sur kesimini kuşatmasından sonra şehir Ününe ulaşabildi[4]. Bunun üzerine öncü Türk kuvveti ani bir saldırıyla şehre girmeyi denediyse de Raymond tarafından yenilgiye uğratıldı. Görgü tanığı Raimundus’un kaydına göre[5] Toulouse Kontu Raymond, orada kamp kurmaya çalışırken, Türkler iki kol halinde dağlardan inip, bu Haçlılara saldırmışlardı. Plânlarına göre, bir grup Godefroi ile savaşırken, öteki grup güney kapısından şehre girecek, sonra başka bir kapıdan çıkacak ve böylece bir şeyden haberi olmayan Haçlıları yenilgiye uğratacaktı, fakat bu mümkün olmadı.

Bunun üzerine İznik garnizonu, Bizans kumandanı Manuel Butumites ile şehrin teslim şartlarını görüşürken, Sultan Kılıç Arslan’ın yaklaşmakta olduğu haberi geldi. Mayıs sonuna doğru şehir önüne gelen sultan, Iznik’e girebilmek için derhal, güney surları karşısına yerleşmiş olan Raymond de St. Gilles’in birliklerine hücum etti. Flandre Kontu Robert, ordusuyla onlara yardıma koştu. Türk garnizonunun bir çıkış hareketinden çekinen Godefroi ve Tankred, kuşatmış oldukları sur kesiminden ayrılmadılar. İki taraf arasında mızraklarla, kılıçlarla adam adama bütün gün devam eden savaş çok şiddetli oldu. Latin kaynaklarının ifadelerini doğrulayan, çağdaş Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos, bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: "… iki ordu korkunç bir hiddetle birbiri üzerine atıldı. Müslüman askerleri, miğferlerin parıltısı, zırhların çatırtısı ve yayların gıcırtısı içinde git gide cephelerini daha çok sıklaştırdılar. Yeryüzü muhariplerin gürültüsü altında titriyor ve okların vızıltısı atları ürkütüyordu. En cesur muharipler kahramanca birbiri üzerine atılıp arslan yavrulan gibi birbirini merhametsizce vuruyorlardı. Muharebenin bu ilk günü çok şiddetli geçti, çünkü sultan Franklara karşı 600.000 (!) askerle beraber harp ediyordu. Fakat Franklar bu kadar büyük bir orduya karşı galip geldiler”. Savaş sonucunda sultan, Haçlı ordusunun sayıca[6] kendi kuvvetlerinden çok üstün olması yüzünden kuşatmayı yaramadı. Ordusunu daha fazla yıpratmadan geri çekilmeye ve Haçlılara karşı savaşmak için uygun bir fırsat beklemeye karar verdi[7].

İznik önündeki savaşta Haçlılar da ağır kayıplara uğramışlar, sağ kalanların pek çoğu da yaralanmıştı. Fakat yine de elde ettikleri başarı cesaretlerini artırmıştı. Zaferi kazanacaklarından emin olan Türk şehitlerinin üzerinde alacakları esirleri bağlamak için getirdikleri iplen bulmuşlardı. İznik’teki garnizonun moralini bozmak için bu Türk şehitlerinin kafalarını kesip mancınıklarla şehre atıyorlardı[8]. Ayrıca, Haçlılar 1000 Türk şehidinin kafasını keserek torbalarla Gemlik’e, oradan da İstanbul’a imparatora göndermişler, imparator ise buna çok sevinmiş ve Haçlıları ödüllendirmişti[9]. Haçlılar bundan sonra şehri daha da şiddetle kuşatmaya devam ettiler. Ancak, 5 haftadır kuşatılan ve mancınıklarla sürekli dövülen surları bir türlü aşamıyorlardı. Sonunda Raymond ve Adhemar, güney surlarında bulunan Gonatas adındaki kulenin altına lağım kazıp içini ateşe vermek suretiyle çökertmeye çalıştılar. ‘Kaplumbağa’ denen ahşap bir kuşatma kulesi inşa ederek içine savaşçıları doldurdular ve bunu surlara yanaştırdılar. Bu savaşçıların bir kısmı, kuleyi savunan Türklerle savaşırken, demirden araçlarla donatılmış diğer grup bu arada kulenin altını kazarak içini odunlarla doldurup ateşe vermek suretiyle kuleyi yıktı. Ancak gece karanlığından faydalanan Türkler, kuleye verilen zararı Onarınca, Haçlıların bu çabası da sonuçsuz kalmış oldu[10].

Türkler doğrudan göle açılan batı surlarındaki kapılar sayesinde yiyecek ve çeşitli ihtiyaçlarını temin edebildikleri sürece, Haçlılar şehirdekileri aç bırakarak teslim olmaya zorlayamazlardı. Bu yüzden Haçlıların yardım isteği üzerine İmparator Aleksios tarafından gönderilen hafif gemiler, Gemlik’ten arabalara yüklendikten sonra İznik’te göl kıyısına indirildi ve böylece Türklerin yardım aldığı göl yolu kesildi. Ayrıca imparatorun gönderdiği, Tatikios ve Tzitas’ın kumandasındaki 2000 kişilik bir kuvvet de İznik önüne gelip Gonatas kulesinin karşısında mevzilendi ve Haçlılarla birlikte surlara yapılan saldırılara katıldı. Artık hiçbir kurtuluş ümidi kalmayan Türkler sonunda, Bizans kumandanı Butumites ile teslim şartları konusunda anlaştıktan sonra şehri Bizans kuvvetlerine teslim ettiler (19 Haziran 1097) [11].

3) Dorylaion Savaşı (1 Temmuz 1097)

Sultan I. Kılıç Arslan, İznik önünden geri çekildikten sonra Haçlıları durdurabilmek için yeni bir savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Bu arada 26 Haziran’da İznik’ten ayrıldıktan sonra Eskişehir-Akşehir-Konya-Ereğli yoluyla[12] Antakya’ya inmeyi plânlayan Haçlı ordusu Osmaneli (Lefke)‘ne geldiğinde, bu muazzam büyüklükteki ordunun yiyecek ve ikmal işini kolaylaştırmak için ikiye ayrılmasına ve bir günlük mesafe ile ilerlemesine karar verilmişti. Buna uygun olarak Robert de la Normandia, Etienne de Blois, Tankred ve Haçlılara rehberlik eden Tatikios’un kumandasındaki Bizans birliklerinden oluşan birinci grup, Bohemund’un kumandasında önden yola çıktı. Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikinci grupta ise Godefroi de Bouillon, Le Puy Piskoposu Adhemar, Hugue de Vermandoıs ve Robert de Flandre’ın kuvvetleri yer alıyordu[13]. Gözcüleri vasıtasıyla Haçlı ordusunun yürüyüşü hakkında bilgi edinen ve onlara saldırmak için uygun fırsatı bekleyen sultan, Porsuk Vadisi yoluyla bölgeye gelip, 30 Haziran günü, Eskişehir’in kuzeybatısındaki Sarısu Ovası’nın alçak tepelerinde pusu kurdu[14]. Aynı gece Haçlı ordusunun Bohemund’un idaresinde önden ilerlemiş olan birinci grubu da ovaya ulaştı.

Ertesi sabah gün doğar doğmaz (1 Temmuz 1097), savaş naraları atarak yamaçlardan aşağı inip aniden hücuma geçen Türkler, savaş taktiklerine uygun olarak, Haçlı karargâhını her yönden kuşattılar ve oklar yağdırmaya başladılar. Ön saflardaki okçular yıldırım hızıyla oklarını attıktan sonra yerlerini yeni bir okçu birliğine bırakarak geri çekiliyorlardı. Biniciler de süratle atlarını düşman üzerine sürüyor ve mızraklarını fırlatarak uzaklaşıyorlardı.

Daha önce hiç karşılaşmadığı bu savaş taktiği karşısında şaşıran ve çetin bir savaş olacağını anlayan Bohemund, adamlarıyla beraber derhal Türk saldırılarına karşı koymaya çalıştı[15]. Bir yandan da haberci gönderip Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikici grubu süratle yardıma çağırdı. Her yönden bir ok sağanağı altında olan Haçlılar, kargaşa içinde sıkışıp kalırken, şövalyeler kılıçlarla ve mızraklarla Türkleri geri püskürtmeye teşebbüs ettiler. Fakat savaşın ilk aşamasında Haçlılarla yakın savaşa girmekten çekinen Türkler her defasında kasten saflarını araladılar. Haçlılar ise adam adama savaşacak kimse bulamayınca hiç bir başarı elde edemeden kendi saflarına geri çekilmek zorunda kaldılar. O zaman da Türkler, tekrar Haçlıları kuşatarak yeniden oklar yağdırdılar. Yalnızca göğüs zırhları, miğferleri ve kalkanları olanlar, dayanması zor olan bu saldırıya karşı kendilerini koruyabildiler. Atlar ve silâhsız olanlar ciddi yaralar alıp yere düşmekten kurtulamadılar. Bu savaşta hem şövalye hem de yayalardan pek çok kişi hayatını kaybetti. Bohemund’un yeğeni, yanı Tankred’in kardeşi de ölenler arasındaydı. Tankred ise esir edilmekten güçlükle kurtulmuştu[16].

Haçlılar için askeri metotlarını bilmedikleri bir düşmanla savaşmak gerçekten zordu. Görgü tanığı Fulcherius, bu savaşı tasvir ederken Haçlıların içine düştüğü durumu ve ümitsizliklerini şöyle ifade etmiştir: "Türkler, silâhları birbirine sürterek ve naralar atarak bizi şiddetli bir ok yağmuruna tuttular. Bu bizi şaşkına çevirdi. Ölümle yüz yüze geldiğimizden ve bir çoğumuz yaralandığından, derhal arkamızı dönüp kaçtık. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü böyle bir savaş hiç birimiz tarafından bilinmiyordu… Hepimiz titreyerek ve dehşete kapılmış olarak, ağıl içindeki koyunlar gibi bir araya yumaklanmıştık, her taraftan düşmanlarca çevrildiğimizden hiç bir yöne dönemiyorduk. Orada çok büyük bir feryat semaları inletiyordu. Yaşama ümidi kalmamıştı” [17].

Haçlıların saflarının zayıflamaya başladığını gören Türkler, savaşın ikinci aşamasında kılıçlarla adam adama mücadeleye girdiler. Ancak savaşın en şiddetli yerinde ikinci gruptaki Godefroi de Bouillon, Hugue de vermandois ve Raymond de St. Gilles’in takviye kuvvetleriyle gelmesi savaşın kaderini değiştirdi. Türkler, yeni gelen kuvvetleri görünce şaşırdılar ve iki grubun birleşmesini önleyemediler. Haçlılar derhal savaş düzenine girerken Bohemund, Robert de la Normandia, Tankred ve Etıenne de Blois sol kanatla, Goderoi de Bouillon. Hugue de Vermandois sağ kanatta, Raymond ile Robert de Flandre ise merkezde yer aldılar. Türkler karşı saldırıya geçen baştan aşağı zırhlı ve uzun mızraklı Haçlı şövalyelerine karşı adam adama kahramanca dövüştüler. Ancak Le Puy piskoposunun idaresindeki birliklerde sürpriz bir şekilde birdenbire arkadan saldırınca kargaşa içine düştüler. Sultan daha fazla kayıp vermemek için geri çekilmeye karar verdi[18].

Türkler, Haçlıların bile takdire şayan buldukları üstün savaş kabiliyetlerine ve bütün çabalarına rağmen bu orduların sayıca üstünlüğüne mağlup olmuşlardı. Nitekim bu savaşta yer alan bir Haçlı yazarı eserinde şöyle yazmıştır: “Türklerin metanet, kahramanlık ve savaş kabiliyetlerini kim tasvir edebilir?… Eğer Türkler Hıristiyan olsalardı kudret ve cesaret bakımından kimse onlarla boy ölçüşemezdi”[19].

4) Strateji ve Taktikler

Gerek İznik önünde gerekse Dorylaion (Eskişehir) yakınlarında Haçlı ordularının sayıca kendilerinden çok üstün olması yüzünden başarı sağlayamayan Türkler, bundan sonra onlara karşı meydan savaşına girmekten kaçındılar. Çünkü böylesine büyük orduların ancak gerilla savaşı ile yıpratılıp, uzaktan düzenlenen vur kaç türü saldırılarla hırpalandıktan sonra kademeli olarak imha edilebileceğini anladılar ve savaş taktiklerini buna göre belirlediler.

Buna uygun olarak, profesyonel askerlerden oluşan Türk ordusu hafif silahlı küçük birliklere ayrıldı. Bu birlikler düşmanı yıldırmak ve yıpratmak için Haçlı ordusunun geçeceği yollar üzerindeki su kaynaklarını kullanılmaz hale getirdiler, kuyuları doldurdular veya içine hayvan leşleri attılar; düşman ordusunun önünden devamlı geri çekilirken otları yakarak veya büyük hayvan sürülerini düşmanın geçeceği güzergâhta otlatarak, ordunun ot teminini güçleştirdiler. Her türlü yiyecek maddesini imha edip, şehirleri boşalttılar, halk mallarını de yanına alarak yerlerde ne yiyecek ne de su bulabilen Haçlılar perişan oldular. Haçlılar çoğu kez yiyecek olarak zayıf veya ölü atların etine muhtaç oldular[20].

Bu arada hareketli Türk birlikleri, yaptıkları sürpriz hücumlarla da onlara büyük kayıplar verdirip yıpratmaya devam ettiler. Latin kaynaklarına göre[21] 1097’de Dorylaion Savaşı’ndan sonra geri çekilen Türklerin uyguladıkları bu taktik yüzünden Temmuz sıcağında Haçlılar susuzluk ve açlıktan perişan olurken çok sayıda insan ve hayvan bu yüzden ölmüştü. Dikenli bitkilerden başka yiyecek bir lokma yemek bulamamışlardı. Atlarını kaybeden bir çok şövalye, yaya askeri olarak yoluna devam etmek zorunda kalmış veya öküzleri binek hayvanı olarak kullanmıştı. Yine atlarını kaybeden Haçlıların keçileri, domuzları, köpekleri yük hayvanı olarak kullandıkları görülmüştü.

1147’de, Türklerin uyguladıkları yıpratma taktikleri yüzünden ordusu perişan olan Alman Kralı Konrad, “Akıllı bir adam başka bir felâketten ders almalı. Son zamanlarda, hiç bir ırkın karşı koyamayacağı bir ordum vardı; bu ordu, açlığa mağlup olunca, erzakla donatılmış olsaydı yenebileceği kişilere boyun eğdi. Şimdi içinde olduğumuz durum da aynıdır. Hiç bir ulusun gücünden korkmamamıza rağmen açlığı yenecek silâhlarımız yok. Bakın! Önünüzde iki yol vardır, bunlardan biri daha kısa, fakat erzak yönünden yetersiz; diğeri daha uzun fakat emindir. Size, daha uzun olmasına rağmen sahil yolunu tutmanızı ve şövalyelerinizin gücünü boş yere harcamamanızı tavsiye ederim[22]” diyerek Fransa Kralı Louis’yi uyarmış ve Bizans’ın elindeki sahil yolundan ilerlemeye teşvik etmiştir.

Türkler, savaştan önce düşmanın moralini bozmak ve yıpratmak için başka faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Mesela hiçbir şeyden korkmadıklarını göstermek ve morallerini bozmak için saçlarını kazıyarak Haçlıların önüne attıklarını, Fransa kralının yanında İkinci Haçlı Seferi’ne katılan Odo de Deuil’ün[23] kaydından öğreniyoruz. Geceleri de Haçlıların kampı etrafında korkunç naralar atıp, geceyi uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağladılar. Onları tedirgin etmek için, sabaha kadar Haçlı ordugâhına oklar yağdırdılar, öyle ki, 1190 yılında Anadolu’da, çadırları delip geçen bir ok yağmuru altında bazı haçlılar uykudayken öldü. Bu yüzden Haçlıların bazen haftalarca zırh gömleklerini gece gündüz hiç çıkarmadan, silahlanmış bir şekilde uyudukları, yemek yedikleri görüldü[24]. Çağdaş Latin müellifi Radulfus’un[25] ifadesinden anlaşıldığına göre, “Allachibar", yani Allahuekber diye savaş naraları atan Türklerin, bu şekilde düşmanı korkutup, morallerini bozduğu anlaşılıyor; ayrıca, borazan, davul, zurna, düdük, def, zil gibi müzik aletlerini kullanarak da düşmana korku saldıkları görülüyor[26].

Bu dönemde Türk ordusunda yer alan uzman atlı okçular ve onların taktikleri Haçlılar için daima en büyük tehlike olmuştur. Yukarıda görüldüğü gibi, başlangıçta yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında Haçlılar şaşkına dönmüştü. Ancak, dönemin Türk ordusu sadece atlı okçulardan oluşmuyordu. Selçuklu ordusunun savaşçı unsuru atlı ve yaya olmak üzere iki kısma ayrılmıştı; fakat ordunun en etkili ve en büyük kısmını atlı savaşçılar teşkil ediyordu. Yay ile silahlanmış olmayan atlılar da vardı. Selçuklu askerleri, kullandıkları silâha veya yaptıkları işe göre, okçu ve yaycılar, mızrakçılar, kılıççılar, gürzcüler, mancınıkçılar, lağımcılar gibi gruplara ayrılmışlardı. Bunlardan başka ordunun lojistik hizmetleri, ağırlıkların taşınması, yiyecek ihtiyacının karşılanması gibi geri hizmetleri görmek için sefere katılan unsurlar da vardı[27].

Haçlı ordusunun da en etkili kısmı atlı savaşçılarıydı. Fakat 12. yüzyıldaki görgü tanıklarının ifadeleri ve diğer çağdaş tasvirlerde açıkça görüldüğü gibi, çevik Türk atlıları, silâhlarının hafifliği, atlarının da süratli olması sayesinde, manevrada Franklardan daha hızlı ve daha esnekti[28]. Genellikle uzaktan savaşmayı Tercih eden Türklerin en önemli silahları ok ve yay idi. Bu silahları uyguladıkları savaş taktiği gereği geri çekilirken de kullanırlardı. Türkler kalkan, mızrak, kılıç, sopa, süngü, topuz, bıçak, hançer gibi silâhları da taşırlar ve yüz yüze yaptıkları çarpışmalarda bunları, kuşatma savaşlarında ise mancınık ve diğer kuşatma aletlerini kullanırlardı. O dönemdeki bütün silâhlar Selçuklu ordusunda mevcuttu. Fakat Türklerin kullandığı bu silâhların diğer milletlerinkinden daha hafif ve kullanışlı olması onlara önemli bir avantaj sağlıyordu[29].

Türk mızrakları ve kalkanlarının Haçlılarınkinden daha hafif olduğu kayıtlardan açıkça görülüyor. Türk mızrağının içi boş olup boyu daha kısa idi. Frankların mızrağı gibi meşe ve dişbudak ağacından değildi[30]. Türk kalkanları da Frankların kalkanları gibi uzun değildi. Küçük ve yuvarlak olan Türk kalkanları, hafifliğinden dolayı avantaj sağlıyordu[31]. Yine Haçlıların zırhları ve miğferleri çok dayanıklı olsa da ağırlığı savaşçıların hareket kabiliyetini azaltıyordu. Hafif Türk süvarileri yıldırım hızıyla defalarca saldırılarını tekrarlarken, Haçlılar, ağır zıhları ve kalkanlarıyla Türklerin bu saldırılarına karşılık veremiyordu[32]. Böylece Türkler hafif silâhları ve hızlı atları sayesinde Franklardan daha rahat hareket edebiliyor, kolayca yer değiştirebiliyorlardı. Bu sayede düşmanları onları kolayca takip edemiyordu. Çağdaş Bizans tarihçisi Niketas’ın belirttiği gibi, yoğun bir bulut gibi ansızın düşmanlarının üzerine çöken Türkler, karşısındaki güç henüz silâhını kullanamadan rüzgâr gibi ortadan kayboluyorlardı[33].

Hızlı hareket edebilmelerinden başka Türklerin savaş taktikleriyle ilgili ikinci özellikleri okçulukta çok usta olmalarıydı. Okçuluktaki kabiliyetlerini hızlı hareket edebilmeleriyle birleştirince Türkler, at üzerinde duraksamadan yayı kullanabilirlerdi. Geri çekilirken bile atın üzerinde arkalarına dönerek kendilerini takip edenlere ok fırlatabiliyorlardı[34]. Niketas[35], “Bir Türk şöyle yapar: Atını, uçar gibi koşmasını sağlamak için şiddetle mahmuzlar, kendisi iki eliyle yayını kavrayarak geriye doğru ok atar. Arkasından onu geçmek üzere gelen ise onu geçer ama sadece ölmekte. Onu yakalamak isteyenin kendisi yakalanır ve birden bire izlenen izleyen olur" şeklindeki ifadesiyle Türklerin bu konudaki kabiliyetini dile getirmiştir[36].

Böylece bu iki önemli özelliklerini Haçlılara karşı oldukça etkili bir şekilde kullanan Türkler, öncelikle, bu sayede rakip güçten belli bir mesafede uzakta kalma ve ona yaklaşacağı zamanı tayin etme imkânını buluyorlardı. Kütle savaşı usulüne göre yanaşık nizamda dizilerek savaşmaya alışkın olan ağır teçhizattı Franklar, savaş meydanında hücuma hız kazandırmak için hızlı atları kullanırlardı ve bu sistem ancak birleşik bir düşman birliğine karşı etkiliydi. Fakat atlı Türk okçuları onlara böyle bir hedef sağlamadı. Bu yüzden de hafif silâhlı ve hareketli Türk süvarilerinin süratli ve ani hücumları, sıkı saflar halinde savaşan ağır hareketli Haçlı ordusunu zor duruma düşürdü. Nitekim Birinci Haçlı Seferi sırasında taktik olarak Türklere yenilen Haçlılar, Dorylaion Savaşı’nda olduğu gibi, düştükleri zor durumdan ancak sayıca üstünlükleri sayesinde kurtulabildiler[37].

Bizans tarihçisi Anna Komnena, Türklerin diğer milletlerden farklı olan savaş düzenini ve metodunu kısaca ifade ederken, onların kalkana karşı kalkan tolgaya karşı tolga ve savaşçıya karşı savaşçı ilkesine göre dizilmediğini belirttikten sonra şöyle devam etmiştir: “Onlarda sağ kanat, sol kanat ve merkez birbirinden uzakta durur ve sımsıkı bitişik phalanx dizilişi yoktur, saf aralıklıdır. Böylece onların sağ kanadına ya da sol kanadına saldırıldığında gerek merkez gerek arkada duran, ordunun geri kalanı sizin üzerinize çullanır, burgaçtı bir kasırga gibi, düşmanı darmadağın ederler… Mızrağı çok kullanmazlar, ama düşmanı tam bir çember içine alıp ona ok atarlar ve kendilerini uzaktan savunurlar. Bir Türk kovalamaya geçmişse, düşmanı ok atmakla haklar, kendisi kovalanıyorsa okları sayesinde üstün gelir. Bir ok fırlatır ve ok uçarak ya ata ya atlıya saplanır. Ok, güçlü bir elle atılmışsa gövdeyi delip geçer. Onlar gerçekten çok usta okçulardır”[38].

Türkler kayıplarını azaltmak için genellikle belli bir mesafede kalıp, uzaktan savaşmayı tercih etseler de, Haçlıların saflarının zayıfladığını görünce, yaylarını omuzlarına asarak, kılıçlarıyla hücum edip, yakın savaşa gırdikleri de görülmüştür. Böylece, Haçlılara karşı ilk hücumlarına ok menzili alanında başlayan Türklerin, sonra yakın mesafeye gelme fırsatını buldukları zaman, mızraklar ve kılıçlarla saldırdıkları, bu yüzyıldaki Latin görgü tanıkları tarafından belirtilmiştir. Nitekim, yukarıda da ifade edildiği gibi, Dorylaion Savaşı hakkındaki tasvirlerde Türklerin önce oklarla, sonra mızraklar ve kılıçlarla saldırdığı belirtilmiştir[39]. Yine 1147’de Honaz Dağı’nda Haçlıları dar bir geçitte sıkıştırınca, bu kez yalnız ok ve yaylarıyla değil kılıçlarıyla omuz omuza savaşmak imkânını bulmuşlardı[40]. 1101 yılında da Merzifon Ovasında kıstırdıkları Haçlılara karşı hem uzaktan oklarla hem de fırsatını bulunca kılıçlarıyla adam adama savaşmışlardı[41].

Böylece, Türkler savaş sistemlerine uygun olarak, imkân buldukları zaman arılar gibi düşmanın etrafını çevirmekte ve adeta bir şehri kuşatıyormuş gibi her yönden saldırıya geçmekteydiler[42]. Haçlı ordusunu uzaktan ok yağmuruna tutan ve genellikle her türlü avantaja sahip olmadan yüz yüze meydan savaşına girmeyi kabul etmeyen Türkler, Haçlılar kılıç ve mızraklarla hücuma kalkınca hızla geri çekilirlerdi. Haçlılar ise adam adama savaşmak mümkün olmayınca ordugâhlarına geri çekilmek zorunda kalırlardı. Sonra "Türkler dönüp gelir ve bir kez daha Haçlıları ok yağmuruna tutarlardı. Bu Türk ordusunun karakteristik bir özelliği idi. Yanı, vur kaç taktığı ile hücum eden Türkler, düşmanla yüz yüze geldiklerinde dönüp giderlerdi, fakat dağılıp gözden kaybolsalar da, geri dönüp tekrar hücuma geçebilirlerdi. Geri çekilmenin de takıp etmek kadar önemli olduğunu düşünüyorlardı. Latin kaynakları. “Onlar bertaraf edilen, fakat defedilemeyen sinekler gibiydiler" diyerek bu durumu ifade etmişlerdir[43].

1097’deki Dorylaion Savaşı’nda Türklerle karşılaşan Latin tarihçisi Fulcherius[44], Türk süvarilerinin, naralar atarak Haçlıları uzaktan ok yağmuruna tutması üzerine, Haçlıların yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında sersemlediklerini ifade ederek Türk ordusunun, Batılılar üzerinde etkili olan bu karakteristik özelliğini vurgular.

Türk okçularının amacı, düşmanın bütünlüğünü bozarak orduyu kargaşaya sürüklemek ve güçten düşürmek olduğu için okçular yalnızca düşman askerlerini değil, onların atlarını da hedef alırlardı. Türkler, savaşta atlı hücuma güvenen Franklar için atların ne kadar önemli olduğunu iyi biliyorlardı. 12. yüzyılda Anadolu’ya geçen Haçlı orduları, bazen hayvan yemi, su eksikliği veya salgın hastalık yüzünden telef olurken, pek çok at da Türk okçularının hedefi olmuş, bu durum onları çok zayıflatmıştı. Oklar düşmana kayıp verdirmenin yanı sıra düşman üzerinde hep sinir bozucu bir etki de yaratıyordu[45].

Türkler, Haçlılara karşı mücadelede geleneksel savaş taktikleri olan sahte ricatı (geri çekilme taklidi) başarıyla uyguladılar[46]. Bazen geri çekilmeleri günlerce sürdü, düşmanı zayıflatmak, üslerinden uzaklaştırmak veya kandırıp pusuya çekmek için bu yöntemi kullandılar. Kolayca imha edebileceği izlenimini vermek için az sayıda bir atlı birlik kullandılar. Franklar onlara saldırmak için harekete geçtiklerinde, yem olarak kullanılan bu grup onları asıl ordunun saklanmış olduğu yere doğru çekti. Bu savaş hilesi, Urfa Kontu II. Baudouin ve Tell-Bâşir senyörü Joscelin’in Türklere esir düştüğü 7 Mayıs 1104 Harran Savaşı’nda kullanılmıştır. Nitekim İslâm tarihçisi İbnü’l-Esîr’in kaydına göre[47] Harran’ın güneyinde, Belih Irmağı kıyısında ve Müslüman arazisi içinde kalan bir yerde yapılan savaşta, Müslümanlar bozguna uğramış gibi görünerek kaçmaya başlamışlar, buna aldanan Haçlılar da onları takıp edince mevzilerinden uzaklaşmışlar, bunun üzerine Türkler geri dönerek Haçlıları büyük bir yenilgiye uğratmışlardır. Yine 1110 yılındaki Urfa kuşatmasında, Musul Valisi Mevdûd, şehre yardıma gelen Haçlı kuvvetlerinin yaklaşması üzerine, onları üslerinden uzaklaştırıp toptan imha etmek niyetiyle kuşatmayı kaldırarak Harran istikametinde geri çekilmiştir. Ancak bir pusuya düşeceklerini anlayan Haçlılar geri dönmüşlerdir[48]. 1147 yılında da Anadolu’da Alman Kralı III. Konrad’ın idaresindeki Haçlı ordusu bu taktikle ağır kayıplara uğratılmıştır. Çağdaş Bizans tarihçisi Kinnamos’un[49] belirttiğine göre Alman Haçlı ordusunun ardçı birlikleri, Türklerle ilk karşılaştıklarında, büyük bir hevesle onlara karşı hücuma geçmişler, fakat Türkler geri dönüp kaçar gibi yaparak onları iyice yormuş ve ordugâhlarından uzaklaştırmalardır. Sonra da geri dönerek saldırıya geçmiş ve Almanlara ağır kayıplar verdirmişlerdir.

Türkler tarafından kullanılan bir başka savaş metodu olan hızlı hareket eden birliklerle, hareket halindeki bir düşman ordusunun kanatlarına veya arkasına hücum etmek. Haçlılara yabancı olan bir metottu. Tanzim edilmiş süvari birlikleriyle düzenli bir şekilde, sırayla savaşa girmeye alışkın olan Franklar için yürüyüş sırasında hücuma geçen bir düşmana karşı koymaya çalışmak sinir bozucu bir hücum şekliydi[50]. Bu hücum şeklinde saldırılar genellikle ardçılara yönelikti.

Albertus’a göre[51], 1101’de Anadolu’yu geçmeye çalışan Haçlı orduları Türkler tarafından yakından takip edilmiş ve ordunun gücünü kırmak için ardçı birliklerine hücum edilmiştir. Haçlı ordusu, Çankırı’dan sonra dağınık bir şekilde yol alırken, bu saldırıların gittikçe tehlikeli bir hal alması üzerine liderler, yürüyüş sırasında ordunun güvenliğini sağlayabilmek için bazı tedbirler almak zorunda kalmışlardır. 700 Fransız şövalyesi öncü, 700 Lombard Şövalyesi de arkadaki yayaları korumak için ardçı birliği olarak yerleştirilmiştir. Ancak Türkler 500 kişilik bir kuvvetle bu ardçı birliğinin üzerine hücum etmiş, korkuya kapılan Lombard şövalyeleri kaçarken pek çok yaya Türkler karşısında ölüme terk edilmiştir. Bunun üzerine liderler, ordunun arkasında sırayla nöbet tutmaya karar vermişlerdir, önce Bourgogne Dükü 500 zırhlı şövalye ile nöbet tutmuştur. Ardından Raymond nöbet tuttuğu sırada, Türkler saldırılarını tekrarlamışlar, aralıksız devam eden bu saldırılar karşısında zor durumda kalan Raymond, yedi mil önden yürüyen ana ordudan acilen yardım istemiş, böylece yardıma gelen 10.000 kişilik kuvvet karşısında, az sayıdaki Türk kuvveti arka arkaya düzenlediği saldırılarına son verip dağlık araziye çekilmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Haçlı liderleri, ordunun dağınık şekilde ilerlemektense bir bütün halinde yol almasının daha güvenli olacağına karar vermişlerdir.

Kaynaklar, 1147 yılında Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden İkinci Haçlı Seferi ordularına karşı da bu taktiğin çok etkili bir biçimde kullanıldığını göstermektedir. Kinnamos’un belirttiği gibi. 1147′de Türkler ilk önce Almanların güçlerini anlamak ve durumlarını öğrenmek için Haçlı ordusunun ardçı birliklerine hücum etmişlerdi. Alman Kralı Konrad da Almanya’daki saltanat naibi Wibald’e yazdığı mektupta[52], Türklerin hiç durmaksızın ordunun gerisinde kalan yaya askerlerine saldırdıklarını, adamlarının Türk oklarıyla öldüklerini yazmıştır. 1190’da yine Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın ordusu da aynı tarz saldırılara maruz kalmıştır[53]. Böylece yürüyüş sırasında oklarla taciz edilen, ya da vur kaç taktiğiyle hırpalanan Frank ordusunun bu sürpriz saldırılara ve tacizlere karşı koyarak yürüyüşünü devam ettirebilmesi için bazı tedbirler alarak bir bütün halinde, disiplinli ve kontrollü bir şekilde yol alması gerekti. 1147’de VII. Louis, Honaz Dağı’nda uğradığı kayıplardan sonra, ordusundaki disiplinsizliği gidermek, daha dikkatli ve düzenli bir şekilde yol alabilmek için bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı ve yürüyüş düzenini yeniden organize etti. Odo’nun[54] ifadesine göre, seferin başından beri disiplinli hareketleriyle dikkat çeken Templier şövalyelerine bu hususta önemli sorumluluklar verildi. Buna göre bu tehlikeli dönemde, ordudaki zengin fakir herkesin, savaş alanından kaçmayacağına ve Templier şövalyelerinin kendilerine tayin edeceği kumandanlara her hususta itaat edeceğine dair yemin ederek Templierler ile birlik ve dayanışma içinde olmalarına karar verildi. Böylece, Gilbert adında bir kumandan seçildi. Şövalyeler elli kişilik gruplara ayrıldı ve bu gruplardan her birinin başına da Gilbert’in adamlarından biri getirildi. Templierler tarafından Haçlılara, Türkler çok çabuk kaçabildikleri için savaş emri almadıkları takdirde asla onlara karşı saldırıya geçmemeleri, savaşmaları emredildiği zaman savaşmaları, geri çekilmeleri emredildiği zaman da derhal geri çekilmeleri şeklinde talimatlar verildi. Ayrıca ordunun kargaşa içine düşmemesi için belli bir yürüyüş düzeni belirlendi ve herkesin kendi konumunda ilerleyerek bu yürüyüş düzeninin devam ettirmeleri öğretildi ki, bu da Haçlıların daha önce ne kadar karışık ve düzensiz bir şekilde ilerlediklerine işaret etmektedir. Bundan başka, seyahatleri sırasında teçhizatlarını kaybettikleri ya da satmak zorunda kaldıkları için şimdi hiç de alışkın olmadıkları bir şekilde kalabalığın içinde yaya olarak ilerleyen birçok asil de yaylarıyla Türk okçularına karşı koymak için diğer yaya okçularla beraber arka saflara dizildiler.

Türkler, Haçlı ordusunun sadece artçılarına değil, koşullar uygun olduğu zaman öncülerine ve merkezine de saldırmışlardı; bu saldırılardan biri sırasında Alman Kralı Konrad da bir ok darbesiyle yaralanmıştı[55].

Böylece, Birinci Haçlı Seferi sırasındaki tecrübelerini göz önünde bulunduran Türkler, kalabalık Haçlı ordularının bu metotlarla gücünü kırdıktan sonra onları, uygun bir yerde pusuya düşürerek imha etmeye çalıştılar. Haçlı ordusuna bazen bir ovanın etrafındaki tepelerde, bazen nehir kenarlarında, bazen de dar dağ geçitlerinde pusu kurdular. Türkler, bu strateji ve taktikleri sayesinde özellikle. 1101 yılında, Haçlılara karşı tam bir ölüm kalım savaşı anlamına gelen mücadeleleri sırasında, muazzam başarılar kazandılar (Merzifon-Konya-Ereğli zaferleri).

1101 yılında arka arkaya Anadolu’ya gelen üç büyük Haçlı ordusunun, Lombardlar. Fransızlar ve Alınanlardan oluşan ve İznık-Osmaneli-Gölpazarı-Nallıhan-Ayaş üzerinden Ankara’ya ulaşıp oradan Niksar’a gitmek üzere yola koyulan birinci ordusu, Çankırı’ya kadar ciddi bir müdahale ile karşılaşmamıştı. Çünkü Sultan I. Kılıç Arslan, uyguladığı stratejiye göre, Haçlıları tamamen Türk bölgesine çekip, yardıma çağırmış olduğu bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra bunlarla kesin bir savaşa girmeyi düşünmüştü. Ancak Çankırı’da toplanan Türk kuvvetlerinin, (Kılıç Arslan’ın, Danişmendli Beyi Gümüştekin’in, Halep Meliki Rıdvan’ın, Harran Emîri Karaca’nın kuvvetleri) toplam sayısı ancak 20.000 kişi olmuştu. Haçlı ordusunun sayısı ise 200.000’i aşıyordu. Bu yüzden de sultan Haçlılarla hemen savaşa girmedi ve öncelikle, Çankırı’dan itibaren bunları yakın takibe alarak yol boyunca oklarıyla taciz etti gerilla taktiği ile gücünü kırmaya çalıştı. Nihayet Haçlı ordusu altı gün (2 Ağustos) sonra Merzifon yakınındaki ovaya vardı. Bir aydan beri zor koşullar altında ilerleyen Haçlı ordusunun iyice güçten düştüğünü anlayan sultan, burada hücuma geçmeye karar vererek kuvvetlerini ovayı kuşatan tepelere yerleştirmişti. Böylece ovada yürüyüşe devam eden Haçlılar, öğleden sonra üç sularında, Türk atlılarının savaş naraları atarak tepelerden aşağı indiğini görünce hemen toplanıp kamp kurdular ve kampın etrafını yük arabalarıyla çevirerek siperler oluşturdular; bu siperlerin arkasında sıkı saflar halinde dizildiler ve savunmaya geçtiler Türkler ise kampın etrafını kuşatarak Haçlıları ok yağmuruna tuttular. Ancak kendilerinden on kat fazla olan Haçlıları bir çırpıda dağıtıp saflarını yarmak mümkün olmayınca akşam olurken geri çekildiler ve ertesi gün hücumlarını tekrarladılar.

Sonunda. Türkler ordugâhın etrafını tamamen sardıklarından burada aç ve susuz sıkışıp kalan Haçlılar, bu duruma daha uzun süre dayanamayacakları için bir meydan savaşına girmek zorunda kaldılar. 5 Ağustos sabahı Haçlılar beş gruba ayrılarak savaş düzenine girdiler. Haçlılar, sırayla ön saflara geçerek savaşırken Türkler, bu beş büyük Haçlı ordusuyla aralıksız olarak savaşmak zorunda kalmışlardı. Önce Haçlı ordusunun en büyük grubu Lombardlar, Türklerin karşısına çıktı; her yönden ok yağmuru altında kalıp bu saldırılara dayanamayacak duruma gelince kaçmaya başladılar. Onların yerini önce Konrad’ın idaresindeki Almanlar, ardından da sırayla Bourgogne dükü Etienne ve Kont Etıenne de Blois kumandasındaki Haçlılar aldılar ve yorgun düşünceye kadar savaşıp geri çekildiler. Son olarak Toulouse Kontu Raymond’un kumandasındaki Fransızlar ön saflara geçerek savaşı devam ettirdiler.

Türkler, Haçlılara destek veren Bizans Peçenek birliklerinin, şiddetli bir çatışmanın ardından geri çekilmesi üzerine savaş alanındaki Fransızların tamamını kılıçtan geçirdiler. Raymond ise kaçıp güçlükle kurtuldu. Haçlılar sayıca üstün olsalar da savaş meydanındaki üstünlük Türklerin olmuştu. Kesin zafer, ancak Haçlı ordugâhı dağıtılınca kazanılacağı için Türkler, gece dinlenip ertesi gün savaşa devam edeceklerdi. Fakat durumun ümitsiz olduğunu anlayan ve pes eden Haçlı liderleri ve şövalyeler, gece karanlığından faydalanarak yayaları, kadınları, çocuklar ve yaşlıları ordugâhta bırakıp kaçtılar. Yaya askerleri de efendilerinin peşinden akın akın kaçmaya başladılar.

Günün ilk ışıklarıyla birlikte Haçlı ordugâhına giren Türkler ordugâhta kalanları ya esir aldılar ya da öldürdüler ve zaman kaybetmeden, kaçan ordunun peşine düşerek henüz pek fazla uzaklaşamamış olan yaya askerlerinin hepsini kılıçtan geçirdiler. Haçlı ordusunun beşte dördü imha edilmişti. Haçlı liderleri ve şövalyeler ise süratli atları sayesinde kaçıp Bizans’a ait olan Sinop’a sığınarak canlarını kurtardılar. Türkler iki gün boyunca bunları kovaladıktan sonra Bizans arazisi içinde daha fazla ilerlemeyi uygun bulmadılar[56].

Kısa bir süre sonra, Nevers Kontu II. Guillaume idaresindeki Fransızlardan oluşan ikinci bir ordu, Ankara üzerinden Konya’ya doğru ilerledi. Bunu duyan Sultan Kılıç Arslan ve Gümüştegin, Merzifon Savaşı’ndan sekiz gün sonra 13 Ağustos’ta, bu yeni orduyu Konya’ya varmadan yolda yakaladılar ve her yönden oklarla hücum ettiler. Türkler, üç gün boyunca bu hücumlarını devam ettirdiler ise de Haçlı ordusu henüz yıpranmamış olduğundan yürüyüşüne devam etti. Bunun üzerine sultan, aynı strateji ile Haçlıların güçten düşmelerini sağlamak için gerekli tedbirleri aldı ve onların önü sıra geri çekilerek uygun zamanı beklemeye başladı. Yol boyunca Türk hücumuna uğrayarak Konya önüne gelen Haçlılar, bir gün boyunca şehre hücum ettiler, fakat şiddetli bir direnişle karşılaşınca oradan ayrıldılar. Haçlılar Konya’dan ayrıldıktan sonra üç gün boyunca yiyecek ve su bulamadılar. Ağustos ayının kızgın sıcağında açlık, susuzluk, yorgunluk yüzünden hiçbir şeye karşı koyamayacak duruma geldikleri zaman Türkler tarafından kuşatılarak kılıçtan geçirildiler. Sadece liderleri Bizans’ın Germanikopolis (Ermenek) kalesine kaçarak kurtuldu[57].

Kısa bir süre sonra. Aquitanialı Fransızlar ve Bayernli Alınanlardan oluşan ve sayıları yüz binleri bulan üçüncü bir ordu geldi. Bu sıralarda. Ağustos ortalarında, 1101 yılının ikinci ordusuyla savaşan sultan, şimdilik herhangi bir askeri müdahalede bulunamazdı; fakat İznik-Akşehir üzerinden ilerleyen bu ordu, henüz Selçuklu topraklarına girmeden durumdan haberdar olduğundan, başlangıçta bunları yürüyüşleri sırasında yıpratmak için gerekli önlemleri almış, geçecekleri bölgeyi tahrip ettirerek şehirleri (Akşehir-Konya-Ereğli) boşaltmıştı; halk geri çekilirken bütün yiyecek maddelerini de yanına almış, tarlalardaki olgun tahılları yakmış, bahçelerdeki meyveleri koparmıştı. Böylece Haçlılar Akşehir yakınında Selçuklu topraklarına girdikten sonra zorluklarla karşılaşmaya başladılar ve Türklerin uyguladığı bu taktiğe çok kızarak Akşehir, İsmil ve pek çok kasabayı yakıp yıkarak Ereğli’ye doğru ilerlediler.

Bu arada Türk atlıları ordunun kanatlarına veya geride kalanlara, yiyecek ve su aramak için gruplar halinde ordudan ayrılanlara oklarla saldırdılar. Bir ay içinde iki ayrı orduyla savaşmış olan sultan ise hem ordusunu bir süre dinlendirmek, hem de bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra Haçlıları uygun bir yerde kesin savaşa zorlamak niyetindeydi. Böylece sultan, uyguladığı stratejiye göre, ikinci orduyu yendikten sonra, sayıca üstün ve henüz yıpranmamış olan bu üçüncü ordu ile hemen çatışmaya girmeden Ereğli’ye doğru geri çekildi. Sultan Kılıç Arslan’ın kumandasında burada birleşen Türk kuvvetleri,. Ereğli Irmağı kenarındaki çalılıklar arasında pusuya yatarak Haçlı ordusunu bekledi. Haçlılar Ereğli’nin batısında, içinden Ereğli Irmağı’nın aktığı Akgöl (OIos veya Avlos) Ovası’na vardılar (Ereğli Savaşı- 5 Eylül 1101). Uzun yolculuktan yorgun düşmüş, susuzluktan tükenmiş bir halde ırmak kenarına varınca suya koşuştular; fakat o anda, karşı kıyıda pusuda bekleyen Türkler ansızın ortaya çıkarak Haçlıları ok yağmuruna tutup ırmak kenarından uzaklaştırmaya çalıştılar; atlılar derhal Haçlıları çember içine alarak şiddetle hücuma geçti. Saatlerce süren savaştan sonra şiddetli Türk hücumuna dayanamayan Haçlıların çoğu ırmak yatağından kaçmaya veya bataklık arazideki çalılıklar arasında gizlenmeye çalıştılarsa da, hepsi Türk okçuları tarafından öldürüldü. Savaş alanındaki herkes kılıçtan geçirildi, sadece ordunun liderleri ve az sayıdaki kişi Toros Dağlarına doğru kaçıp kurtulmayı başarmıştı[58].

İkinci Haçlı Seferi sırasında da aynı taktiği kullanan Sultan Mesud, Haçlı ordusunun Anadolu’daki yürüyüşünü yakından takıp ederek saldırıya geçmek için uygun yer ve zamanı bekledi ve Alman Haçlı ordusunu nihayet Eskişehir yakınındaki Sarısu Irmağı’nda pusuya düşürdü (26 Ekim 1147 – Dorylaion Savaşı). Türklerin uyguladığı savaş taktığı yüzünden, bir taraftan açlık ve susuzluk, diğer taraftan da bölgeyi çeviren Türk okçularının hücumları yüzünden perişan hale gelen Almanlar, ırmak kenarında kamp kurmaya çalışırken birdenbire Türk ordusunun hücumuna uğradılar. Hafif teçhizatlı ve süratli atlara sahip Türk süvarilerinin, Haçlı ordugâhına düzenledikleri bu ani taarruz, zaten aç, susuz ve yorgun olan Almanlar arasında tam bir kargaşa yarattı. Bundan elli yıl önce aynı yerde Türkler Haçlılar karşısında yenilgiye uğramışlardı. Şimdi ise, Türkler saldırılarını büyük bir çeviklikle defalarca tekrarlarken, Almanlar güç ve silâh yönünden Türklerden çok daha üstün oldukları halde ağır zırhları ve kalkanlarıyla Türklere karşı savaşamıyor, atları da bitkin bir halde olduğu için süratli hareket edemiyorlardı. Buna karşılık Türkler savaş naraları atarak uzaktan Haçlıları ok yağmuruna tuttuktan sonra hızla kaçıyor, sonra geri gelerek tekrar saldırıyorlardı. Böylece Türkler Haçlı ordusuyla bir meydan savaşına girmek yerine, arka arkaya düzenledikleri şiddetli saldırılarla kalabalık Alman ordusunu kademeli olarak imha etmeye çalışmış, Haçlılar ise Türkler’in bu saldırılarına karşılık verme fırsatı bulamamışlardı[59].

1147’de Fransız Haçlı ordusuna karşı da gerilla taktiğini kullanan Türkler, bu kez Menderes Nehri’nin her iki tarafında tertibat aldılar. Türk kuvvetlerinin bir kısmı Haçlı ordusuna arkadan saldırmak için ovaya, bir kısmı da onların nehirden geçişini engellemek için karşı kıyıya yerleşmiş, okçular da tepeleri tutmuşlardı. Böylece Türkler. 1 Ocak I148‘de Pisidia Antiokheia’sı yakınında nehri geçmeye çalışan Haçlılara hem arka saflarına hem de ön saflarına oklar yağdırmaya başladılar. Fakat bütün çabalarına rağmen Haçlıların nehri geçişini engelleyemeyen Türkler süratle dağlara çekilmişlerdir[60]. Yine, 1148’de, Fransız Haçlı ordusu Denizli’den sonra, Honaz Dağı’nda, çok dik ve dar olan Kazıkbeli geçidinde Türklerin pususuna düştü. Haçlıları yol boyunca takıp eden Türk okçuları, geçitte öncüler ile ardçılar arasındaki bağlantının koptuğunu ve Haçlıların ikiye bölündüğünü görünce, Haçlı ordusunun kargaşa içine düşmüş olan orta kısmına saldırdılar, kayaların ve ağaçların üzerinden onları ok yağmuruna tuttular, ağır zırhlı şövalyeler ise kaygan yüzeyde süratli hareket edemediklerinden ancak atlarının üzerinden mızraklar fırlattılar. Atları ok yağmuru altında ölünce de yaya kaldılar; sadece oklarla değil kılıçlarıyla da adam adama mücadele eden Türkler tarafından sıkıştırılarak yok edildiler. Sağ kalabilenler ancak karanlığın çökmesi sayesinde kurtulabildiler. Haçlılar için bir felaket olan bu savaşta 40 kişilik maiyetini kaybeden kral bile canını zor kurtardı[61].

Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) sırasında ise bu kez Sultan II. Kılıç Arslan, Alman Haçlı ordusunun büyüklüğü karşısında açıkça bir savaşa girmekten kaçındı ve bu orduya karşı gerilla savaşı verdi. Türk okçuları, İmparator Friedrich Barbarossa kumandasında, Çanakkale Boğazı’nı geçip Balıkesir-Alaşehir yoluyla güneye doğru ilerleyen ve Bizans’ın sınır şehri Denizli (Laodikeia)’den sonra Selçuklu topraklarına yönelen Alman Haçlı ordusunun peşine takılarak, geride kalanları taciz ettiler ya da yiyecek aramak için ordudan uzaklaşanları yakalamaya çalıştılar. Haçlıların geceyi de uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağlamak, morallerini bozmak için Haçlı ordugâhı etrafında geceleri de faaliyetlerine devam ettiler. Dar geçitlerde ikiye ayrılıp sayıca üstünlüğünü yitiren ordunun bir kısmına saldırdılar. Sultan II. Kılıç Arslan’ın uyguladığı taktık sayesinde hem yiyecek ve su eksikliği hem de sürekli Türk hücumları yüzünden Alman ordusu oldukça kayıplara uğradı[62]. Almanlar Alaşehir ve Denizli’den Toroslara kadar zorlu savaşlar vermek zorunda kaldılar. Bizans-Selçuklu sınırını oluşturan bölgeye girince, sultanın oğullarının kumandasında olup, Türkmenlerin de yer aldığı Selçuklu ordusunun saldırılarına maruz kalarak ilerlediler. Uluborlu’dan sonra, 1176’da Bizans ordusunun imha edildiği Myriokephalon mevkiinden geçerken, iki taraf arasında çatışma çıktı (3 Mayıs 1190) [63].

Ordunun ilk kısmı dar geçitten geçerken, Türkler ansızın pusudan çıktılar ve imparatorun oğlu tarafından kumanda edilen ardçı koluna her yönden hücuma geçtiler; zafer kazanacaklarından emin olduklarından mızraklarla, kılıçlarla yakın mesafeden savaştılar. İmparator olanları duyunca derhal zorlu yolu geri döndü ve çatışma sırasında bir taş darbesiyle yaralandı[64]. Akşehir’e doğru ilerlerken de Selçukluların baskınları devam etti. Akşehir (Philomelion) yakınında sultanın oğulları (Gıyaseddin Keyhüsrev ile Kudbeddin Melikşah’ın kumandasındaki Türk birlikleri Haçlılara karşı savaştılar. Fakat Haçlılar, Türkleri yenilgiye uğratarak boşaltılmış olan Akşehir’i ateşe verip (1 Mayıs 1190) Konya’ya doğru ilerlediler[65].

Türkler, Konya’nın etrafındaki bahçeleri çevreleyen su yollarının yanına çok sık bir şekilde yerleştiler; taştan örülü bahçe duvarlarının arkasına mevzilenip buradan oklar yağdırarak Alman ordusunun şehre girmesini engellemeye çalıştılar. Fakat Konya önünde sultanın oğlu Kutbeddin Melikşah ile Haçlılar arasındaki şiddetli bir çatışmanın ardından imparator, 18 Mayıs ta Konya’ya zorla girmeyi başardı. Haçlılar ihtiyaçları karşılandıktan sonra 23 Mayıs’ta şehirden ayrıldılar. Ancak, imparatorun Silifke Çayı’nı geçerken boğulması üzerine Alman ordusu dağıldı (10 Haziran 1190) [66].

Dördüncü Haçlı Seferi ise Bizans’ı hedef aldığı için Anadolu ve Yakındoğu’daki Müslümanlara zararı dokunmadı, tersine Haçlıların Bizans’a vurduğu bu büyük darbe Anadolu Türklerinin işine yaradı[67]. Artık batıdan gelecek ciddi bir tehlike kalmadığından, yaptıkları fetihlerle topraklarını genişletme imkânı buldular. Bundan sonraki seferlerin hedefi Mısır olup, Haçlılar deniz yolunu kullandıkları için Anadolu artık Haçlı seferlerinin yarattığı tehlikeden kurtuldu. Suriye ve Filistin’deki Türk dünyası ise istilacı Latin ordularını bölgeden çıkarabilmek için daha uzun yıllar mücadele etmek zorunda kalacaktı.

Sonuç olarak, Anadolu Türkleri başlangıçta, muazzam büyüklükteki Haçlı ordularının sayıca üstünlüğüne yenilip Orta Anadolu’ya kadar çekilmek zorunda kalsalar da, aldıkları bu yaraların kendileri için daha da ağır sonuçlar doğurmasını engellemişlerdir. Haçlı ordusunun gerçek mahiyetini kavradıktan sonra geleneksel savaş metotlarına uygun olarak ustalıkla uyguladıkları taktikler sayesinde, kendilerinden kat kat kalabalık olan Haçlı ordularına karşı başarıyla mücadele ederek, onların Anadolu’yu ele geçirme umutlarını boşa çıkarmışlardır.

(*) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü; efaaltan

Kaynak:
İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi
Tarih Dergisi
Sayı: 47 (2008), İstanbul 2009

Dipnotlar: (Not: PDF formatından MS Office Word’e aktarılamadığı için resim olarak verilmiştir.)

ARAŞTIRMA DOSYASI : Dr. İsmail EYYÜPOĞLU : 98.YILINDA SARIKAMIŞ TAARRUZU

Dr. İsmail EYYÜPOĞLU (*)

1. Dünya Savaşı’nın çıkış sebebi üzerinde değişik spekülasyonlar yapılmaktadır. Avrupa’da başlayıp sonra Dünya’nın geri kalanını da içine alacak olan bu savaşın, var olan dengeleri tümden sarstığı ve yeni kamplaşmalara yol açtığı bilinen bir gerçektir[1]. Ekonomik dengesizlik, sömürge yarışı ve Avrupa diplomasisindeki çözümsüzlük, bu savaşın en önemli etkeni olmuştu[2]. Avrupa’daki kamplaşma İtilaf ve İttifak bloklarını doğurmuştu. İtilaf blokunun başını İngiltere çekerken İttifak blokunun da başında Almanya bulunmakta idi[3].

Osmanlı Devleti, büyük bir risk alarak, Almanya’nın yanında I.Dünya Savaşı’na katıldı[4]. Goeben ile Breslau isimli iki Alman savaş gemisinin Osmanlı karasularına girmesi ve Osmanlı hükümetinin bu gemilere el koyarak 29 Ekim 1914’te Rus limanlarını bombalaması ile birlikte Osmanlı devleti resmen bu savaşta yer almış oldu[5]. “1914 Ekim’inden İngiliz donanmasının Çanakkale boğazını bombardımana tutup, sonra da İstanbul’a doğru yola çıktığı 1915 Şubat’ına kadar Osmanlı Orduları yenilgi üzerine yenilgiye uğramışlardı” [6].

Sarıkamış Taarruzu ile ilgili olarak resmi kayıtlarda yer alan veriler ve yabancıların bunlara yaptıkları yorumlar ile hatıratlarda anlatılanlar arasında tutarsızlıklar bulunmaktadır. Ordu komutanlığını üstlenecek olan Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın sadece bir asker olarak değil aynı zamanda dönemin siyasi aktörlerinden biri olması da yapılan eleştirilerin dozunun da artmasına sebebiyet verecekti.

Doğu cephesinde harekât, 1 Kasım 1914 günü Rus ordusunun sınırı geçmesi ile başladı. Bu cephedeki Türk III. Ordu Kumandanlığı’nın toplam gücü 189.562 insan 60.877 hayvandı[7]. Silah, cephane, malzeme ve iaşe çok noksandı[8]. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa idi. IX. ve XI. Kolordularla aşiretlerden kurulu İhtiyat Süvari Kolordusu, II.Nizamiye Süvari Tümeni ve Van Jandarma Tümeninden kurulu idi. Rus Ordusu’nun Kumandanı ise Kafkasya Genel Valisi Waranzof Dachkof idi. Genel Vali hasta olduğu için onun askeri yardımcısı General Michlayevski orduyu yönetiyordu. Ne var ki ordunun Kurmay Başkanı General Yudeniç her işte Genel Validen karar almakta olduğu için ordunun yönetiminde karışıklık olmakta idi. Kafkaslardaki Rus ordusu da şöyle konuşlanmıştı: Sahil Grubu (bir tugay) Batum’da, I.Kolordu Sarıkamış-Oltu yöresinde, Erivan Grubu (IV.Kolordu) Erivan dolaylarında, Türkistan Kolordusu ve Sibirya Kazak Süvari Tugayı Tiflis’te ihtiyatta. Bunlardan başka Rusların İran’da da bir kolorduları vardı[9].

İki tarafın askeri gücünü karşılaştırdığımız zaman da sayısal değer olarak Rus ordusu daha ağır basmakta idi. Buna göre cephedeki Rus Ordusu 100 piyade taburu, 117 süvari bölüğü, 256 top, 15 istihkâm bölüğünden oluşmakta idi. Türk kuvvetleri 100 piyade taburu, aşiretler hariç olmak üzere 28 süvari bölüğü, 160 top ve 8 istihkâm bölüğünden ibaretti. Türk tümenleri 9, Rus tümenleri 16 taburlu idiler. Yan ve gerilerdeki kuvvetlerle Rus Ordusu 42 tabur, 89 süvari bölüğü ve 94 top daha fazla idi[10].

1 Kasım’da Rus ileri harekâtı başladı. Hasan İzzet Paşa, Rus ilerlemesi karşısında pek ciddi bir tedbir almamıştı. Onun fikrine göre Rus ordusu Erzurum önlerinde karşılanmalı idi. Ancak ilerleyen Rusların güçlü birlikler olmadığı. Dağınık bir vaziyette oldukları Başkumandanlık Vekâleti’nden anlaşılınca III.Orduya Rusları ezme emri verilmişti. Bunun üzerine ilerleyen Ruslara karşı Türk taarruzu başlamış, Ordu Kumandanının fazlaca tedbirli tutumu ve hatalı cephe yönetimine rağmen kısmi başarılar elde edilmiş ancak, Rus birliklerinin tam olarak imhası mümkün olamamıştır. Tarihe Köprüköy muharebesi olarak geçen bu savaşta böylece büyük bir fırsat kaçırılmıştı[11]. Bu mücadeleden iki gün sonra Türk kuvvetleri, Başkumandanlık Vekâleti’nin ısrarlı tutumu ile Azap mevkiinde Rusların üzerine yeni bir saldırı başlattı. Saldırıda Türk birlikleri çok fazla kayıp vermesine rağmen, Rusları geri çekilmek zorunda bıraktı. Ancak Türk Ordusu yine düşmanı takip etmek yerine geriye çekildi[12].

Köprüköy ve Azap muharebelerinin sonuçları Türk Ordusu açısından pek de başarılı geçmemiştir. Bu süreçte iki haftalık bir zaman kaybı yaşanılmış ve bir çok Türk askeri şehit olmuş, moral bozulmuş ve komuta kademeleri arasında da güvensizlik ortaya çıkmıştı[13]. Ordu savaşın başından beri böyle perişanlık görmemişti. IX.Kolordu Kumandanı Ahmet Fevzi Paşa, Ordu kumandanı ile yaptığı görüşmede iyi bir hareket yapılmadığını bildirmiş, sözlerine harbe erken girildiğini de eklemişti. Bu söz harbin sonucu hakkında kötümserlik sayılarak Fevzi Paşa emekliye sevkedildi[14].

Doğu Cephesindeki bu keşmekeşlik devam ederken, Türk Başkumandan Vekili Enver Paşa ve Almanya yeni bir savaş planı üzerinde çalışmaya başladılar. Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Enver Paşa, müttefiklerinin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için -Alman Başkomutanlığı’nın da etkisiyle- Doğu Cephesinde Rus kuvvetlerinin imhasını hedef alan, büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar verdi[15].

Başkumandan Vekili Enver Paşa ile Kurmay Albay Hafız Hakkı büyük kuşatma harekâtı düşüncesine kendilerini tamamen kaptırmış bulunuyorlardı. Berlin’de bulunan Türk askeri ateşesinin Hindenburg karargâhından Ruslar hakkında gönderdiği raporda “Rusların berkitilmiş mevzilerine taarruz etmenin yararsız olduğu, Ruslara karşı en etkili hareketin kuşatma olacağı bildirilmişti. Bu raporda Enver Paşa’nın düşüncelerini desteklemişti. Türk Başkumandanlığınca hazırlanmakta olan taarruz planına göre, Hindenburg’un VIII. Alman Ordusu ile 26-28 Ağustos 1914 tarihinde sayıca üstün, iki Rus ordusuna karşı Tannenberg[16] dolaylarında kazandığı imha muharebesinin bir benzeri, bu kez, Sarıkamış dolaylarında tekrarlanacaktı[17].

Almanya tarafından bir kuşatma harekatı konusunda verilen desteğe rağmen Enver Paşa’nın savaşta uygulayacağı plan üzerinde tam bir fikir birliği sağlanamamıştı. Hatta yapılacak taarruzun erken olduğunu savunanlar vardı[18].

Bütün bunları bir kenara bırakan Enver Paşa ve Alman kurmay heyeti kafalarında tasarladıkları planı gerçekleştirmek için harekete geçtiler. Sarıkamış’ı kuşatma planı İstanbul’da hazırlandı. Erkân-ı Harbiye Umum Vekâleti’nin üst düzey yetkililerinden olan Albay Hafız Hakkı arazi üzerinde incelemeler yapmak üzere cepheye gönderildi. O, bir kolordu ile Sarıkamış’ın doğusuna ilerleyerek Rus ordusunun kar kalesine çekilmesini önlemeyi uygun bulmuştu. Hafız Hakkı’dan sonra Enver Paşa ile Erkân-ı Harbiye Umum Vekâleti İkinci Başkanı General Bronzart, Harekât Şubesi Müdürü Feldman 14 Aralık 1914’te Erzurum’a gelmişlerdi[19].

Enver Paşa, taarruzun bahara bırakılmasını öneren III.Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak, III.Ordu Kumandanlığını kendi üzerine aldı. 22 Aralık1914-5 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış savaşlarında Türk Ordusunun uyguladığı plan şöyle idi: Bir kolordu ile düşmanın cepheden tespitini, iki kolordu ile kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km. gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesi ile büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu[20].

Taarruza geçecek ordunun ikmal sistemindeki bozukluk, yapılması düşünülen yıldırım taarruzun başarısını önemli ölçüde etkileyecek türdendi. I.Dünya Savaşı’nda İran Cephesi’nde Osmanlı Ordusu içerisinde istihbarat örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa ile birlikte çalışan Alman Subayı Paul Leverkuehn o günleri anlatırken; Ordunun ihtiyaçlarının Ereğli-Ulukışla demiryolu üzerinden çok sayıda boğazla kuzeybatı Torosları aşıp Kayseri’ye ve oradan da Sivas-Erzincan üzerinden Erzurum’a ulaşan yaklaşık 700 km.lik uzun bir yoldan sağlandığını ifade etmektedir. Bununla birlikte önemli irtifa farkı, yolun kalitesizliği nedeniyle, bazen göçen kayaların altında kalındığı bazen de yoldaki kum fırtınasına maruz kalındığı için ikmalin güçlük ve eksiklerle yapıldığını aktarmakta idi[21].

Erzurum’a gelen Enver Paşa’da cepheyi gezince askerin ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmadığını gözleri ile gördü. Asker perişan bir vaziyette idi. Görüştüğü askerlere ümitvar sözler söyledi daha sonra da orduya uzun bir emir yayınladı: Emir şöyle idi:

“Askerler hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lakin karşımızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceğiz. Siz orada her türlü nam ve nimete kavuşacaksınız. Alemi İslam’ın bütün ümidi sizin son bir himmetinize bakıyor. İlh”[22]

Kışın şiddetle hüküm sürdüğü bu mevsimde taarruza geçmenin doğru olmadığı Enver Paşa’ya defalarca ifade edilmişse de O fikrinde ısrar etmişti. Ordu erkânını gençleştirmiş ve kumandanlıklara genç paşaları atamıştı[23]. Hatta üst düzey Alman Subaylarının bazıları -Liman Von Sanders’de bunların arasındadır- gerek savaş planı gerekse ordunun ihtiyaçlarının karşılanması konusun da çekinceleri olduğunu Enver Paşa’ya ifade etmişlerdi. Enver Paşa’da Kafkas Cephesi’ne gitmek hususunda kararlı olduğunu, gerekli hazırlıkların tamamlanmasına çalışıldığını, harekâtın krokisinin ortaya çıktığını ifade etmişti. Ona göre Rusların Lehistan (Polonya)’da kötü duruma düşmüş olmaları Kafkasya’daki kıtalarını takviye etme ihtimalini ortadan kaldırmıştı[24].

Anlaşılacağı üzere gerek Enver Paşa ve gerekse müttefikleri taarruz hususunda hemfikirlerdi. Ancak plan ve zamanlama konusunda tartışmalar yaşanmakta idi. Enver Paşa bunun hızlı bir şekilde yapılmasına taraftardı.

22 Aralık 1914’te taarruz başladı. Taarruzun ilk safhasında Türk ordusu bazı başarılar kazandı. 25/26 Aralık’ta BardızTürk Ordusunu ağırlamakta idi. Sarıkamış’a yaklaşılmıştı[25]. Rus Ordusu Oltu’dan geriye doğru çekilirken Türk birlikleri bir çok zorlukla uğraşmaya devam etmekte idi. Karlı ve buzlu yerlerde dik yamaçlar aşılıyor ve bazı dar yerlerde birerli kol halinde ilerlenebiliyordu.

Bastıkları yerde kar kabarıyor, ezdikleri yerler kayıyordu. Bütün askerin en az bir gün dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bronsart Paşa bu konudaki tekliflerini Enver Paşa’ya sunmasına rağmen bu pek kabul görmedi. Enver Paşa’da Hafız Hakkı Bey gibi Rusların hiç savaşmadan kaçacağını düşünmekte idi. Amacı Rusların Kars’a çekilmesini önlemekti. Halbuki Savaşmadan kaçmak Rusların aklına bile gelmemişti. Türk IX.Kolordusunun Bardız’dan Sarıkamış’a yürüyün iki tümeni yolda fazla güçlük çekmediler. Sağda yürüyen 29.Tümen 25 Aralıkta güneş batarken Sarıkamış’ın kuzeybatısında Rus birliklerini mevzilerinden söküp atmıştı[26].

Ruslar 25/26 Aralık’ta Sarıkamış’ta güçsüz bir halde idi. Sadece iki Rus taburu bulunmakta idi. Bu iki tabura karşılık iki Türk tümeni Sarıkamış’a girmek üzere idi[27]. Enver Paşa Sarıkamış’a girmek istiyordu. Ancak IX.Kolordu Kumandanı İhsan Paşa’nın ricasıyla taarruz durduruldu. Gerekçe olarak takviye kuvvetlerin gelmesi belirtildi. Ancak bu kuvvetler Sarıkamış’a oldukça uzak bir mesafede idi. Bu karar savaşın dönüm noktası oldu. 27 Aralık günü Ruslar takviye güç almışlardı. Türk Ordusunun taarruzu püskürtüldü[28]. Türk Ordusunun değil takviye almak askere yiyecek ve yatacak yer sağlamak gibi bir imkânı dahi yoktu. Bir metre kar vardı. Savaş hattında köy bulunmamakta idi. Türk ordugahında tek bir yemek vardı. Zeytin ve ekmek. 25 Aralık’tan itibaren asker ordugahını çadırsız ve karlar üstünde kurmuştu. Yani sıfırın altında 35-40 derecede açıkta uyuyorlardı. Artık donarak ölmeler veya kısmen donarak el ve ayak parmakları kopanlar vardı. Mahrumiyet son kertesine varmıştı. Asker huzursuz ve sinirliydi. Erat seferin gereksiz ve yanlış yapıldığına kanaat getirmeye başlamıştı. Bu arada firarlarda iyiden iyiye artmaya başlamıştı[29].

Ruslar Demiryolunu kullanarak Sarıkamış’a sürekli olarak takviye güç yığıyorlardı. 10.Kolordu’nun Allahuekber dağlarını aşması da oldukça güç olmuştu. Beyköye gelen askerleri ayakları şiş olanlar yüzde yirmiyi bulmuştu. Birlikler arasında muhabere imkanı da bulunmamakta idi[30].

29 ve 30 Aralık günü IX. Ve X.Kolordular Sarıkamış’a taarruz etti. Rus Ordusu 15.000 kişilik bir ordu toplamıştı. Yapılan taarruzlar Ruslar tarafından püskürtüldü. Türk askerlerinin bazıları Sarıkamış’a girmeye muvaffak oldularsa da kasaba dahilinde dağıldıklarından başarılı olamamışlardı[31]. 4 Ocakta 1915’te Rusların karşı taarruzu başlamasına rağmen yeterince etkili değildi. Rus ordusu da gerek savaş ve gerekse iklim şartları yüzünden oldukça yorgundu[32]. Aynı tarihte X.Kolordu soldan kuşatılmış bir şekilde Narman’a doğru çekildi. IX. Kolordu da Sarıkamış-Bardız arasında Ruslar tarafından neredeyse yok edilmişti. Ruslar Bardız’ı yeniden işgal etmişlerdi[33].

Bu yenilgiden sonra III.Türk ordusu, taarruzdan önce işgal etmiş olduğu Azap Mevziine (Tutak-Narman Hattına) çekildi. Ruslar da takiplerini bu hatta durdurarak yeniden teşkilatlanmaya ve birliklerini takviyeye başlamışlardı. Rus Taarruzu 1915 Nisan’ında başlamış ve 1916 ve 1917 yıllarında da süren savaşlarla Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal etmişlerdi[34].

Enver Paşa artık yapacak bir şeyin olmadığını görünce ordu kumandanlığını Hafız Hakkı’ya bırakarak İstanbul’a dönmek üzere cepheden ayrıldı. Yanında Bronzart Paşa olduğu halde Ulukışla’ya vardı. Burada Amcası Halil Paşa ile Karşılaştı. Halil Paşa o günleri şöyle aktarmaktadır: “Enver Paşa’nın ağzını yolda bıçak açmıyordu. Yorgun ve kederli bir halde gözleri dalıyor, düşünüyor, düşünüyordu. Bunun da sebebi Sarıkamış Harekâtı idi. Enver bir ara bana şunları söyledi; – Amca, Sarıkamış harekâtı çok kötü bir netice verdi. Bu sebeple kuvve-i seferiye’yi Üçüncü Ordu üzerine sevketmek zarureti doğmuş bulunuyor. Sen, yeni teşkil edilecek bir fırka ile İran’a gideceksin” [35].

Enver Paşa’nın bu savaştaki rolü elbette tartışılmaz bir seviyede idi. Sarıkamış’ın alınamaması ve binlerce askerin düşmana değil de kışa feda edilmesi muhtemelen Enver Paşa’nın ordu içerisindeki konumunu sarsmış olması gerekirdi. Faik Tonguç anılarında durumu şöyle aktarmaktadır: “yaralı ve bitkin subaylarla konuşunca birçok acı gerçeği öğreniyorduk. Hemen hepsi bu felaketin biricik yaratıcısı Enver Paşa’yı gösteriyordu. ‘Buradan kaçması biraz geç kalsaydı canını okuyacaktık’ gibi sözlerle Harbiye Nazırı’na, kahvede yüksek sesle hiç çekinmeden, korkmadan en ağır küfürleri hakaretleri pervasız savuruyorlardı” [36]. Ancak Enver Paşa’ya karşı en ufak bir isyanın olmaması ve Osmanlı Ordularını idare etmeye devam etmesi bu serzenişlerin kişisel çerçevede kaldığını göstermektedir.

Sarıkamış Taarruzu ile ilgili olarak bir çok spekülasyon yapılmaktadır. Bunların içerisinde özellikle; verilen kayıpların toplamının ne olduğu en çok tartışılan konulardan birisidir. Herkes tarafından bilinen 90.000 rakamıdır ki, bunun hepside Türk Ordusunun kaybı olarak değerlendirilmektedir. Ancak o dönemi yaşamış olan ve verdiği bilgileri belgeye dayandıran Fahri Belen bu 90.000 efsanesini şöyle açıklamaktadır: “Rus genel karargahı Türk Ordusu’nun 90.000 kişi kaybettiğini, IX.Kolordu’nun esir edildiğini bütün dünyaya yaymıştı. Sarıkamış Muharebesi’nde Rus ordusu 30.000 Türk ordusu da 50.000 kişi kaybetti. Rus kaynaklarına göre Türk kayıpları 90.000 kişidir. Dağlarda karlar kalktıktan sonra 25.000 cesedin gömüldüğünü yazarlar” [37].

General Ali İhsan Sabis’te bu olayı şöyle aktarmaktadır: “100.000 kişilik üç kolordunun iki hafta içinde 15.000 kişiye düşmesi, topları ile silahlarının ve nakil araçlarının yarısından fazlasının kaybolması, bütün gidip gelme yolları üzerinde kanlı veya donmuş mezarsız onbinlerce şehit bırakılması, ordunun gerek maddi gerek manevi güçlerinden çok şeylerin kaybolması ile özetlenebilir” demekte idi. Yenilginin getirdiği şaşkınlık ve korkunç bozgun kayıp sayımının o devirde iyi yapılamadığını ortaya çıkarmaktadır. Meraşal Fevzi Çakmak’ta bu sayıyı 60.000 olarak kabul etmenin doğru olacağını belirtmektedir. Liman Von Sanders’te 90.000 kişiden 12.000 kişi kaldı der[38].

Ruslar savaş esnasında 7000 esir aldıklarını ve savaştan sonra 23.000 ölü gömdüklerini resmi yayınlarında bildirmişlerdir. Bu aynen kabul olunmaktadır. XI.Kolordu bölgesinde 10.000, savaş hattı gerisinde donma ve hastalık nedeniyle 20.000 erin daha öldüğü sanıldığından, kayıpların toplamı 60.000’i bulmaktadır. Bu savaşta ölü sayısının çok fazla olmasının nedeni yeteri kadar sağlık personeli ile hastanelerin bulunmaması idi. III.Ordu’nun giyim kuşam durumu ile beslenme durumu da çok yetersizdi. Örneğin Erzurum’da ancak 900 kişilik bir hastane vardı. Halbuki öyle günler olmuştu ki, 15.000 hasta ve yaralı Erzurum’a toplanmıştı. Bu hastalar odun yığınları gibi çadırların içinde birbiri üzerine yığılmış ve bakımları yapılamamıştı. Sarıkamış taarruzundan sonra çıkan tifüs hastalığı da durumu daha feci bir hale getirmişti. Bu hastalıktan dolayı verilen kayıplar oldukça fazla idi. III.Ordu Kumandanlığına atanmış olan Hafız Hakkı Paşa dahi Tifüs’ten ölenler arasında idi. Rus Ordusu’nun kayıplarına gelince; Rus ordusu giyim, kuşam ve beslenme yönünden daha iyi durumda idi. Şiddetli kış koşulları bu orduyu Türk ordusu kadar etkileyememişti. Rusların kendi açıklamalarına göre savaşta 20.000 ve donma nedeniyle de 9.000 ölü verdikleri bildirilmişti. Buna Türk ordusu tarafından alınan 2-3000 esirde eklenecek olursa Rus kayıplarının tamamının 32.000 civarında olduğu görülmektedir[39].

Rakamlar arasındaki farklılıklara rağmen değişmeyen bir gerçek var ki, o da Türk ordusun kaybının Ruslardan fazla olduğudur. Ama bunun da kesinlikle 90.000 olmadığıdır. Bu savaşa başlanırken Türkistan’a ulaşmak amaçlanmıştı. Sarıkamış oraya varmak için alınması gereken noktalardan birisi idi. Mağlubiyetten sonra Türkistan yolu kapanmış ve Doğu Anadolu Rus istilasına açık bir hale gelmişti. Bu savaşın sonucunu belirleyen en önemli unsur da iklim şartları olmuştu. Enver Paşa ve devletin idarecileri için artık yapılması gereken, bu savaşın en azından psikolojik etkilerini bertaraf etmek amacıyla yaşanılanları unutmak idi. Bu anlayış genel bir eylem halini aldı. Gerek Osmanlı döneminde ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra geçmişimizin bir parçası olan bu drama yeterince hafızalarımızda yer vermedik. Bu açıdan bakınca son yıllarda gerçekleştirilen bazı olumlu faaliyetler ümitlerimizin yeşermesine sebep olmaktadır.

(*) Atatürk Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi

Atatürk Üniversitesi
Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi
Sayı:31 Erzurum-2006

ARAŞTIRMA DOSYASI : Doç. Dr. Ramazan TOSUN : ERMENİ MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE MAHİYETİ

Doç. Dr. Ramazan TOSUN (*)

A. ERMENİ MESELESİNİN SEBEPLERİ

Ermeniler, Türk devletlerinin idaresinde, bilhassa da Osmanlı döneminde tarihlerinin hiçbir döneminde sahip olmadıkları hak ve imkânlara sahip olmuşlardır. Bu kadar geniş hak ve imkânlara sahip olan, millet-i sadıka olarak bilinen Ermeniler, nasıl oldu da devletimiz, milletimiz için bir tehlike, bir mesele haline gelmişlerdir? Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde sunî olarak başlatılan, günümüzde hala Türk milletini ve tarihini mahkum etmek için devam ettirilen Ermeni Meselesinin mahiyeti nedir? Bu sunî meselenin arkasında hangi devletler vardır?

Ermeni Meselesi, Avrupalı koloniyalist ve emperyalist devletleri de yakından ilgilendirecek boyutlara erişmesine veya eriştirilmesine rağmen, dünya kamuoyuna kasıtlı olarak daima Türk-Ermeni meselesi olarak yansıtılmıştır. Böylece Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında birinci derecede rol oynayan ve makro seviyede ele alınması gereken sebepler gözden kaçırılmak istenmiştir. Nitekim, konu daima tek taraflı ve dar bir açıdan mütalâa edilerek, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmaları, dünya kamuoyu nazarında tasvip edilebilir bir hareket şekline sokulmuştur[1]. Oysa, Ermeni Meselesi’nin bir Türk-Ermeni meselesi olmadığı, bu hadisenin birçok sebeplerinin bulunduğu ve bu sebeplerin arkasında da başta İngiltere, Rusya, Fransa, Amerika gibi devletlerin olduğu tarihî bir hakikattir. Ermeni olaylarının açık müsebbipleri ve tezgâhlayıcılarının, belgeler ışığında araştırıldığında, Osmanlı Devleti üzerinde emelleri olan ve olayların patlak verdiği zamanlardan çok daha önceleri onu bölmek, parçalamak için 100’ün üzerinde plân, proje yapan Batılı devletlerin, tabiatıyla onlara alet olan Ermeni ve yabancı teşkilât, komite mensuplarının ve zamanla ruhanî görevlerini terk edip dünyevî işlere ve siyasî meselelere karışmaya hatta teşkilâtları yönlendirip teçhiz etmeğe başlayan Ermeni ve yabancı din adamlarının olduğu görülecektir[2].

Osmanlı Devleti’ni parçalamak, onun toprakları üzerinde kendilerine bağımlı, minnettarlık hisleriyle bağlı devletçikler kurdurmak gayesiyle bizim irademizin dışında tezgâhlanan, sahneye konulan, bugün de Türk milletini ve tarihini mahkûm etmek için gündemde tutulan Ermeni meselesinin sebepleri ve aktörleri şunlardır.

a. Şark Meselesi ve Emperyalizm

Ermeni Meselesi, emperyalist devletlerin politikalarının bir sonucudur.

Emperyalizm, bir devletin diğer bir devlet üzerinde, ister maddî, ister manevî bir kontrol, nüfûz kurması veya bir üstünlük sağlaması demektir[3]. Türkiye’nin jeopolitiğini iyi bilen emperyalist devletler, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bölgedeki siyasî menfaâtları için parçala ve hükmet düstûru ile, genellikle Batı tarafından Doğu’ya empoze edilen bir doktrin olarak târîf edilen Oryantalizm ve bu yoldaki kuruluşlar ile resmî bilgilerin çıkar katmanları sâyesinde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni, Kürt, Kafkasyalı gibi toplumların koruyucusu olarak ortaya çıkıp, bunlar hakkında plânlar, projeler hazırlıyorlar, Şark politikalarını düzenliyorlardı[4].

Şark Meselesi, Türklerin Anadolu coğrafyasını Türkiye haline getirmeye başladıkları tarihlerde ortaya çıkmış, 1815 Viyana Konferansı’nda da yine bizzat Batılılar tarafından ismi konulmuştur. İsminden anlaşıldığı gibi, Şark Meselesi Türk Milletinin meselesi değildir. Türk Milletine ve devletlerine (Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti) karşı Batılılar ve son yüzyıllarda da Rusya tarafından takip edilen, temelinde Batı emperyalizminin, Türk düşmanlığının yattığı politikasının ismidir. Söz konusu devletler hedeflerine varabilmek için her türlü metodu ve Türk Devleti ve milletine zarar verebilecek, kendi çıkarlarına hizmet edebilecek her unsuru kullanmışlardır. Bugün de kullanmaya devam etmektedirler. Bu unsurlardan bir tanesi de Ermenilerdir. Bundan dolayıdır ki Ermeni Meselesi, Batılı devletler ve Rusya tarafından; Ermeni kilisesi, Ermeni komitaları, Batılı ve Amerikalı misyonerler ve kandırılmış bir kısım Ermeni tebaamız kullanılmak suretiyle çıkarılmıştır.

Bu politika çerçevesinde Ermeni Meselesinde rol oynayan başlıca devletler ve amaçları üzerinde durmak lâzımdır:

İngiltere

Bu manadaki Batılı devletlerin başında İngiltere gelmektedir.

Batı yayılmacılığının temel araçlarından biri durumunda olan misyoner okulları Osmanlı Devleti’nde XVI. yüzyıldan itibaren faaliyet göstermeye başlamıştır[5]. Diğer devletler gibi İngiltere de bu yolla Osmanlı Devleti’ndeki gayr-i Müslim unsurlara ulaşma ve onları bahane ederek Devletimizin içişlerine karışmaya başlamıştır.

İngiltere, 1846 yılında İstanbul’da bir Protestan Cemaati İdare Heyeti teşekkül ettirmiştir[6].

İngiltere, Ermeni Meselesi’ne müdahale etmek ve onu kendi lehine yönlendirmekle hem Rusya’nın elinden önemli bir kozu almış, hem de Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışabilmek için yeni ve önemli bir bahane bulmuş olacaktı. Çünkü, Ermenilerle ilk ilgilenen ve onları kendi çıkarları için ilk kullanan devlet Çarlık Rusyası olmuştur. Oysa bu durum İngiltere’nin Akdeniz’deki, Ortadoğu’daki ve yolları buralardan geçen diğer sömürgeleri için ilerde tehdit yaratabilecek bir gidişat idi.

Ayrıca Rusya, Balkanlar’da Sırp ve Slavları kullanarak yaptığı gibi, Doğu Anadolu’da da Ermenileri kullanarak sıcak denizlere inmeye çalışmaktadır.

İşte Rusya’nın bu amaçları karşısında tedirginliğe düşen İngiltere, Rusya’nın elinden bu kozu almak için Ermeni Meselesi’nde yerini almıştır. Böylece iki emperyalist devletin nüfuz mücadelesi neticesinde Ermeni Meselesi ortaya çıkmaya başlamıştır. İngiltere böylece, batıda Balkanlı ulusları, doğuda ise Ermenileri kullanarak Basra Körfezi ve Akdeniz’e inmek isteyen Rusya ile kendi nüfuz bölgesi arasında tampon bir Ermeni devleti kurdurtarak, Ruslarla Ermenileri çarpıştırmak istiyordu. Aslında her iki devletin de amacı Ermenilerin bağımsız bir devlet olmasını sağlamak değil, onları kendi nüfuzları altına alarak kullanmaktır[7]. İngiltere’nin Ermenilere ve Ermeni Meselesi’ne bakış açısını, yukarıdaki ifadeleri de teyit eden şu hadise açıklıkla ortaya koymaktadır:

İngilizlerin 1918 Eylül’ünde Bakü’yü boşalttıkları haberiyle beraber, Ermenilerin hıyanetiyle alakalı haberlerin de çıkması üzerine İngiliz propaganda hizmetleri bu haberleri tesirsiz kılabilmek için faaliyete geçmiştir. Bu tarihlerde İngiliz propaganda teşkilatında çalışan A.J. Toynbee şu enteresan memorandumu kaleme almıştır:

Yukarıdaki haberleri kastederek; Ermenilerin kredisini düşürmek, Türk aleyhtarlığı davasını zayıflatmak demektir. Türk’ün, başı felaketten kurtulmayan, asil bir insan olduğu itikadını öldürmek çok güç olmuştur. Bu durum bu itikadı canlandıracak ve Ermenilerin olduğu kadar Zionistlerle Arapların prestijine de zarar verecektir.

Türklerin Ermenilere yaptığı muamele, Türk meselesinin radikal şekilde hallini ülkede ve hariçte kamuoylarına kabul ettirmek için Majesteleri Hükümetinin elindeki en büyük sermayedir,[8] demektedir.

Görüldüğü gibi, İngiltere, Ermeni Meselesi ile Türk Meselesini, yani Şark Meselesini de kökünden halletmek; Türk Devleti’nin varlığına son verdiği gibi, onun kurucusu ve esas unsuru olan Türk milletinin o coğrafyadaki hayat hakkını da ortadan kaldırmak için gerekli kamuoyu desteğini sağlama peşindedir. Şayet, İngiltere’nin amacı Ermenilere samimi olarak sahip çıkmak olsaydı, İsveçli Oden Hedin’in yazdığı gibi; Şayet 380 milyon insanı himaye altında tutan, küçük ülkelerin koruyucusu bir ülke, gerçekten insan haklarını korumayı düşünüyorsa, buna, Türkiye’den çok daha kötü şartların hüküm sürdüğü müttefiki Rusya’dan başlaması uygun olurdu[9] kanaatindeyiz.

İngiltere’nin samimiyetsizliği, esas Ermenistan’ı işgali altında tutan, diğer bütün toplumlara yaptığı gibi Ermenilere de zulmeden Çarlık Rusyasına ses çıkarmayıp, hatta zaman zaman işbirliği yapıp, Osmanlı ülkesinde huzur içerisinde yaşayan Ermeni azınlığın güya haklarını savunmaya kalkmasından anlaşılmaktadır.

Rusya

Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında rol oynayan bir diğer devlet de Rusya’dır.

Rusya, Çar Deli Petro’dan itibaren, bir dünya devleti olabilmek için sıcak denizlere inmek, İngiltere, Fransa gibi devrin güçlü devletleri ile yarışabilmek için politikalar geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştır. Ancak, bütün bu politikaların hedefleri Osmanlı Devleti’nin, Türk dünyasının aleyhine olmuştur[10]. Rusya, bir taraftan bulunduğu coğrafyada topraklarını genişletirken, diğer taraftan Boğazlar, Doğu Anadolu ve Balkanlar yoluyla sıcak denizlere inmeye çalışmıştır. Oysa, bu yolların hepsi Osmanlı Devleti’ni alakadar etmektedir.

İşte Ermeni Meselesi bu politikanın bir parçasıdır. Daha doğrusu, Rusya, Ermeni Meselesi’ni bu politikasının önemli bir kısmını hayata geçirebilmek için kullanmayı plânlamıştır. Tabi ki burada şu soru akla gelmektedir. Rusya, niçin ısrarla Doğu Anadolu ve dolayısıyla Ermenileri kendi politikasının tahakkuku için vazgeçilmez olarak görmüştür?

Çünkü, Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında, siyasî konjonktürün Ermenilerden istifadeyi gerekli kılmasının büyük payı olmuştur. Hakikaten, Berlin Kongresi’nden sonra artık Balkanların hemen hemen tamamı Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve bu topraklar, Osmanlı Devleti’ne savaş açmak için bahane olarak kullanılabilecek yerler olmaktan çıkacaktır. Ayrıca Rusya, sıcak denizlere inmek için Balkanların kendisine bir geçit olamayacağını, istiklâllerini kazanmalarını fiilen temin ettiği bu yeni devletlerin kendisine minnet duygularıyla bağlı kalmadıklarını görmüştür. Bunun için Rusya’nın sıcak denizlere inmek için yegane yolu Boğazlar ve Kafkaslar-Doğu Anadolu kalmıştır. Doğu Anadolu’da da Ermenilerden faydalanmayı düşünmüştür[11] .

Rusya’nın Kafkaslar ve Doğu Anadolu’daki Ermenilerle ilgilenmesi Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya’nın Türkiye’deki Hıristiyanların üzerinde söz sahibi olması üzerine hız kazanmıştır[12].

Gerek l774 Küçük Kaynarca Antlaşması, gerekse 1829 Edirne Antlaşması ile Osmanlı ülkesindeki Ortodoks Hıristiyanlar üzerinde söz sahibi olan Rusya hem bu yolla, hem de savaşlarda genellikle Kafkasları ve Doğu Anadolu’nun bir kısmını sık sık işgal etmeye başladığı için oralardaki Ermeniler üzerinde propaganda uygulayarak bu meselenin çıkmasını sağlamaya çalışmıştır.

Rusya’nın Ermeniler üzerindeki tesirleri ve tahrikleri 93 Harbi ile iyice artmıştır. Ayastafanos Antlaşması’nın l6.maddesi, Rusya tarafından Osmanlı Devleti’ne şu şekilde kabul ettirilmiştir: Osmanlı Devleti, Ermenilerin yerleşmiş oldukları eyâletlerde bölge menfaatlerinin gerektirdiği ıslâhat ve tensikatı vakit kaybetmeksizin icra edeceğini ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı emniyetlerini koruyacağını taahhüt eder[13]. Rusların Ermenileri kendi menfaatleri için bir maşa gibi kullandığı ve bilâhare de kullanmaya devam edeceği hâdiselerin dönüm noktası bu devre kabul edilir. Bilhassa Rusya’da yetişen Ermeni gençleri, Rusların rehberliğinde kurdukları sivil çeteler ile, Kafkas ve Doğu Anadolu Türklerinin unutamayacakları korkunç katliamlar icra etmişlerdir[14].

Rusya başta olmak üzere, dış güçler bu ve benzeri maddeleri bahane ederek Osmanlı Devleti’nin içişlerine daha sık ve daha şiddetli olarak müdahalelerini devam ettirmişlerdir. Osmanlı Devleti, iyi niyetle ıslahat yapmaya başladığı zaman da yine bu devletler Devletimizin bu gayretlerini baltalamak, başarısız kılmak için yerli unsurları da kullanmak suretiyle harekete geçmişlerdir.

Bir araştırmacının da ifade ettiği gibi; Ermeniler tarihin hiçbir döneminde gerçek anlamda bağımsız bir siyasî teşkilâtlanmaya sahip olamamışlardır… Bu sebeple Ermeniler sürekli olarak başka devletlerin himayesinde yaşamış bir topluluk olarak değerlendirilebilir. Başka toplumlarla olan beraberliklerinde de azınlık olmaktan kurtulamamışlardır[15]. Hal böyle olduğu halde, 93 Harbi ve sonrası gelişmelerden iyice cesaretlenen ve başta Rusya olmak üzere, Osmanlı Devleti üzerinde birtakım emelleri olan dış güçlerin tahrik ettiği Ermeniler Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devleti kurma hayaliyle, kendilerini Bizans’ın asimilasyonundan kurtarıp, kültürlerini,dinlerini korumalarını, kısaca, bugün Ermeni toplumu ismi altındaki varlıklarını borçlu oldukları Türk Milleti’ne ve Devleti’ne karşı haince ve gaddarca hareketlerini artırmışlardır.

Bu tutumlarını, yine kendilerinin çoğunlukta oldukları asıl Ermenistan’ı kendi işgali altında tutan Rusya’nın teşvik ve kışkırtmaları ile I. Dünya Savaşı yıllarında da devam ettirmişlerdir. Rusya’nın ve diğer Batılı devletlerin kendilerini maşa olarak kullandıklarını anlamamışlardır. Şu ifadeler, hem önemli bir hakikati, hem de Rusya’nın nasıl iki yüzlü bir politika takip ettiğini göstermektedir:

Erzurum olayları sırasında oradaki Rusya konsolosu Vali Semih Bey’i ziyarete gelmiş ve böyle asi bir halkı Rusya’da olsa mutlaka kırarlar[16] demiştir. Bu, hakikatin ifadesidir. Ancak, aynı konsolos kendisiyle görüşen Ermeni komitecilerine de Türkiye gibi vahşi bir hükümetin idaresi altında yaşamağa değmez[17] demiştir. Bu da Rusya’nın politikasını, samimiyetini göstermesi açısından önemlidir.

Ne enteresandır ki, daha önceki dönemlerde olduğu gibi, I. Dünya Harbi yıllarında da Ermenileri kışkırtıp, onların ihtiraslarını körükleyip işgal ettiği Türk topraklarında binlerce Türk’ü katletmelerine sebep olan Rusya’nın devamı olan Sovyet Rusya, 1970′li yıllarda ASALA gibi Ermeni terör örgütlerini yetiştirip, onlara siyasî ve malî yardım yaparak Türkiye üzerine saldığı yetmiyormuş gibi, sanki 1915′lerde kendi sayesinde yapılan Türk katliamının faturasını yine Türklere çıkartmak için gayret sarf etmiştir.

Fransa

Ermeni Meselesi’nin çıkmasında ve Ermeni olaylarında Rusya veya İngiltere kadar olmasa da Fransa’nın rolü de vardır. 1853 Kırım Savaşı ve 1856 Paris Konferansı’nda Rusya’nın emellerine, İngiltere ve Fransa’nın da askerî ve diplomatik baskılarıyla son verilmişse de bu defa da Ermeniler üzerindeki tahrikler bu üç Devlet arasında bir rekabete dönüşmüştür[18].

Fransa, diğer Avrupalı devletler ve Amerika ile beraber misyonerlik faaliyetleriyle Ermeni Meselesi’nde rol oynamıştır[19].

I. Dünya Savaşı sonunda Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmını ve Çukurova’yı işgal eden Fransa, daha önce Türk Milletine ve Devleti’ne karşı suç işleyerek Lübnan taraflarına kaçan Ermeni katillerini işgal ettiği ve güvenliği kendisinin teminatı altında olması gereken Türk beldelerine getirmiştir. Fransız ordusu ile beraber bölgeye gelen Ermeni çeteleri, Türklere karşı katliam ve soygun hareketlerine girişmişlerdir[20]. 1970′li yıllarda tıpkı Rusya’nın yaptığı gibi Ermeni terörüne her türlü desteği vermiştir. Aynı Fransa, dedelerini I. Dünya Savaşı sonlarında Ermenilere katlettirdiği bölge insanının bugün güya haklarını savunmaya soyunmaktadır.

Bu bir devlet için, medenî olduğunu iddia eden bir millet için yüz kızartıcı misallere Fransa’nın Kuzey Afrika ülkelerinde yaptıklarını da ilave etmek lâzımdır. Kendi anavatanlarında, XX. yüzyılın ortasında bağımsız olmak isteyen yüz binlerce Cezayirli, Tunuslu Fransa tarafından katledilmiştir.

O zaman, Fransa’nın Ermeni Meselesi’ndeki rolünü, iyi niyetlerle bir toplumun bağımsızlığını savunmak gibi değerlendirmek mümkün değildir. O da,tıpkı diğerleri gibi, Osmanlı Devleti üzerindeki politikalarını tahakkuk ettirebilmek için Ermenileri vasıta olarak, piyon olarak kullanma yoluna gitmiştir.

Amerika

Ermeni Meselesi’nin çıkartılmasında Amerika’nın da rolü vardır.

1800′lerden itibaren Amerikan tüccar, maceracı ve misyonerleri dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Osmanlı topraklarında da önemli rol oynamışlardır[21].

Amerikalı misyonerler Türkiye’deki faaliyet alanlarını üç bölgeye ayırmışlardır: Doğu, Batı ve Orta Anadolu. Her bir misyonda eğitim, sağlık, kadınlar arası Hıristiyanlaştırma programı, erkekler arası Hıristiyanlaştırma programı, yayın ve Ermeni-Müslüman ilişkilerini içeren altı dalda görev yaptıkları[22] anlaşılmaktadır.

Tabi ki bu misyonerlerin ilk ilişkileri Osmanlı Ermenileri ile olmuştur. 1830 yılında Osmanlı Devleti ile Amerika arasında imzalanan ticaret anlaşması[23] Amerikan misyonerlerinin faaliyetlerini artırmıştır. Misyoner merkezlerinin Ermenilerin bulunduğu yerlere yayıldığı görülmektedir. Şöyle ki , 1820′de ilk merkez olan İzmir’i 1831′de İstanbul, 1839′da Trabzon ve Erzurum, 1847′de

Kayseri, Maraş, Urfa, 1855′te Harput, 1859′da Tarsus, Sivas, 1873′te Van merkezleri[24] izlemiştir.

Ermenilerin millî şuurla ve Hıristiyanlık taassubuyla yetiştirilmeleri Amerikan misyonerlerinin ilk amacı olmuştur. Bu misyonerlerin en büyük başarısı Robert Kolej i’nin açılmasından sonra görülmüştür. İstanbul’daki kolej, Cyrus Hamlin tarafından kurulmuştur. İlk öğrencileri Ermeni ve Bulgar gençlerinden oluşmuştur. Bu kolejden mezun olanlar, zamanla ünlü komitacı liderler haline gelmişlerdir. Daha ziyade Ermenilerin bulundukları yerlerde kurulan bu misyonerlik teşkilâtlarındaki öğretmenler bir taraftan Ermeni gençlerini azgın bir Türk düşmanı yetiştirirken, diğer taraftan da onlara silâh yapmasını öğretmişlerdir[25].

Bu faaliyetler karşısında Osmanlı idaresinin tavrı nasıldı? Bir araştırmacıya göre; Amerikalı misyonerlerin faaliyetlerini kısıtlamak bir yana, onlara türlü kolaylıklar bile sağlıyordu. Nedeni de, öbür emperyalist Avrupa ülkelerinin yanında tarafsızlığına inandığı Amerika’nın güvencesine sığınmakta olmasıydı. Amerika’nın kendi topraklarında emperyalist bir emeli olmadığına inanıyordu. Bu yakınlık, özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra daha da gelişti… Amerikalı misyonerlerin kurmak istedikleri eğitim kurumlarına kolaylıklar sağlanmış, arazi alımı, bina vs. gibi işlevlerde bir engellemeye gidilmemişti. Onlar da Protestan kilisesinden sağladıkları büyük maddî destekle Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile ilkin ilkokul düzeyinde başlattıkları okullarını kuruyorlardı[26]. Burada dikkat çeken bir hususa işaret etmekte fayda vardır:

Ermeni Meselesi’nin çıkmasında İngiltere ve Rusya’dan sonra en büyük paya Amerika sahiptir. Aynı zamanda, Ermenileri, en az söz konusu iki devlet kadar kendi emperyalist amaçları için kullanan da Amerika’dır. Oysa, yukarda bir araştırmacının ifade ettiği dönemde de, I. Dünya Harbi sonunda da bir kısım aydınımız, Avrupa ve Rus emperyalizmi karşısında Amerika’ya umut bağlamışlardır.

Amerika’nın, Ermeni Meselesi’nde bırakınız Osmanlı Devleti’nin yanında olmayı, tarafsız dahi olmadığını yine kendi misyonerleri muhtelif vesilelerle ifade etmişlerdir:

Bu misyonerlerden biri Seymour’dur. Seymour, Amerikalıların bulundukları ülkelerin kanunlarına uymak zorunda oldukları halde Osmanlı Devleti’ne karşı kendilerinin tavır aldıklarını, Ermenilere açıktan taraf olduklarını itiraf etmiştir. Cyrus Hamlin de; Ermeni sorununu Avrupa büyük devletlerinin yarattığı yapay bir gelişme olarak niteleyip konunun oluşmasında dışarıdan yönlendirilen Ermeni ihtilâl komitelerinin rolüne işaret etmiştir. Yargısını Ermeniler bu meselede oyuna geldiler, diye açıklamıştır[27].

b. Osmanlı Islâhatı

Emperyalist devletler, Osmanlı ıslahat çalışmalarını da Ermeni meselesinin çıkarılmasında bir bahane olarak kullanmışlardır. Söz konusu devletlerin XIX. Yüzyıl sonlarındaki politikalarının Anadolu Islahatından çok muhtar veya bağımsız bir Ermenistan’ı kendi menfaatleri için gerçekleştirmek olmasına rağmen, aralarındaki rekabet ve Osmanlı Devleti ’nin bazen olayların üzerine gitmek, bazen de dalgalanmaya bırakarak Avrupalı devletler arasındaki dengeden yararlanmak suretiyle uyguladığı siyaset sayesinde, 25 yıl boyunca başarıya ulaşamamıştır[28].

Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için yapılan ıslahatlar, zaman zaman emperyalist devletlerin içişlerimize müdahale etmelerinin yolunu açmıştır. 1834-1914 döneminde yapılan reformlarla Avrupa’nın içişlerimize müdahalesi ve emperyalizmin imparatorluğa nüfuzu arasında sıkı bir münasebet ve “synchronism” (zamandaşlık) görmemek mümkün değildir. Her müdahale bir reform projesi, her reform uygulaması bir başka müdahale, her ikisi ise Batı emperyalizminin imparatorluğa girmesi neticesini doğurmuştu[29]. Böylece emperyalist devletler, diğer azınlıklar gibi Ermenileri de kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmışlardır.

Azınlıklar ise ıslahatları kendilerinin siyasî bağımsızlıkları yolunda bir araç olarak görmüşlerdir[30].

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Ayastafanos Antlaşmasının 16. maddesinde; Osmanlı Devleti, Ermenilerin yerleşmiş oldukları eyâlerde bölge menfaatlerinin gerektirdiği ıslâhat ve tensikatı vakit kaybetmeksizin icra edeceğini ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı emniyetlerini koruyacağını taahhüt eder denilmektedir[31]. Böylece konu hem milletlerarası bir statü kazanmış, hem de Ermeniler lehine içişlerimize müdahalenin yolu açılmıştır[32].

c. Kilise

Ermeni Meselesinin ortaya çıkmasında, isyanlarda kilise de büyük rol oynamıştır[33]. Başından sonuna kadar ki Ermeni olayları incelendiği zaman bunların plânlayıcısı ve idaresinin Ermeni din adamları olduğu görülmektedir. İsyanların merkezi olarak daima karşımıza Ermeni Patrikhânesi ve kiliseleri çıkacaktır[34]. Ermeni din adamları, Osmanlı Devleti’nin kendilerine sağladığı imkânlardan faydalanarak millî hislerin yayılması için çalışmışlar ve dinî konuları ikinci plâna bırakarak faaliyet göstermişlerdir. Manastırlarda, kiliselerde, okullarda yürüttükleri faaliyetlerle zamanla düşmanlık tohumlarını yeşertmişlerdir[35]. Ermeni din adamlarının bu rolüne Rus generali Mayewski şöyle temas etmektedir:

Ermeni din adamlarının dinî eğitim konusundaki çalışmaları ise hemen yok gibiydi. Buna karşılık, Ermeni papazları milliyetçilik fikirlerini yaymak için çok çalışmışlardır. Yüzyıllardan beri, ilâhî hizmetlerin yerine Müslümanlara karşı Hıristiyanların dinî düşmanlıklarının aşılandığı esrarengiz kiliselerin duvarları arasında bu tür fikirler gelişmiştir. Okullar ve seminerler, dinî liderlerin bu eserine büyük ölçüde yardım etmişlerdir.

Doğu Hıristiyanları gibi kiliseleri de, Hıristiyanlığın kaidelerini ve ananelerini bir tarafa bırakarak, millî propagandayı başlıca meşguliyetleri haline getirmişlerdir[36].

Ermeni kilisesi, varlığını devam ettirebilmek için bütün Ermenileri bir arada tutacak ve kiliseye bağlayacak ortak bir düşünceye ihtiyaç duymuştur. İşte bunun içindir ki Ermenilere devlet olmaları gerektiği fikrini aşılamaya başlamıştır. Bundan dolayıdır ki Ermeni milletinden, Ermeni devletinden, Ermeni tarihinden değil Ermeni kilisesinden, Ermeni Kilisesi Devletinden bahsetmek lâzımdır. Tarihi boyunca olduğu gibi Ermeni kilisesinin, mevcudiyetini koruyabilmesi için bir kuvvete, bir devlete ihtiyacı vardır. Ermeni Devleti fikrini doğuran, Ermeni toplumu değil, Ermeni kilisesidir. Varlığını sürdürmeyi ve imtiyazlarını kaybetmemeyi bağımsız bir Ermeni devletinin kurulmasında gören Ermeni kilisesi, yukarıda bahsedilen dış güçlerle de işbirliği yaparak, Osmanlı topraklarında isyanları hazırlamıştır[37].

Ermeni Patrikhanesi ve kiliseleri Millî Mücadele döneminde de ihanetlerine devam etmişlerdir. Ermeni Patrikhanesinde Millî Mücadele aleyhtarı toplantılar tertip edilmiştir[38].

d. Ermeni Komiteleri

Yukarda bahsettiğimiz gelişmeler, kışkırtmalar, destekler neticesinde Ermeni isyanlarını başlatmak ve bu olaylarda rol almak üzere Ermeni komiteleri kurulmuştur, kurdurulmuştur. Bu komiteler, sadece yüz binlerce masum Türk’ü hunharca katletmekle kalmamışlar, kendi toplumlarını da maceradan maceraya sürüklemişlerdir. Bu durumu, İngiltere’nin Erzurum Konsolosu Mr. Graves, New-York Herald gazetesi muhabiri Sidney Whitman’ın bir sorusu üzerine şu şekilde değerlendirmiştir:

-Eğer bu memlekete (Türkiye’ye) hiçbir Ermeni Komitecisi gelmemiş olsaydı ve Ermenileri isyana tahrik ve teşvik etmeseydi, bu mukatele olur muydu?

-Elbette ki hayır. Zannetmem ki bir tek Ermeni öldürülmüş olsun[39].

Yine bu durum bir Rus generalin, Mayewski’nin kendi hükümetine verdiği raporda da ifade edilmiştir:

Türkiye’de, komitecilerin girmediği yerlerde, Ermeniler rahattırlar. Bu komiteler bugün de faaliyete geçseler Ermeniler yeniden eski sefil vaziyetlerine düşerler. 1895 senesine kadar Ermenilerin Türkiye’deki ıstırapları, müzayakaları hep hayalî ve mübalağalı uydurma masallardır. Türkiye’deki Ermeniler, diğer yerlerdekilerden daha fena durumda değillerdir.

İhtilâlcilerin yağma, katliam dediği şeyler, daha çok Kafkasya’da olmaktadır. Mal ve can emniyetine gelince, Türkiye hükümetinin nüfuz ve hâkimiyeti olan yerdeki, Elizabettpol vilâyetimizden daha ziyadedir[40] emniyet.

Yine aynı general, Ermeni komitacılarım, Balkanlardaki komitacılarla mukayesesinde şu değerlendirmeyi yapmıştır :

Balkanlarda çalışmalarıyla, fedakârlıklarıyla ve cesaretleriyle şöhret bulmuş olanlar görülür, ancak Ermeniler içinde tek bir benzerini bulmak mümkün mü? Hayır. Neden? Çünkü bunlar fakir köylülerin sırtından yaşamayı meslek edinmiş ve cellat rolü oynayan başıboş kimselerdir. Bunlar kurtarıcı olarak adlandırılabilirler mi? Hayır, çünkü ellerindeki silahlar sadece zayıflara karşı kullanılmıştır.

Silahsız köylü Ermeniler ise, kanları pahasına, silahlı isyancılara yardım etmek zorunda bırakılmışlardır[41].

Hınçak Komitesi

İşte gerçek yüzleri bu olan komitelerden birincisi Hınçak Ermeni Komitesi’dir.

Hınçak Komitesi, Kafkasyalı Ermenilerden olan Avedis Nazarbeg ile hanımı Maro ve bir grup Kafkasyalı Ermeni öğrenci tarafından 1887′de İsviçre’de Marksizm esas alınarak kurulmuştur[42].

Komite, fikirlerini yaymak üzere Hınçak isimli bir gazete de neşretmiştir[43].

Bu komitenin amaçlarını anlamak için 1887′de Ermenice olarak Londra’da basılan program ve teşkilât nizamnâmesinin bazı maddelerine bakmak lâzımdır:

Partinin ilk ve yakın hedefi Türkiye Ermenistan ’ının politik ve millî bağımsızlığını sağlamaktır.

Türkiye’de ihtilâl yoluyla gerçekleştirilecek hedeflere varılmak için kullanılacak metot, propaganda, tahrik, tedhiş, teşkilatlanma ile köylü ve işçi hareketidir.

Propaganda, Hükümete karşı isyanın temel sebepleri ile münasip zamanını halka anlatmak olacaktır. Tahrik ve tedhiş, halkın cesaretini artırmak için gereklidir. Hükümete karşı gösteri, vergileri ödememek, ıslahat istemek, aristokrat sınıfa karşı nefret yaratmak tahrikin başlıca yollarıdır. Tedhiş ise halkı korumak ve Hınçak programına itimatlarını elde etmek için başvurulacak bir metottur. Parti, tedhişi Osmanlı Hükümeti ’ne karşı kullanmayı hedef tutmaktadır, fakat hedef sadece Hükümet değildir. Hükümet için çalışan tehlikeli Türk ve Ermeni kişilerle, casus ve muhbirler de hedefler arasındadır.

İhtilâli gerçekleştirmek için en müsait zaman Türkiye’nin harbe girdiği dönem olacaktır.

Süryaniler, Kürtler, Türklere karşı mücadelede kazanılacaktır[44].

Görüldüğü gibi, komite; tedhişi, terörü esas almıştır. Hedefine varabilmek için de Osmanlı Devleti’nin en zor anını beklemeye başlamıştır. Bu durum 7. maddede açıkça ifade edilmiştir. O zaman, Ermenilerin, Tehcir Kanunu üzerine isyan ettiklerini söylemek mümkün değildir. Yıllarca önceden, Devletimizin herhangi bir savaş sırasında en zor günleri beklenmeye başlanmıştır.

Hınçak Komitesi Hınçak gazetesinde Aralık 1914 tarihinde yayınladığı şu bildiride savaş sırasında stratejilerinin nasıl olacağını açıkça belirtmiştir:

Zulüm ve saldırıya uğrayan ve haklarından mahrum edilen Ermeni toplumunun temsilcisi ve Türkiye Ermenilerinin kurtuluşu için çeyrek asırdan fazla bir zamandan beri, kanlı yollardan bu kurtuluşu sağlamak için yürüyen Sosyal Demokrat Hınçakyan Komitesi; bugünkü siyasi durumun zorlaması ile savaş ve ihtilâl borusu çalarak, Toros Dağları’ndan ve Ermenistan ufuklarından Osmanlı istibdadını kanlı bir biçimde mahvetmeye yemin ederek savaş alanına iniyor.

Hınçakyan Komitesi de, milletlerin varlığının söz konusu olduğu bu büyük savaşta, kendi maddi ve manevi kuvvetlerini toplayarak, ihtilâl kılıcı ile Dünya Harbi ‘ne katılacak ve Üçlü İtilâfın özellikle Rus kuvvetlerinin müttefiki sıfatıyla; emrindeki bütün vasıtalar ve ihtilâl güçleri ve siyasi kuvvetlerle, Ermenistan’da, Kilikya’da, Kafkasya ve Azerbaycan’da Müttefiklerin zafer kazanmalarına yardım etmek suretiyle, gerek kendi ve gerek medeniyet namına olan vazifesini, yurtseverliğin gerektirdiği şartları kendine rehber kabul ederek yapacaktır.

Ermeniliğin büyük kurtuluş gayesi uğrunda hayatlarını feda edecek kahramanlar, maddi ve manevi kuvvetleriyle bu umumi maksat için meydana atılsınlar! Bu suretle Ermenilik de, yarın toplanacak olan kongreye, hem medeniyet ve hem de kendi davası için döktüğü kanla iftihar eder bir vaziyette çıksın. Siyasi hürriyetlerini elde etmeye ve yaşamaya hakkı olduğunu ispata çalışsın ve kan döktüğü vatanı ile, Üçlü İtilâfın rızası uyarınca verilen bağımsızlığını temin etsin. Hürriyet güneşi doğarak, bundan etrafa hak, adalet, hürriyet, kardeşlik nuru saçılsın[45].

Komite, başta İstanbul, İzmir, Halep gibi merkezler olmak üzere Türkiye’nin muhtelif yerlerinde şubeler açmış ve buralardaki isyanlarda rol oynamıştır[46].

Taşnak Ermeni Komitesi:

Bir diğer Ermeni komitesi de Taşnaksutyun’dur.Bu komite, 1890 yılında, Hınçak içerisindeki bir muhalif grup tarafından oluşturulmuştur[47].

Kafkasya’da kurulan bu komite de Troşak (Bayrak) isminde bir gazete çıkarmıştır.

Taşnakların programı 1892 tarihinde belli olmuştur. Programda, isyan yoluyla hedefe varılacağı belirtilmiştir. Kullanılacak metotlar şu şekilde tespit edilmiştir:

1. Çeteler teşkil etmek,

2. Bu çeteleri faaliyete hazırlamak,

3. Her yola başvurarak halkı silâhlandırmak,

4. İhtilâl komiteleri oluşturmak,

5. Kavgayı, anarşiyi teşvik etmek,

6. Hükümet kuruluşlarını yağmalamak, tahrip etmek vs [48].

Komite, teşkilâtlarına verdiği bir emirde; Türk’ü, Kürdü her yerde, her türlü şerait altında vur. Mürtecileri, ahdinden dönenleri, Ermeni hafiyelerini, hainleri öldür, intikam al[49] demektedir.

Bu eşkıya çetesinin Rusya’dan beklentilerini de kendi üyelerinden birinin ifadelerinden anlamak mümkündür.

Robert Kolejin Müdürü Cyrus Hamlin 1893′te, Boston’da çıkan Congregationalist dergisindeki yazısında Ermeni komitelerinin durumunu değerlendirmiştir:

Bir Ermeni İhtilâl Partisi, Türkiye İmparatorluğu’nun bazı taraflarında bütün Hıristiyan halk ve misyonerlerin faaliyetine büyük fenalıklar yapmakta ve ıstıraplara sebep olmaktadır.

Çok zeki ve İngilizce’yi Ermenice kadar süratli ve doğru konuşan bir Ermeni, Rusların Anadolu’ya girerek orayı zaptetmeleri için yol hazırladıklarını söyledi. Bunun için çok kuvvetli ümitleri bulunduğuna beni temin etti.

Bunun nasıl olacağını sorduğum zaman bütün Türkiye İmparatorluğunda teşkil edilmiş çeteler Türkleri ve Kürtleri öldürmek için fırsat gözetecekler. Bunlar, köyleri yakacaklar, sonra dağa çıkacaklar. O zaman Müslümanlar ayaklanacak, müdafaasız Ermenilere hücum edecekler. Rusya, insaniyet ve Hıristiyan medeniyeti namına Türkiye’ye gelecek ve Anadolu’yu zaptedecek….. [50].

İşte Ermeni komitelerinin gerçek niyetleri, işte başta Rusya olmak üzere Osmanlı Devleti üzerinde emelleri olan dış güçlerin gerçek niyetleri ve Ermeni Meselesi’ndeki rolleri bunlardır.

ARAŞTIRMA DOSYASI : ZİHİN KONTROLÜ PROJESİ KURBANI TEK NATH RİZAL’İN ÖYKÜSÜ (İNGİLİZ CE)

Tek Nath Rizal’s 2009 Book "Torture, Killing Me Softly"
Delivers the Coup de Grace

by Cheryl Welsh, Director, Mindjustice.org
December 2009
Copyright Cheryl Welsh

PDF DOSYASI EK’TEDİR ….

The 2009 book "Torture, Killing Me Softly" by Tek Nath Rizal alleges government mind control torture with secret electromagnetic radiation (EMR) mind control weapons. Tek Nath Rizal was a prominent government consultant to the South Asian country of Bhutan, before he exposed corruption in high places. He became a popular political figure and internationally recognized human rights activist. His book is about his experience of several years of imprisonment in Bhutan with an emphasis on the EMR mind control torture. The U.S. Department of State and Amnesty International regarded Rizal as a political prisoner and won his release from prison. Rizal has written several books, some of which included his accounts of mind control torture. The books have been very successful in Southern Asia.

Against all odds, he published this book, "Torture, Killing Me Softly." Mindjustice.org extends our deepest thanks for his great effort and sacrifice. I highly recommend this well written, concise and ground breaking book. For the first time, a variety of medical, government and military professionals publicly acknowledge secret EMR mind control weapons for interrogation and torture in prisons and on POWs, prisoners of war. For example Rizal writes:

Dr. Gurung had served in Military for twenty years. He had actually worked for four years in the quarter guard unit where prisoners were kept and the mind control methods were used on them for procuring information and as a form of torture. He was also surprised that how I was alive, even after this torture. He also understood the gravity of my case as he had been well aware of the ill-effects of this kind of torture.

A highlight of the book is a foreword by Dr. Indrajit Rai, a Nepal member of the Constituent Assembly, and an influential conflict/security expert who is often quoted in South Asian newspapers. Rai is director of the British Gorkha College, Nepal, and served fifteen years in the Indian Navy as Lt. Comdr. Rai taught at Army Staff College, Katmandu for seven years. The title of the foreword is, "Mind Control Device on Tek Nath Rizal." Rai described Rizal as one of the "historic political personalities" of South Asia and corroborated Rizal’s account of mind control torture, surveillance and targeting, with references to Rai’s military sources from his own extensive military background. Rai advocates the banning of mind control weapons.

Rizal’s book sounds like a science fiction horror story about torturers using futuristic brain torture tools in a very medieval fashion. But the facts show that it is much more. The U.S. and other major governments have harnessed science and technology to develop secret electromagnetic radiation (EMR) mind control weapons for intelligence purposes, for interrogation and torture, and for neutralizing the enemy without killing. Included below is a list of EMR mind control weapons monitored by the UN for decades.

In the late 1980s, Tek Nath Rizal was a member of the National Assembly and of the Royal Advisory Council in the small South Asian country of Bhutan. Rizal says poverty, lack of education and ethnic cleansing are major problems in Bhutan, a beautiful country known as the "last Shangri-la." Rizal exposed government corruption and advocated for an oppressed group of Bhutan’s population, and as a result, King Jigme sent Rizal to prison in 1988.

Tek Nath Rizal was finally sentenced in 1993, to life imprisonment for charges including treason and sowing communal discord. With pressure from the U.S. Department of State and major human rights groups including Amnesty International to release Rizal from Bhutanese prison, after ten years of harsh prison life, Rizal received a pardon from the Bhutan government.

Rizal’s book is one of the most convincing allegations of government mind control targeting in a long line of high profile mind control claims of torture and political repression. Another case is the 1997 book, "Mind Control Within the United States," by Kai Bashir. The book, (available on amazon.com,) is a riveting and chilling account of mind control targeting in another small South Asian nation; Pakistan. Bashir’s mother had tutored the sons of Z. A. Bhutto, President of Pakistan.

In her book, Bashir included her mother’s letter of recommendation from the Pakistani government with a Pakistani government official seal. As a child in the 1960s, Bashir was friends with the Prime Minister of Pakistan, Benazir Bhutto. Like the prominent Rizal, Bashir also describes remote torture, mind reading, manipulation of dreams, and mind control of her life. Bashir also described the targeting of her children with mind control torture. She now lives and teaches in the U.S.

A list of several cases similar to Bashir’s claim and Rizal’s claim is included below. Rizal’s book tells of his personal experience of mind control torture in Bhutanese prisons, the guards who talked about mind control weapons, and the many other prisoners in that part of the world who allege the same horrific torture and mind control treatment. On page 166, Rizal wrote;

During another visit of the ICRC, I again informed them about my mind being controlled. This team included a Sri Lanka based interpreter and he said; "I am very sad that you are undergoing torture through mind control. You should consider yourself fortunate that you are still able to communicate with us. If you look at the Sri Lankan Tamil militants and Kashmiri militants who are also being tortured in the same way, you would not believe since they have lost all their senses."

Rizal says that for him, the mind control torture, targeting and surveillance continues to this day, confirming what most mind control victims around the world also say.

Rizal is a realist and he understands human behavior well. His book is an honest account of the many officials and friends who did not believe his claims. This is not surprising as most people believe advanced mind control weapons are still in the realm of science fiction. Whether advanced U.S. government EMR mind control weapons have been developed or not, is an unanswerable question. The weapons have been a national security secret since the beginning of the Cold War.

It’s happened before in World War II. Unbelievable reports have been dismissed with devastating consequences. Max Frankel, the famous New York Times reporter and editor wrote the biographical book, "The Times of My Life and My Life with the Times." Frankel wrote;

There is no evidence that The Times set out to suppress such reports [of Nazi Germany's extermination of the Jews in death camps.] Some of them surely struck the editors, as they struck even Jewish observers, as unbelievable wartime propaganda designed to demonize the Germans. Even Jews trapped in Nazi-held territories long doubted the whispered news that they were being uniquely and systematically exterminated. (Frankel ,425)

Reports of mass extermination camps were dismissed as unbelievable wartime propaganda. Similarly, reports of unique and systematic targeting with secret mind control weapons have been dismissed as science fiction or mental illness. As history has shown, in the name of national defense, the unbelievable may well be true and should be investigated, not dismissed outright.

Rizal wrote that his book was written in part, for future generations to know his experience and the hidden truth about mind control weapons and torture. And Rizal is tirelessly working towards a UN treaty that will cover EMR mind control weapons, and also for recognition of EMR mind control weapons human rights abuse.

The best reason for reading "Torture, Killing Me Softly"

Unlike the atomic bomb, there has been no meaningful public debate about mind control weapons because the weapons have been surrounded in secrecy for over half a century. In a democracy, this is wrong. Should the mind control weapons be developed without any public input? That’s exactly what has happened. A letter dated January 22, 1947 by Albert Einstein described the importance of public debate;

"Through the release of atomic energy, our generation has brought into the world the most revolutionary force since prehistoric man’s discovery of fire. This basic power of the universe cannot be fitted into the outmoded concept of narrow nationalisms. For there is no secret and there is no defense; there is no possibility of control except through the aroused understanding and insistence of the peoples of the world.

"We scientists recognize our inescapable responsibility to carry to our fellow citizens an understanding of the simple facts of atomic energy and its implications for society. In this lies our only security and our only hope, we believe that an informed citizenry will act for life and not death."1

Since the CIA’s EMR mind control research began in the 1950s, not one U.S. EMR mind control weapon has ever been revealed to the public. How will the public ever find out when mind control weapons are developed? After reading Rizal’s book, you will want to protest and call for an investigation into the horrific allegations, and also advocate for new laws and treaties for secret mind control weapons.

Rizal eloquently warns the world: the major world powers have developed and deployed secret new weapons more powerful than the atomic bomb in very evil ways.

Touché Tek Nath Rizal!

Footnotes

1. A. DeVolpi, G. E. Marsh, T. A. Postol and G. S. Stanford, "Born Secret The H-Bomb, the Progressive Case, and National Security," (Pergamon) (1981) 248.

The book publisher’s ordering information is posted here: http://www.apfanews.com/torture-killing-me-softly/

I. EMR mind control technologies tracked by the UN and human rights groups since the 1950s.

2008, Washington Times, October 2, 2008, "Neuroscience wakeup call; U.S. lags in ability to monitor Iran and China," Kelly Hearn.

Iran and China are developing the ability to use sophisticated neuroscience, while U.S. intelligence officials find themselves ill prepared to monitor scientific advances that could threaten U.S. interests, a new report commissioned by the Pentagon says. The report for the Defense Intelligence Agency (DIA) calls on U.S. intelligence officials to closely monitor global advances in neuroscience.

Although a handful of emerging nations are said by experts to be gaining capacity to conduct neuroscience research, the study by 16 scientists under the auspices of the National Research Council (NRC), a nonprofit institution that provides advice on science and technology, focuses on just two. . . .

Meanwhile, such nations as India, Brazil, China and Iran are increasing their capabilities in fields related to neuroscience, a fact that worries U.S. intelligence officials concerned with threats involving "neuroweapons" that act on the brain and nervous system.

The NRC panel, consisting of 16 scientists given classified and unclassified briefings from about two-dozen U.S. institutions doing neuroscience, looked abroad for emerging science threats.

The panel used open-source journals and Internet documents to show that China and Iran are growing their capacity to conduct sophisticated science. Yet despite receiving classified briefings from U.S. officials tasked with preventing "foreign technology surprises," the panel came up with no proof that Tehran or Beijing is engaging in classified military work dealing with neuroscience or technology. . . .

Unlike some committee reports on sensitive subjects regarding intelligence or national security, this report does not contain a classified appendix. Christopher C. Green, the committee chairman and a clinical fellow in neuroimaging at the Detroit Medical Center, said that’s because the committee received a number of classified briefings from U.S. government sources but got little useful information.

"We asked them to tell us their impressions of what is going on that might be of value in neuroscience and neurocognition, in particular over the next 20 years in China, Iran and Korea," said Mr. Green, who also is the assistant dean, Asia Pacific, of the Wayne State School of Medicine in Beijing. "We never got answers we thought were interesting."

See National Research Council (NRC) Report for the Defense Intelligence Agency (DIA), "Emerging Cognitive Neuroscience and Related Technologies" Posted at http://www8.nationalacademies.org/onpinews/newsitem.aspx?RecordID=12177.

*Mindjustice.org editor’s note: The above 2008 NRC DIA report makes no mention of EMR mind control weapons despite the extensive UN documents below. And Christopher Green, chairman of the 2008 Report is "the fox guarding the henhouse." Green formerly worked for the CIA’s Science and Technology Division from 1969 through 1985and monitored unclassified sources for emerging technologies that could affect national security, including paranormal and mind control claims. See http://paranormal.lovetoknow.com/True_Stories_of_the_Paranormal. Green would be unlikely to reveal any mind control weapons to the public. For example, while Green was working at the CIA, the Boston Globe, July 7, 1989 reported;

[Larry] Collins research on the theories of the paranormal and brain and behavior modification is impressive. . . . He began his writing career as a correspondent for UPI and Newsweek.

He interviewed William Casey, CIA director and asked "Could we influence human emotions and behavior; are or were such experiments now going on?" "This is not a subject we’re going to discuss with you or anyone else," he quoted Casey as saying. Casey’s pro forma response was enough for Collins. "I knew I was on the right track."

1991, London Guardian, February 2, 1991, "War in the Desert, Electronic Weapons," Simon North.

Field of nightmares, Magnetic energy you can neither smell, nor see sounds like the basis for the ultimate weapon. Simon North looks at the electronic armory being developed that can disorientate, stun or kill, and leaves no hiding place. Is it sufficiently advanced to be used in the Gulf?" . . .

Heavily-censored papers released under the US Freedom of Information Act testify to the existence of Pandora. By piecing together their disclosures with the testimony of top scientists, along with occasional information entering the public domain, albeit obscurely, it is possible to establish that a new genre of electronic weapons is being developed both in the US and Soviet Union. . . .

But how would such weapons work? Everybody knows that microwaves of sufficient intensity heat things up, that is how microwave ovens work, but about low frequency, non-thermal effects there is more skepticism.

In many ways, the skepticism is understandable. Most of the research in this area has been financed by the military, and at a crucial stage went ‘underground’. Independent scientists have found it very difficult to obtain funding to research in related areas.

To accept that our biology and brain function is affected by electromagnetic radiation requires us to change our notion of how the body functions. Even though the body is basically an electrochemical system, modern science has almost exclusively been concerned with the chemical aspect. . . .

In 1984 the Ministry of Defense ordered that all advertisements and references to ‘frequency weapons’, be cut from the Defense Catalogue. In a 1986 paper by Captain Tyler of the US Navy published by the Center of Aerospace Doctrine, Research, and Education in Alabama, Tyler wrote; "The potential applications of artificial electromagnetic fields are wide-ranging and can be used in many military or quasi-military situations. Some of the potential uses include dealing with terrorist groups, crowd control, controlling breeches of security at military installations, and antipersonnel techniques in tactical warfare." . . .

Whether more powerful long-range stun or kill weapons are either feasible or near to production is impossible to assess.

But last year a clue was given by retired Air Force Lieutenant-General Perroots. Until January 1989, Perroots was head of the U.S. Defence Intelligence Agency. The DIA, unlike the CIA, is allowed to use ‘mirror imaging’ in its reports, that is attributing one’s own motives and weapons capabilities to the ‘other side’.

Perroots wrote in a magazine in March last year that he thought the Soviets would begin deploying battlefield beam weapons within the next two or three years. On that estimation, such weapons could be deployed next year.

1976, Federal Times, December 13, 1976, "Microwave Weapons Study by Soviets Cited."

The Defense Intelligence Agency has released a report on heavy Communist research on microwaves, including their use as weapons. Microwaves are used in radar, television and microwave ovens. They can cause disorientation and possibly heart attacks in humans.

Another biological effect with possible anti-personnel uses is "microwave hearing." "Sounds and possibly even words which appear to be originating intracranially (within the head) can be induced by signal modulation at very low average power densities," the report said.

According to the study, Communist work in this area "has great potential for development into a system for disorienting or disrupting the behavior patterns of military or diplomatic personnel."

2007, Washington Post Magazine, January 14, 2007, "Mind Games," Sharon Weinberger.

But there are hints of ongoing research: an academic paper written for the Air Force in the mid-1990s mentions the idea of a weapon that would use sound waves to send words into a person’s head. "The signal can be a ‘message from God’ that can warn the enemy of impending doom, or encourage the enemy to surrender," the author concluded.

In 2002, the Air Force Research Laboratory patented precisely such a technology: using microwaves to send words into someone’s head. That work is frequently cited on mind-control Web sites. Rich Garcia, a spokesman for the research laboratory’s directed energy directorate, declined to discuss that patent or current or related research in the field, citing the lab’s policy not to comment on its microwave work.

In response to a Freedom of Information Act request filed for this article, the Air Force released unclassified documents surrounding that 2002 patent, records that note that the patent was based on human experimentation in October 1994 at the Air Force lab, where scientists were able to transmit phrases into the heads of human subjects, albeit with marginal intelligibility. Research appeared to continue at least through 2002.

Where this work has gone since is unclear, the research laboratory, citing classification, refused to discuss it or release other materials.

2001, Los Angeles Times, January 29, 2005, "Giving Until It Hurts," Kim Murphy.

In 2001, President Vladimir V. Putin signed into law a bill making it illegal to employ "electromagnetic, infrasound … radiators" and other weapons of "psychotronic influence" with intent to cause harm. An official note attached to the bill said Russian scientists were trying to create "effective methods of influence of humans at a distance." Actual Russian law and background information posted here. http://mindjustice.org/russ9-05.htm

1999, European Parliament, resolution, EU A4-005/99, "Resolution on the Environment, Security, and Foreign Policy," passed on January 29, 1999. http://www.europarl.eu.int/sg/tree/en/ Path: Activities; Plenary Sessions; Reports; A4 number; 0005.

The draft resolution specifically discussed the serious concerns regarding electromagnetic radiation weapons. The final resolution "calls for an international convention introducing a global ban on all developments and deployments of weapons which might enable any form of manipulation of human beings."

1997, US News and World Report, July 7, 1997, "Wonder Weapons, The Pentagon’s quest for nonlethal arms is amazing. But is it smart?" Douglas Pasternak.

For hundreds of years, sci-fi writers have imagined weapons that might use energy waves or pulses to know out, knock down, or otherwise disable enemies-without necessarily killing them. And for a good 40 years the U.S. military has quietly been pursuing weapons of this sort. Much of this work is still secret, and it has yet to produce a usable ‘nonlethal’ weapon. . . .

Scores of new contracts have been let, and scientists, aided by government research on the ‘bioeffects’ of beamed energy, are searching the electromagnetic and sonic spectrums for wavelengths that can affect human behavior. . . .

"The human body is essentially an electrochemical system, and devices that disrupt the electrical impulses of the nervous system can affect behavior and body functions. But these programs, particularly those involving antipersonnel research, are so well guarded that details are scarce. "People [in the military] go silent on this issue," says Slesin [Microwave News editor, Louis Slesin] "more than any other issue. People just do not want to talk about this."

1996, Reuters World Service, May 30, 1996, "Microwave and Acoustic Weapons Pose New Threats," Jim Della-Giacoma.

"There are indications that [electromagnetic weapons] may have adverse affects on the brain," she [Louise Doswald-Beck, Deputy Head of the legal division of the Geneva-based ICRC(International Committee for the Red Cross)] . . . Doswald-Beck said all developed countries were doing research on microwave and acoustic weapons. "

The U.S. makes a lot of mention of it in its specialised literature but then they say it’s classified. The same goes with some European countries. The West assumes that Russia’s doing it, but it is kept under wraps," she said. Doswald-Beck said the ICRC was unable to do the early research on banning microwave and acoustic weapons because they were shrouded in secrecy.

Doswald-Beck said last October’s adoption of Protocol IV of the 1980 U.N. Convention on Certain Conventional Weapons on Blinding Laser Weapons showed new weapons could be controlled.

1994, Bulletin of Atomic Scientists, September/October 1994, "’Non-Lethal’ Weapons May Violate Treaties," Barbara Hatch Rosenberg, 45.

Many of the non-lethal weapons under consideration utilize infrasound or electromagnetic energy (including lasers, microwave, or radio-frequency radiation, or visible light pulsed at brain-wave frequency) for their effects.

These weapons are said to cause temporary or permanent blinding, interference with mental processes, modification of behavior and emotional response, seizures, severe pain, dizziness, nausea and diarrhea, or disruption of internal organ functions in various other ways. . . .

The current surge of interest in electromagnetic and similar technologies makes the adoption of a protocol explicitly outlawing the use of these dehumanizing weapons an urgent matter.

1990, International Review of the Red Cross, November 1, 1990, "The Development of New Antipersonnel Weapons," Louise Doswald-Beck, Gerald C. Cauderay, 279.

However it is important to mention that the lethal or incapacitating effects which can be expected from weapon systems using this technology can be produce with much lower energy levels. Using the principle of magnetic field concentration, which permits the control of the geometry on the target, by means of antenna systems especially designed for the purpose, the radiated energy can be concentrated on very small surfaces of the human body, for example the base of the brain where relatively low energy can produce lethal effects.

It seems that with currently available technology, serious consideration could be given to the production of such weapon systems, which could have a range of approximately 15 km and could sweep a zone with a series of fast pulses. Unprotected soldiers within this zone could be put hors de combat or killed within a few seconds. Such a weapon could be installed on a truck and would therefore be easily transportable.

In spite of the rarity of publications on this subject, and the fact that it is usually strictly classified information, research undertaken in this field seems to have demonstrated that very small amounts of electromagnetic radiation could appreciably alter the functions of living cells.

Research work has also revealed that pathological effects close to those induced by highly toxic substances could be produced by electromagnetic radiation even at very low power, especially those using a pulse shape containing a large number of different frequencies. . . .

Some research seems to have confirmed that low-level electromagnetic fields, modulated to be similar to normal brainwaves, could seriously affect brain function. Experiments with pulsed magnetic fields carried out in animals have reportedly produced specific effects such as inducing sleep and triggering anxiety or aggressiveness, depending on the modulation of the frequency used.

It is, on the other hand, well known that lethal effects can also be produced by using higher power levels than those used for the experiments on behavior modification. An anti-personnel weapon based on such biophysical principles could produce similar effects to those of a nerve gas, but would have no secondary effects and leave no lasting trace.

1988, Washington AP, May 22, 1988, "Looking at the Moscow Signal, the Zapping of an Embassy 35 years later, The Mystery Lingers," Barton Reppert.

Richard S. Cesaro, deputy director for advanced sensors at the Pentagon’s Advanced Research Projects Agency helped run Project Pandora, in which monkeys were [tested] . . in a laboratory at Walter Reed Army Institute of Research.

"In our experiments we did some remarkable things. And there was no question in my mind that you can get into the brain with microwaves."

Arguing that the Soviet bloc’s investment of funds, personnel and laboratory facilities in research on non-ionizing radiation [electromagnetic radiation, (EMR) ] bioeffects has far outstripped the West’s, he stated, "I look at it as still a major, serious, unsettled threat to the security of the United States, . . ."

"If you really make the breakthrough, you’ve got something better than any bomb ever built, because when you finally come down the line you’re talking about controlling people’s minds."

1981, NBC Television Network, July 16, 1981, "NBC Magazine with David Brinkley," No. 47592, p. 3,13,14.

David Brinkley: "As I say I find it hard to believe, it is crazy and none of us here knows what to make of it: the Russian Government is known to be trying to change human behavior by external electronic influences. We do know that much. And we know that some kind of Russian transmitter is bombarding this country with extreme low frequency radio waves." . . .

"This man’s name is William Bise. . . . for the past four years he has traveled the Pacific Northwest monitoring strange radio signals."

Garreck Utley: "To what extent can you disrupt the mental process, the brain through the use of electronic fields, microwaves?

Bise: "Will I would think that the easiest way to do it would be microwaves."

Garreck Utley: "Bise has limited equipment but other sources, some of them classified, have traced the signals to transmitters in the Soviet Union. Those sources will not discuss their work. Bise will."

1985, The United Nations and Disarmament: 1945-1985 by the UN Department for Disarmament Affairs, 114-116 (1985) New York, UN Publication Sales No. E.85.IX.6.

a. "Infrasonic "acoustic radiation" weapons. They would utilize harmful effects of infrasonic oscillations on biocurrents of the brain and nervous system; . . .

Electromagnetic weapons operating at certain radio-frequency radiations, which could have injurious effects on human organs. Within a few years, devices capable of directional transmission of electromagnetic radiation of enormous power over distances of several hundred kilometres might be developed, and radiation density in excess of safety standards could be produced over areas measuring dozens of square kilometres."

1979, UN Committee on Disarmament Document CD/35, July 10, 1979, "Negotiations on the Question of the Prohibition of New Types of Weapons of Mass Destruction and New Systems of Such Weapons," V. L. Issraelyan, Representative of the USSR to the Committee on Disarmament.

Means using electromagnetic radiation to affect biological target.

As a result of research into the effects of electromagnetic radiation on biological targets, the existence of harmful effects of radio-frequency radiations within a wide range of frequencies on such vitally important organs of the human as the heart, the brain and the central nervous system may now be regarded as a firmly established fact.

Assessments quoted in international literature of the potential danger of the development of a new weapon of mass destruction are based on the results of research into the so-called "non-thermal" effects of electromagnetic radiation on biological targets. These effects may take the form of damage to or disruption of the functioning of the internal organs and systems of the human organism or of changes in its functioning.

1977, New York Times, August 12, 1977, "US Rejects Soviet Proposals at Geneva Disarmament Conference for Comprehensive International Treaty Banning New Weapons of Mass Destruction," A7.

US representative Adrian Fisher says US believes best approach is to work out separate agreements outlawing specific weapons, once they become public knowledge. Soviet delegate Viktor I. Likhachev says that ‘important component’ of revised version is list of types of armaments to be prohibited. Proposed list covers non-explosive radioactive weapons, infrasonic and electromagnetic radiation weapons.

1986, Summary of World Broadcasts January 21, 1986, "Tass for abroad, Press Conference on Gorbachev’s Nuclear Arms Elimination Proposals," BBC, A1. [Online] Available: Lexis-Nexis/Miltry.

Weapons based on new physical principles would include, amongst others, means in which physical principles which have not been used hitherto are used to strike at personnel, military equipment and objectives. Amongst weapons of this kind one might include beam, radio-wave, infrasonic, geophysical and genetic weapons. In their strike characteristics these types of weapons might be no less dangerous than mass strike weapons.

The Soviet Union considers it necessary to establish a ban on the development of arms of this kind. The Soviet Union has not carried out, nor does it intend to carry out either tests of such arms, or even less so, the deployment of them. It will seek to ensure that all other countries do not do so either.

1976, Los Angeles Times, March 29th 1976, "Mind Reading Machine Tells Secrets of the Brain Sci-Fi Comes True," Norman Kempster.

Washington-In a program out of science fiction, the government is developing mind-reading machines that can show, among other things, whether a person is fatigued, puzzled or daydreaming. . . . Scientist working under agency contracts at the University of Illinois, UCLA, Stanford, Massachusetts Institute of Technology and the University of Rochester and in laboratories other facilities have been able to determine an individual’s alertness from his brain waves. . . .

George H. Heilmeier, director of the research agency, dropped tantalizing hints about the EEG program in his annual report to Congress. Although he has provided few details, enough has been said about the program to raise some questions.

For example, could these systems be used to read the minds of prisoners of war or to pick the brains of unsuspecting American citizens. Highly unlikely, agency scientists say.

For one thing, the EEG must be individually calibrated. Brain-wave graphs mean different things for different persons. So it is necessary to obtain a baseline graph by having each individual think a specific series of thoughts.

"It is quick and easy to make the calibration but it must be done for each individual." one scientist explained. Besides, under present programs, it is necessary to place electrodes on the individual’s head. It does not hurt but it could scarcely be done secretly.

At MIT, however, scientists are studying magnetic brain waves that can produce graphs much like the electrical brain waves now being measured. Scientists for the research agency say it may be possible to pick up magnetic waves a foot or two from the subject’s head, perhaps by placing a receiver in the back of a chair.

Could these waves be projected over distances greater than a few feet? "We are now talking about a foot or several feet," one scientist said. "But the research agency has a pretty good idea of what it could be doing in the 1980s.

1977, Subcommittee on Health and Scientific Research of the Committee on Human Resources United States Senate, September 20 and 21, 1977, "Human Drug Testing by the CIA," Testimony of former CIA mind control researcher, Sidney Gottlieb MD.

In the judgment of the CIA, there was tangible evidence that both the Soviets and the Red Chinese might be using techniques of altering human behavior which were not understood by the USA and which would have implications of national survival in the context of national security concerns at that time. It was felt to be mandatory and of the utmost urgency for our intelligence organization to establish what was possible in this field on a high priority basis."(Subcommittee, 169)

As I remember it, there was a current interest, running interest, all the time in what affects people’s standing in the field of radio energy have, and it could easily have been that somewhere in many projects, someone was trying to see if you could hypnotize somebody easier if he was standing in a radio beam. . . . I would remind you that the problem of radio waves and what it does to people is [an] extremely current interest in connection with events in an important embassy overseas now. There is great concern about that." (Subcommittee, 202)

II. High profile cases similar to the case of Tek Nath Rizal.

2009, Targeting of former Honduran leader Manuel Zelaya during Brazilian Embassy siege.

"A military-led coup toppled him in June but on 21 September he sneaked back into Honduras to lobby for his reinstatement and, to the chagrin of the army and the de facto government led by Roberto Micheletti, found refuge in the Brazilian embassy in Tegucigalpa. . . .

In the first weeks, Zelaya was sleeping in the much larger office of ambassador, but then he thought the room was too vulnerable. He claims he is being subjected to an "electron bombardment with microwaves" which produces "headache and organic destabilisation". To try to protect from these alleged attacks, all windows of the office where Zelaya spends much of his time with his closest aides or on the phone were covered with aluminum foil, creating a sort of low-budget sci-fi movie set. . . .

Last week the Permanent Council of the Organisation of American States (OAS) condemned "the hostile action by the de facto regime against the embassy of Brazil in Tegucigalpa and the harassment of its occupants through deliberate actions that affect them physically and psychologically and violate their human rights." Guardian online, October 25, 2009, "Manuel Zelaya undergoes strange siege inside Brazilian embassy" Fabiano Maisonnave. See http://www.guardian.co.uk/world/2009/oct/25/honduras-manuel-zelaya-embassy-siege

2007, Beginning with the Cold War and continuing today, thousands of allegations of illegal U.S. government mind control experiments and targeting.

"To most, the people who think the government is beaming voices into their heads are paranoid loonies in foil helmets. Trouble is, the government has pursued weapons that could do just that." Allegations of illegal mind control experiments going back to the 1960s finally make headline news. Ed Moore, a young medical doctor described his inspiring efforts to study for an electrical engineering degree in spite of voices that taunt him 24/7. Washington Post Magazine, January 14, 2007, "Is it paranoia? Or the Pentagon? Mind Games" by Sharon Weinberger.

Jonathan Moreno wrote in his 2006 Journal of the American Medical Association, (JAMA) reviewed book Mind Wars, Brain Research and National Defense that "there are thousands" who contacted him because they believe they are victimized by government mind control experiments.

Victims from around the globe are going public in increasing numbers. For example, victims report similar claims from China, Japan, Europe, India, South Africa, and more. See: http://mindjustice.org/victims.htm

2005, Alleged mind control experiments on Iraqi detainees.

And from the former detainees from Guantanamo Bay that I’ve interviewed it seems exactly the same things are going on there. I said to a man called Jamal al-Harith how do you feel, you know how did you feel at Guantanamo Bay and he said "felt like a laboratory rat." And he said, "I felt they were trying stuff out on me." . . .

And one example is with Barney the purple dinosaur. When it was announced a year ago that they were rounding up prisoners of war in Iraq and blasting them with Barney the purple dinosaur, it was treated as a funny story, because, by all the major news networks in America, you know . . . the torture wasn’t that bad. . . . It was disseminated as funny because who wants to replace a funny story with, as Eric [Olson] once said to me, with one that’s not fun. . . .

I was given seven photographs of a detainee who had just been given the Barney treatment as they called it. It was 48 hours of Barney with flashing strobe lights inside a shipping container in the desert heat. . . .

The current chief of staff of the Army is a man called General Pete Shoemaker. . . . He’s well known to have an interest in these paranormal esoteric military pursuits. . . . So now is the time when I know that these ideas go to the very top [levels of the military].

One of the things you spoke of, the one that I have knowledge of is the frequencies. You can follow a trail of patents like footprints in the snow and the patents sometimes vanish into the world of military classification. And there’s many patents bought up by a man called Dr. Oliver Lowry. . . .

So we know that these patents have been bought up by the military. . . . And the detainees of Guantanamo I’ve spoken to speak of being blasted with frequencies, put inside music, high and low frequencies, masked with music.

I think there’s no doubt they’re experimenting with this stuff. To add to that controversial suggestion. I think there’s a good chance that even though they’re trying this stuff out, it’s not necessarily true that it works. A lot of this stuff doesn’t work. This may or may not work. I don’t know. Jon Ronson, author of the New York Times reviewed 2005 book and 2009 movie, "The Men Who Stare at Goats." Ronson discussed mind control in a 2005 book interview. (Tape available from Cspan, Book TV at www.booktv.org. Videotape # 186334)

1995, Mind control surveillance alleged in President Yeltzin’s Kremlin.

There is "a widespread belief among staff that they are now subject to a level of surveillance undreamed of even during the worst days of the KGB." "In any organization you are bound to get a few people who get paranoid," said Sergei Parkhomenko, the Russian journalist who has put together a dossier of the strange goings-on, "but everybody I talk to at the Kremlin confirms the nightmare."

During a recent Kremlin meeting, "an experienced presidential aide and speech writer who is known for her iron strength of character and calm temperament" screamed at a feared Russian General Greorgy Rogozin: "Don’t you ever try to control my subconscious ever again." "The mysterious and alarming Rogozin officially heads an analytical team whose intelligence is so jealously guarded that it is delivered by a courier whose arrival is heralded by a coded telephone call. . .

Rozogin is one of only three generals in the presidential team along with Korzhakov and Admiral Zakharov, the man who masterminded the 1993 storming of the White House." Plain Dealer, May 13, 1995, "The Kremlin’s Gray Eminence" Miranda Anichkina, B1.

1993, Soviet Army’s Special Forces used mind control technology during the conflict in Afghanistan.

Federal law enforcement officials considered testing a Russian scientist’s acoustic mind control device [for an ongoing domestic hostage situation] on cultist David Koresh a few weeks before the fiery conflagration that killed the branch Davidian leader and more than 70 of his followers in Waco, Texas, Defense Electronics has learned.

In a series of closed meetings beginning March 17 in suburban Northern Virginia with Dr. Igor Smirnov of the Moscow Medical Academy, FBI officials were briefed on the Russian’s decade-long research on a computerized acoustic device allegedly capable of implanting thoughts in a person’s mind without that person being aware of the source of the thought. . . .

"They wanted the Russians to promise zero risk," in using the device on Koresh, but the Russians wouldn’t do that," the participant said. Another obstacle was the fact Smirnov had only brought "entry-level equipment" and more sophisticated hardware would have had to be rushed over from Russia before the device could be used in an attempt to end the standoff in Texas. As a result, Koresh and his band were not used as test subjects . . .

There was a strong interest among the intelligence agencies because they had been tracking Smirnov for years," the participant said, "and because we know there is evidence the Soviet Army’s Special Forces used the technology during the conflict in Afghanistan."

Alcohol and drug abuse among Red Army soldiers was so pervasive during the Afghan war that Soviet officials relied upon the technology in preparing troops for missions involving atrocities against civilians. Defense Electronics, July 1993 "DOD, Intel Agencies Look at Russian Mind Control Technology: Claims FBI Considered Testing on Koresh," 17, Mark Tapscott.

1992, Iraqi leader Saddam Hussein alleges CIA targeting.

"An Iraqi newspaper published by Saddam Hussein’s son Uday reported that the United States and Israel employed psychics to try to kill the Iraqi president during the Persian Gulf War. The CIA used psychotronics and biocommunication to cause a blood clot in the brain or heart of President Saddam Hussein," the newspaper Babel said. . . .

It said that U.S. and Israeli agents also tried to concentrate cosmic rays on Saddam’s skin in an effort to cause "ulceration and skin cancer."" Houston Chronicle, December 27, 1992, "CIA Plot All in the Mind" by Bill Wampler, A-22.

1992, With the break up of the Soviet Union, thousands of alleged Russian mind control victims go public.

There may be a scientific explanation for the rigid-faced inflexibility of Soviet-era border guards and soldiers, after all. Reports have emerged of a top secret program of "psychotronic" brainwashing techniques developed by the KGB and the Ministry. The techniques, which include debilitating high frequency radio waves, hypnotic computer-scrambled sounds and mind-bending electromagnetic fields, as well as an ultrasound gun capable of killing a cat at fifty meters, were originally developed for medical purposes and adapted into weapons, said journalist Yury Vorobyovsky, who has been investigating the program for three years.

Ecology and Living Environment, an environmental and civil liberties group which claims a membership of 500 people in Moscow, has set up an association of "Victims of Psychotronic Experimentation," who have filed damages claims against the Federal Security Service, or FSB, and the government. Unfortunately, since by definition many of the victims are psychologically disturbed, there is a problem of verification. "The Health Ministry and the FSB are doing medical experiments on over a million innocent people," said Ecology and Living

Environment President Emilia Cherkova, an ex-member of Zelenograd’s local council. Cherkova wears a lead helmet in bed to protect herself against the rays she says the government beams into her flat. "They put chemicals in the water and use magnets to alter your mind. We are fighting to prove to the authorities that we are not mad." . . .

Nevertheless, the State Duma is taking the matter seriously enough to draft a law on "security of the individual," which will include regulation of subliminal advertising and pseudo-religious sects, as well as imposing state controls on all equipment in private hands which can be used as "psychotronic weaponry." . . .

"The law is pre-emptive," said Vladimir Lopatin, chairman of the [Duma's] drafting committee. "The equipment that now exists in laboratories must be very strictly controlled to prevent it from being sold to the private sector." . . . "Of course this project is surrounded with a lot of hysteria and conjecture," said Lopatin of the Duma committee. "Something that was secret for so many years is the perfect breeding ground for conspiracy theories.” Moscow Times, July 11, 1995, "Report: Soviets Used Top-Secret ‘Psychotronic’ Weapons," Owen Matthews.

1988, FBI Whistleblower alleges targeting with EMR government mind control.

Government officials estimate that [Rex] Niles had handed over millions in under-the-table payments to employees of leading contractors in exchange for lucrative subcontracts before he secretly turned government witness-and began an undercover campaign with the FBI to sting the crooked buyers who had depended on his largess.

Niles’ work as an informant led to the conviction of 19 industry buyers and supervisors on fraud, tax evasion and kickback charges, and Niles retired in triumph in April of 1987, lauded for his "unprecedented cooperation," into the Federal Witness Protection Program.

But in the way stories have of not ending the way they are supposed to, . . . Instead, he is living in a suburban home outside Los Angeles, sleeping under a makeshift foil tent fashioned to block the microwaves he believes are killing him. . . .

He has produced testimony from his sister, a Simi Valley woman who swears that helicopters have repeatedly circled over her home. An engineer measured 250 watts of microwaves in the atmosphere inside Niles’ house and found a radioactive disc underneath the dash of his car. . . . "This has been a very tough story to tell people," Niles admitted. "They have a hard time believing it.

They wonder how could I have this much audacity and this much vanity, to think that I’m worth this kind of a push, this much manpower, equipment, airplanes, helicopters, at one point, 14 lasers. It isn’t that I’m worth it. It’s because they’ve got so much to protect. . . ." Los Angeles Times, March 28, 1988, "A Fearful Fix Grips Figure in Kickbacks," Kim Murphy, Metro,1.

1986, Microwave targeting of the Greenham Commons nuclear protestors.

Doctors are compiling a report on the conditions of a number of Greenham Common peace women who have had symptoms which are consistent with the known neurophysiological effects of electromagnetic waves, or low level radiation. These symptoms range from headache and dizziness to difficulties of concentration or memory.

Dr. Farrow, who is senior lecturer in epidemiology of the University College of Wales Medical College said that academic research into similar claims was being conducted in Canada. . . . the American military have an intruder detection system call BISS. Base installation Security System which operates on a sufficiently high frequency to bounce radar waves off a human body moving in the vicinity of a perimeter fence.

A similar Bristish system has been developed and has been acquired by the Ministry of Defence since April, 1984. . . . The Greenham women claim that meter tests outside the camp, taken at times when women have experienced the symptoms, have shown a marked increase in background microwave signal levels. . . .

The Ministry of Defence denies that any form of electronic signals are being used on the women. Guardian newspaper, March 10, 1986, "Doctors Investigating Claims of Greenham Radiation Cases: Peace Women Fear Electronic Zapping at Base," Gareth Parry.

1966, U.S. Holland, Denmark victims allege CIA mind control.

Seymour Hersh, the exemplary demon of investigative journalism (whose work on biological warfare research opened up this broad topic of exotic military technologies, well before his My Lai reportage made his broader reputation), regularly received twenty-page reports from various persons alleging incredible CIA ventures into brainwashing and mind-control, Frankensteinean technology, conspiracy with the UFO monsters. What can he do with their muddles of paranoia concerning dimensions themselves so unlikely but rubbish them or pass them on to the curious, since there are more substantial, vital, and immediate matters to look into than he and all the serious journalists of the land can deal with anyway?

I imagine the documents he gets are scrawled by hand or typewritten single-space with narrow margins and poorly reproduced, as are those which reach me-such as the ones from this fellow Steen Kaare H. in Denmark, which have come in the mail irregularly for three years. H. claims that he has been the victim of experiments in the telepathic control conducted by military psychologists of the Danish secret service since 1966. He didn’t realize where the strange voices and commands came from until he uncovered direct observers in 1971; since then he has been trying to get someone official to listen to him, but no one will take the idea seriously.

His letters are obsessive, frantic yet disciplined, with the grandiose cold-logic of paranoia; he suggests that the experiments were (are) conducted in conjunction with US intelligence agencies, since the US had reason to keep its NATO allies adequately advanced in espionage methods and potentials (and perhaps to perform its own research so far afield).

His letters are no more disordered than might be expected from someone to whom this had actually happened, and no less. Sometimes he encloses letters seemingly from another man, B. of Holland, who caught up with H. by mail a year after his own odyssey began.

The Amsterdam clairvoyant R. allegedly perceived a ‘spying-plot’ of the CIA in 1974, itself employing parapsychological mean in the context of a broader interdisciplinary effort; and b. set out to warn the Portuguese and other embassies in The Hague about the dangers of CIA manipulations ‘which do undermine the independence and democracy of peoples.’ B’s English is quaint but not otherwise disorderly, given his flight to Geneva after what he perceived as a series of threats and incidents, not psychic but concrete.

He took his case to the civil right division of the United Nations; and says the president of the Swiss Federation of Human Rights informed him of three cases similar to his, divided between the CIA and the KGB. Footnote 89.

Please forgive me, H, for not responding to your letters since 1976, in particular to the one requesting a place to stay for a time while you were in America. I thought you were probably crazy, and we were too overloaded that season to deal with more stress; and if you were not, you seemed quite too dangerous a man to have my family connected with. Nor had I collected until now the data to suggest plausibly that the CIA et al. might actually have had the means and purposes to do what you describe.

Page 155, Footnote 89. My inquiries addressed to the officials of the groups in question received no response. "Psychic Warfare, Fact or Fiction? An investigation into the use of the mind as a military weapon," edited by John White, Aquarian Press, Thorson’s Publishing Group, England, 1988, Chapter 9, "On Some Matters of Concern in Psychic Research," by Michael Rossman, p.142-3.

1960, U.S. pilots shot down by Soviets examined by CIA. Some type of EMR (electromagnetic radiation) is possible explanation of pilot’s "considerable personality alteration."

Robert Becker was an EMR expert and consultant to the CIA, investigating possible nonthermal EMR effects on fighter pilots shot down by the Soviets, as reported in a 1984 BBC TV documentary, "Opening Pandora’s Box." Nonthermal bioeffects of EMR are any effects other than heating as in a microwave oven. The official government position is that there are no bioffects of EMR other than heating effects.

Becker was asked by the CIA in the early 60s to determine whether pilots being shot down and captured by Soviets "had personality changes induced in them by exposure to EMR which they were not aware of." The pilots were interned by the Soviets for two to six weeks.

They were psychologically tested before they went on a flight, and again, after they were released by the Soviets. The psychological test results revealed "considerable personality alterations" after Soviet internment. During debriefing sessions, pilots reported they were treated well, and were not aware of any EMR exposure by Soviets.

Becker said "I told them [the CIA] I thought it was a distinct possibility, but that no one could give them that answer, for sure, at this present time, at that time. "Opening Pandora’s Box," David Jones, prod., Fulcrum Central Productions, BBC documentary, Channel 4, England, 1984.

1954, The Russian political prisoner, Andre Slepucha and "microwave hearing."

Slepucha stated; "In November 1954 I came into contact with what today is referred to as "Psychotronic Treatment" for the first time. Back then they took me out of the concentration camp where, under Stalin, I had been imprisoned as a political prisoner, and brought me into an isolation cell in the KGB prison which was located in the Lubyanka.

After an approximately two week long continuous occupation of the cell I suddenly experienced in the morning strong sounds in the head, very strong acoustic and visual hallucinations. 1998 ZDF Television documentary: "Geheimes Ruáland. Moskau, Die Zombies der roten Zaren" [translation: "Secret Russia. Moscow, The Zombies of the Red Czars", documentary by Jerzy Sladkowski] ZDF Programmverwertung, Postfach 4040, 55100 Mainz, West-Germany.

1950, Korean Pow alleges EMR brainwashing.

Dr. Ross Adey, famous EMR researcher at Loma Linda Veterans Hospital, examined the Lida machine, from the Soviet Union. It was described as a machine to "rearrange consciousness." The Russians claimed to use it for treatment of emotional disorders in the 1950s. Dr. Adey stated that the Lida machine is now obsolete. It used coiled wire inside ear muffs which acted like an antenna and emitted 1/10 sec pulses of EMR.

Dr. Adey demonstrated that excited animals rapidly quiet down when exposed to the Lida EMR frequencies. There was one account that the Lida machine was used during the Korean war for brainwashing American Prisoners. "Opening Pandora’s Box," David Jones, prod., Fulcrum Central Productions, BBC documentary, Channel 4, England, 1984.

2010, Visit mindjustice.org for new information and articles.

Mindjustice.org will be posting a new article on U.S. secrecy methods surrounding EMR mind control weapons in early 2010.

Postscript: I had never heard of the book or Tek Nath Rizal until someone sent me a book review of "Torture, Killing Me Softly" in late November 2009. I ordered the book and found a paper by Cahra, the former name of Mindjustice.org, listed in the "Suggested Readings" section of the book.

We are worlds apart but the human rights abuse and activism is the same. Mindjustice.org looks forward to working with Tek Nath Rizal in 2010.

Tek Nath Rizal’s 2009 Book Torture, Killing Me Softly.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI : Milliyetçilik ve Kürt Etnik Milliyetçiliğinden Ümmetçiliğe Geçişin Eşi ği

İbrahim ÇEVİK
Daire Başkanı / Etnik Çatışmalar

SSCB’nin dağılmasında sonra ortaya çıkan Orta Asya devletlerinin hangi kavramla ifade edileceği konusu dünyayı oldukça meşgul etti. Kimine göre “Bağımsız Devletler Topluluğu”, kimilerine göre de “Orta Asya Cumhuriyetleri” terimleri uygun görüldü. Bunlar daha çok ekonomik ve diplomatik alanlarda tercih edilen tanımlamalardı. Buna ilaveten ve özellikle kültürel içerikli konularda tanımlanmaları gerektiğinde dünyanın üzerinde birleştiği kavram, “Turkic Republics” veya “Turkophone Republics” oldu.

Türk, Azeri, Özbek, Türkmen ya da Kırgız birbirleriyle hiç olmadığı kadar sık karşılaşmaya başladılar. Kısa bir alışma devresinden sonra tek bir dille anlaşmaları taraflar için olduğu kadar bu duruma tanık olan Batılı ülkeler için de çok daha fazla hayret uyandırıcıydı. Birbirlerinden kuş uçuşu binlerce kilometre uzaklıktaki, birbirleriyle daha önce hiç karşılaşmamış insanların tek bir dille anlaşmalarının şaşkınlık yaratması normaldi. Batılının bir de gözünün önüne haritayı getirdiğinde şaşkınlığının yerini endişenin alması da normaldi.

Doğal olarak çekim merkezi Türkiye idi. Dolayısıyla da oradan başlanması lazımdı. Dünyanın ekonomisine, sınırların çizilmesine karar verenler Türk milliyetçiliği kavramından işe başladılar. Gerçekte var olan siyasi milliyetçiliğe yapıştırdıkları, ırk ve etnisite esaslı olduğu saptırmasını hemen herkese kabul ettirdiler. Türklerin büyük bir bölümünün ise başkaları tarafından üzerlerine yapıştırılan bu baskıcı, asimileci, dışlayıcı milliyetçilikten haberleri yoktu. Onlar hâlâ kendisini Türk hissetmenin yeterli olduğuna, Türklüğün doğumla ya da genlerle değil, inançla kazanıldığına inanıyorlardı.

Milliyetçi olmanın Orta Doğu’daki insanları korkutup birbirlerine daha çok sarılmalarında kullanıldığı zamanlar da vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması sırasında “küçük yağmacılar”, kendilerini Türk milliyetçiliğinden korumak için bağımsızlıktan başka çarelerinin kalmadığına inandılar, dünya da hiç zaman geçirmeden onlara hak verdi. Yüz yıl önce buraların sınırlarını çizenlerin ellerindeki en geçerli mazeret etnik milliyetçilikti. Türkler hâlâ İslam mı yoksa milliyet mi arayışındayken, “küçük yağmacılar” ile efendileri etnikliğin üzerinde dimdik ayakta duruyorlardı. İslam’ın birleştirici özelliği dağıtılarak yerine milliyetçilik konuldu.

Yabancı konsoloslukların kapılarında bekleşen o zamanki “küçük yağmacılardan” Kürtçüler kendilerine verilen Türk korkusuyla bağımsızlıklarının ne kadar önemli ve meşru bir hak olduğunun iddiasındaydılar. Oysa Anadolu’da, Trakya’da yaşayanlar kendileri aleyhinde büyütülen korkudan habersizdiler. Ülkesini insanını sevmeyi yeterli gören toprağından ayrıldığında onu ve insanını özleyen kimselerdi. Başkalaştırılan insanların gözünde, onların haklarını alan, onları yok etmeye çalışan kimseler olarak canlandırıldıklarından haberleri yoktu. Kendileri de devletin ihmal edilmiş vatandaşları oldukları halde Kürtlerin haklarını gasp eden, onları ikinci sınıfa iten Türk milliyetçileri olarak görüldüklerini bilmiyorlardı. Bir avuç seçkinin elindeki devletin Kürtü de Türkü de yok saydığından, ne Kürtün ne de Türkün haberi vardı. Onlar kendi küçük; ama alçakgönüllü dünyalarında kendilerinin dışında olan bitene aldırmadan yaşayıp gidiyorlardı. Kim ne şekilde yaftalarsa yaftalasın aldırmıyorlardı.

Yüz yıl önce İslam’ı alıp yerine etnik milliyetçiliği koyanlar bu kez de etnik milliyetçiliğin yerine İslam’ı koymayı uygun buldular. Hep olduğu gibi bir kez daha altını çizelim ki; Orta Doğu’da estirilen her rüzgâra göre yelkenlerini şişiren PKK, bugün de yeni bir değişimin zorlaması altında. Marksist Leninist bir işçi partisi olarak çıktığı yolda, Orta Doğu’dan kovulma telaşıyla Kürtçü bir halk hareketine geçiş yaptı. Batı’ya şirin görünmek için vatansız bir halkın etnik milliyetçiliğine soyundu! Batı’nın etnik milliyetçiliği kullanmaktan vazgeçip yerine ümmetçiliği koyduğu bugünlerde bakalım ne olmaya karar verecek göreceğiz…

İlk işaretler ümmetçiliğe geçişe hazır olduğu şeklinde. ÖCALAN’ın son görüşmesinde şeklen de olsa söylediği; “Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir" hadis-i şerifi bu anlamda düşünülebilir. Hemen ardından basında yer verilerek kendisine atfedilen; hazırlanacak anayasada milliyetçiliğin tanımının “İslam’daki milliyet yaklaşımının referans alınarak” yapılmasını istediği ve “anayasa bir hukuk metnidir. O nedenle etnik aidiyete referans yapılmamalı” sözleriyle ümmetçiliğe razı olduğu belirtiliyor.

Dün olduğu gibi bugün de Orta Doğu’nun yerli oyuncuları ellerine verilen senaryoyu derhal benimsemiş olarak görünüyorlar. Etnikliği üzerinden soymak üzere gerekli hazırlıklarını önceden yerine getirmiş durumdalar. Daha dün Zerdüşt’lükle itham edilenlerin Doğu’da Güneydoğu’da melleleri kapma yarışı, sivil itaatsizlik, sokaklarda Cuma namazları, Kürtçe Hutbe inadı artık daha somut bir fikre dönüştürülüyor. Dünyanın eksiksiz bir içtimayla burnunu soktuğu PKK bölücülüğünün Türk milliyetçiliğinin bir eseri olduğuna inandırılmak üzereyiz.

Tarih yine tekrar ediyor, Türk milliyetçileri ne olup ne olmadıklarını anlatma döngüsü içerisinde çırpınırken, Kürtler yaşadıkları hızla nerede durduklarını bile anlayamamışken etnik Kürtçüler yeni elbiselerinin son düzeltmelerini yapıyorlar. Korkumuz bir kez daha olaylarla sadece sürüklenen Türke de Kürte de dar gelecek küçülmüş bir Türkiye’yi görmektir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : “Parasal Genişleme” Durursa Notlar Düşebilir, Kriz “Derece Derece” Artabilir

Peyman Yüksel

Amerika Merkez Bankası (FED)’in Ocak ayı toplantı tutanaklarının basına verilmesi, uzun zamandır alışıldığı üzere piyasaları rahatlatan FED açıklamaların tam tersine bu defa alt üst olmalarına neden olmuştur. 22 Eylül 2012 tarihli Ekonomik Krizi Çıkaran da Bir Çare Olmaya Çalışan da, başlıklı makalemizde bahsettiğimiz Üçüncü Parasal Genişleme (Quantitative Easing – QE3) ile ilgili uygulamalar henüz yeni başlamıştı.[1] Daha önce, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) ortaya çıkan 2008 ve 2009 krizleri nedeniyle sıkışan ekonomiyi rahatlatmak için bilançosunu genişleten FED, tahvil alımlarıyla piyasaya para sürmüştü. Geçtiğimiz yıl yaptığı açıklamada, şu an yüzde 7.9 olan, işsizliği yüzde 6.5’e, enflasyonu ise yüzde 2.5’e düşürene kadar varlık alım programına devam edeceğini belirtmişti. Bütün bunların gerçekleşmesi, en erken 2014-2015 yılında mümkün görünüyordu.

FED’in piyasaya para süreceği açıklaması ile moraller düzelmiş ancak uygulamada hedeflenenlerin gerçekleşmeyeceği yönünde birçok uzman görüş bildirmişti. Her şeye rağmen FED kararından dönmemiş ve Üçüncü Parasal Genişleme (QE3) çerçevesinde Ocak 2013 itibariyle, piyasaları canlandırmak için, daha önce açıkladığı 40 milyar dolarlık mortgage tahvil alımına 45 milyar dolarlık uzun vadeli hazine bonosu alımını da ekleyerek, aylık 85 milyar dolarlık alım uygulamasına başlamıştır. Ancak beklentilerin aksine, olumsuz görüş bildiren uzmanların öngörüleri doğru çıkmış, ABD’de işsizlik düşmemiş, basılan paranın büyük bir bölümü de gelişmekte olan borsalara yönelmiştir.

Aslında, FED’in Parasal Genişleme’ye son verebileceği veya yavaşlatabileceğinin sinyalleri, 2012 yılının Aralık ayında yapılan toplantı tutanaklarının Ocak ayında açıklanması ile biraz ortaya çıkmıştı. Çünkü o toplantıda da FED üyeleri bu konuyu tartışmışlardı. Yine piyasalarda bir dalgalanma yaşansa da tahvil alımının en azından 2013 yılı sonuna kadar sürdürüleceği öngörülmüştü. Yıl sonu toplantısında ilk defa faiz artırımı ile ilgili bir açıklama da gelmiş ve enflasyon yüzde 2,5’e düşünce faizlerin artırılacağı belirtilmişti. Bunun da en erken 2014 sonu, 2015 başlarında gerçekleşmesi bekleniyordu.

Amerikalı ekonomistler ki, bunların arasında FED Başkanı Ben S. Bernanke ile de çalışmış, yüksek profilli birçok uzman da bulunmaktadır, FED’in bilançosunu bu kadar genişletmesinin kontrolü kaybetmesine neden olabileceğini söylemişlerdir. Belki de bütün bunların etkisiyle olacak ki, tahvil alım programını erken bitirmeyi tartışan FED üyeleri işsizliğin ve enflasyonun düşmesini bile beklemediler.[2] Uygulamaya son verilmesi veya yavaşlatılması gerektiğini belirten FED üyelerinin toplam üye sayısının yarısını oluşturması ise büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Dünya borsaları bu haberle çalkalanmış, açıklama “altın”da büyük oranda bir düşüş yaşanmasına neden olmuş ve borsalarda da satışı beraberinde getirmiştir. Satışlar öncelikle Wall Street’te gerçekleşmiş, akabinde ise Avrupa ve Asya borsaları da satışlara kayıtsız kalamamışlardır. Haberin dolara etkisi ise yükselme yönünde olmuştur.

Kredi Derecelendirme Kuruluşları Kırdıkça Kırıyor

Amerika krizle mücadelesinde bunları yaşarken ve aldığı kararlarla da dünya ekonomisini sarsmaya devam ederken Avrupa Komisyonu’dan kış dönemi makroekonomik tahmin raporu açıklandı. Buna göre Euro bölgesi ekonomik krizi 2013 yılında da devam edeceğe benziyor.

Bütün bunlara ek olarak, krizdeki ülkelerin gözünün yaşına bakmayan Amerikan kredi derecelendirme kuruluşlarından her gün yeni haberler gelmeye devam etmektedir. Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in, İngiltere’nin 1978 yılından beri değişmeyen AAA olan notunu bir puan kırarak AA1’e düşürmesi, not görünümünü ise “durağan”a çevirmesi, krizin derece derece arttığının göstergesi olarak yorumlanabilir. İngiltere’nin kredi notunu 35 yıldan sonra ilk defa kıran kurum olarak tarihe geçen Moody’s yetkilileri ise “ekonomik büyümenin durmasının ve yüksek borç oranının bulunmasının ülke ekonomisine uzun vadede zarar getireceğini” açıklamışlardır. ABD ve Fransa’dan sonra kredi notu düşürülen 3. büyük ekonomi olan İngiltere, 2012’nin son çeyreğinde, tıpkı Fransa gibi, yüzde 3 daralmış ve ekonomisinin muhtemel risklere karşı da savunmasız hale geldiği belirtilmiştir.[3] AAA, kredi derecelendirme kuruluşları tarafından, bir ülkeye verilen en yüksek not ve bu seviyede olan bir ülke düşük faiz oranlarıyla kredi kullanabiliyor.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde ise kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poors’un (S&P) ülke notunu kırması ve ülkenin iflas edebileceğini açıklaması, gayrimenkul piyasasında büyük bir düşüşe neden olmuştur. AB ve IMF’den destek almazsa batabilir, denilen Rum Kesimi’nde yetkililer, krizden kurtulmak için İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Lübnan’da bulunan zengin işadamlarına, gayrimenkul pazarlaması yapmayı planladıklarını açıklamışlardır. Çinli yatırımcıların ise adadan emlak alımı yapıyor olması dikkat çekici bir başka noktadır. Ekonomik krizle mücadele eden bir başka ülke de Polonya’dır. Polonya da Güney Kıbrıs Rum Kesimi gibi 30 Nisan- 2 Mayıs 2013 tarihlerin arasında Dubai’de düzenlenecek olan 9. Dubai Uluslararası Emlak ve Gayrimenkul Fuarı’na, katılarak, krizi gayrimenkul satışıyla aşmayı planlamaktadır. Polonya yabancılara emlak satışı konusunda bir takım yeni yasal düzenlemeler yaparak, yeni yatırımların önünü açmış, buna paralel olarak oturum sürelerinde sınırları genişletmişti. [4]

Bu arada bir başka kredi derecelendirme kuruluşu olan Fitch’ten Türkiye’de “Terörün Finansmanının Önlenmesi Yasası”na destek gelmesi ise ilginç olduğu kadar takip edilmesi gereken de bir konudur. Kredi notunun yükseltilmesi konusunda Fitch’in engel olarak gördüğü bu alanda TBMM’de atılan adımın iç ve dış dinamiklerde terör finansmanı ile ilgili taraflarca nasıl değerlendirileceği ise merak konusudur. Fitch’in bu konudaki yaklaşımı, bir G20 üyesi ülke olarak Türkiye’nin, “kara para aklaması” konusunda adım atması gerektiği yönündedir.

ABD, S&P’a Karşı Yargıya Başvurdu

ABD federal yönetimi ise kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s hakkında, 2007 yılında bazı Mortgage kağıtlarını hak etmediği kadar yüksek derecelendirerek AAA notu vermesi ve riskleri görmezden gelmesi nedeniyle mahkemeye gitmiş bulunmaktadır. Bu yüksek değerli kağıtlar daha sonra birden bire büyük bir düşüş yaşamış ve bu da krizin başlamasına yol açmıştı. Böylece ilk defa bir kredi derecelendirme kuruluşu mali krizle bağlantılandırılarak hakkında dava açılmış durumdadır. Şirketin sahibi McGraw-Hill aleyhine açılan 5 milyar dolarlık davada, S&P çalışanları arasındaki bazı yazışmalar mahkemeye delil olarak sunulmuş ve şu cümleler dikkat çekmiştir: “Her şeyi notluyoruz. Her türlü anlaşmaya not veriyoruz. Anlaşmanın inekler tarafından düzenlenmiş olmasının bile bir önemi yok” Çalışanların 2007’de yaşanan Mortgage krizi sonrası, krizle dalga geçen videolarla dans ettikleri de iddialar arasında ilginç bir not olarak yer almıştır. ABD hükümeti ise, kriz öncesinde bazı yatırımcıların notunu düşürmenin rakiplere iş kaptırma endişesi ile S&P yetkilileri tarafından engellendiğini iddia etmektedirler.[5]

Kredi derecelendirme kuruluşlarının, derecelendirme yapmak için bu tür kağıtları çıkartan şirketlerden ücret almaları ise sistemin doğru işleyip işlemediğine dair en büyük soru işareti olarak görülmektedir.

Değerlendirme:

ABD bir yandan içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları nasıl aşacağını düşünürken diğer yandan da krize bir “günah keçisi” bulmakla uğraşıyor gibi gözükmektedir. FED’in başlattığı uygulamayı daha sonuçlarını almaya fırsat bırakmadan geri çekmeyi düşünmesi, Amerikalı finans uzmanlarının adeta “iki ileri bir geri mantığı” ile hareket ettiğinin göstergesidir. Kredi derecelendirme kuruluşları ile ilgili daha önce AB liderleri de ülke notlarının küresel krizle birlikte kırılgan olan mali piyasaları daha fazla zor duruma soktuğunu belirtmişlerdi Böylesi not değerlendirmelerinin sadece spekülatörlere yaradığı da belirtilmişti.

Ancak geçmişleri 1850’lere dayanan ve bugüne kadar birçok ülkenin ve şirketin, uluslararası sermaye piyasalarındaki kriterlere uygun olacak şekilde, mali analiz ve risk değerlendirmelerini yapan bu kuruluşlara karşı böyle bir kampanyanın başlatılmış olması çok da inandırıcı görünmemektedir. Bütün bunların arkasından, krizden çıkmanın yollarıyla ilgili olarak, bambaşka şeylerin çıkması muhtemeldir. Bunun ilk adımı ise, ABD Başkanı Obama’nın 2. döneminin beklenmesi ve ABD ile AB arasında imzalanması düşünülen “Transatlantik Ticaret ve Yatırım Anlaşması” olabilir.

Atalarımızın dediği gibi; “Görünen dağın ardı yakındır.”

[1] Ekonomik Krizi Çıkaran da Bir Çare Olmaya Çalışan da, http://www.turksam.org/tr/a2765.html, Erişim Tarihi: 23 Şubat 2013

[2] Fed may need to halt QE3 before jobs market heals – minutes, http://uk.news.yahoo.com/fed-may-halt-qe3-jobs-market-heals-minutes-210313576–business.html, Erişim Tarihi: 23 Şubat 2013

[3] Rating Action: Moody’s downgrades UK’s government bond rating to Aa1 from Aaa; outlook is now stable, http://www.moodys.com/research/Moodys-downgrades-UKs-government-bond-rating-to-Aa1-from-Aaa–PR_266844, Erişim Tarihi: 23 Şubat 2013

[4] Polonya ve Rum, ekonomik krizi gayrimenkulle aşacak,

http://www.hurriyetemlak.com/polonya_ve_rum,_ekonomik_krizi_gayrimenkulle_asacak/emlak-yasam-sektorden-haberler/sEi3CIJjWr0=/DjCVhESiNJk=, Erişim Tarihi: 23 Şubat 2013

[5] Maalesef tahmin edemedik!, http://haber.gazetevatan.com/maalesef-tahmin-edemedik/512670/2/Haber, Erişim Tarihi: 23 Şubat 2013

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight Gang Stalking

Fight the corrupt elite and their Stasi puppets

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

WordPress.com News

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.832 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: