Günlük arşivler: Mayıs 4, 2013

ARAŞTIRMA DOSYASI : “BİLMEYENLER İÇİN” ZİHİN KONTROLÜ /// MK ULTRA /// MIND CONTROL

"İnsan vücudu elektrokimyasal bir düzendir ve bu düzeni etkileyebilecek düzenekler üretilmiştir. Bu düzenek insan beynindeki elektromanyetik dalgaların özgür akışını kesintiye uğratabilir ve bu yolla insan davranışları değiştirilebilir. Belli bir zaman içinde insan biyorobot düzeyine indirilebilir.

Mikroway News Dergisi’nin Editörü Luis Slizen

Bir bilgisayar, herhangi bir insanın beyin etkinliğini çözümleyerek ekrana yansıtabilir, aynı zamanda beyin etkinliğini etkileyecek ve kontrol edecek dalgalar gönderebilir.

Geçmişte, bu amaçla insanların kafalarına elektrotlar yerleştirilerek deneyler yapılmıştır. 1960’larda hayvanlar üzerinde yapılan “radyo sinyalleri ile yönlendirme deneyleri” sonradan psikologlar tarafından Vietnam askerlerine uygulanmıştır. Esir askerlerin kafatasına elektrotlar yerleştirilmiş, sonra ellerine bıçaklar verilmiş ve birbirini öldürmeye yönlendirilmişlerdir.

Yıllar önce başlayan zihin kontrolüyle ilgili bu tür araştırmalar ve deneyler ara vermeden bugüne kadar ulaşmıştır. Ancak bu kaba yöntemler, yerini artık daha ince yöntemlere bırakmıştır; günümüzde her şey kablosuz olarak gerçekleştirilebilmektedir.

Beyin, Çok Yönlü Bir Kontrol Merkezidir

Beyin bütün vücut sistemlerini yönetir ve aralarında işbirliği sağlar. Tüm zihinsel faaliyetler, düşünceler, duygular, fiziksel duyular ve hareketler kendilerine özgü titreşimlere sahiptir. Beş duyu organımızla algıladığımız her şey belirli bir beyin etkinliği oluşturur. Bütün hastalıklar, davranışlar, düşünceler, duygular ve algılamalar da kendine özgü dalga boyuna ve titreşime sahiptir.

Söylediğimiz her kelime ve aklımızdan geçirdiğimiz her düşünce beynimizde kendi titreşim dalgasını şekillendirir. Çevremizde konuşulan her sözcüğün dalgaları beynimize kendi titreşimi ile gelir ve tercihimize göre reddedilir veya yerleşebilir. Hipnoz, anestezi, bayılma, ağrı veya korku anında ise beyin, o sırada çevrede söylenen kelimelerin dalgalarına kontrolsüz olarak açık durumdadır. Bu sebeple insan beynini yönlendirmenin en basit şekli ameliyat sürecinde beyne yerleştirilen programlardır. Anestezi de bir nevi hipnozdur, hatta hipnozdan daha büyük etkiye sahiptir. Çünkü ameliyata alınan insan bayılma, ağrı ve korkuyu aynı anda yaşar. Ameliyat sırasında söylenen her kelime beyne yerleşerek bilgisayar yazılımı gibi çalışır. Bu yazılımların sayısı ve niteliği tamamen ameliyathanede bulunanların ahlakına, konuşmalarına ve konuştukları konuya bağlıdır. Onun için gelişmiş ülkelerde ameliyat sırasında konuşmak yasaklanmıştır.

25. Kare

Sinema, televizyon veya reklam filmleri ya da her türlü televizyon programı 24 kare resmin bir saniye içinde ardarda gelmesiyle hareketli hale gelir. İnsan gözü ardarda gelen bu 24 kareyi algılarken, bunların arkasına yerleştirilen 25. kareyi algılayamaz. İnsan, algıladığı kareler hakkında yorum yapabilir, ondan etkilenip etkilenmemeyi seçebilir. İnsan gözünün algılayamadığı 25. kare ise kontrolsüz olarak beyne gider ve insan bilincine yerleşir. 25. kare genellikle yazı şeklindedir ve bu efekt “algılama dışı uyarıcı” olarak da isimlendirilir.

25. kare program yapımcıları tarafından insanları yönlendirmede kullanılabilir. 25. kare ile insanları, herhangi bir fikre veya eyleme, belli bir adaya oy vermeye, bir ürüne bağımlılığa ya da başka bir amaç doğrultusunda yönlendirerek beyinleri yönetmek olasıdır. Ayrıca dil öğrenme programlarında da yaygın olarak kullanılır.

25. kare prensibi ses dalgaları aracılığı ile teyp, CD çalar, radyo gibi sesli cihazlarda da kullanılır. 20. yüzyılda insan davranışlarını kontrol etmede en cazip yöntem haline gelen bu
yöntemin temelinde insanın bilinçaltına etki etmek etmek vardır.

Özel kodla şifrelenen ses kasetleri, radyo ve televizyon aracılığıyla insanlara herhangi bir emir verilebilir ve onların bu emir çerçevesinde hareket etmesi sağlanabilir. Kişi, kasetten veya CD’den, herhangi birşey dinlerken veya televizyon seyrederken, seslerde ve görüntülerde tehlikeli bir buyruk gizlenmişse, bunun bilinçaltına indiğini farkedemez.

Zihin Kontrolünde Renk, Ses ve Şekillerin Birlikte Kullanılması

Renklerin insan psikolojisinde ne kadar etkili olduğu yıllardır bilinmektedir. Örneğin kırmızı, turuncu ve sarının uyarıcı, mavi ve morun sakinleştirici, yeşilin ise uyum sağlayıcı etkileri vardır. Renklerin, seslerin ve şekillerin tek tek veya birlikte, belli bir düzende, belli bir sırayla ve hızla hareket ettirilmesiyle insanların, özellikle çocukların beynini kontrol altına almak olasıdır. Bu prensiple renkli lekeler, sesler ve geometrik şekiller 25. kareye yerleştirilerek “V-666” virüsü üretilmiştir. 666, Hristiyanlıkta “antichrist” yani “deccal”i sembolize eder.

Bu virüs bilgisayar kullanıcısına çok büyük bir kuvvetle etki edebilir. İlk önce belli bir amaçla düzenlenmiş renk lekeleri ki bunlar şekiller içine yerleştirildiği zaman daha da etkili olabilir, sesler ve görüntüler kullanıcıyı etkisi altına alır. Sonra şekillerin ve renklerin programlanan düzene göre değiştirilmesi kalp ritmini ve tansiyonu kontrol altına alır, hastalığa hatta ölüme götürebilir. 1999 yılında sadece Rusya’da, bilgisayar kullanıcıları arasında bu şekilde gerçekleşen, 46 ölüm vakası tesbit edilmiştir.

Japonya’da 1 Aralık 1997’de “Pokemon” çizgi filmini izleyen 700 çocuk epilepsi ( Sara ) nöbetleri ile hastahaneye götürülmüştür. Bu “televizyon salgını”na, kırmızı ışığın saniyede 10 ila 3030 defa kesintiler halinde verilmesi yol açmıştır.

Kesintiler halinde hızla geçen kırmızı ışık ilk önce beyin damarlarında spazm, sonra da bayılma, kasılma ve boğulma hissine sebep olmuştur.

Bu tür efektler vasıtasıyla “psikotron" silahlar üretilmekte, televizyon ekranı ve bilgisayar monitörü aracılığıyla kullanılmaktadır.

Psikolojik Savaşta Müzik-Koku İkilisinin Kullanımı

İnsanın sinir sistemi elektro-kimyasal sinyallerle çalışır. Bu sebepten beynin düşüncesini yöneten ve etkileyen elektro-kimyasal sinyallerin üretiminde, besinler, su ve solunum yoluyla vücuda alınan ve beyne ulaşan maddeler çok önemlidir. İnsan bedenini, aklını ve ruhunu etkilemek için bir takım ayinler, yiyecekler, içecekler ve kokular ezelden bugüne kadar kullanılmıştır ve bugünden ebede kadar da kullanılacaktır.

Dikkat ettiyseniz bugünkü uçaklarda müşteriler kokulu müziklerle karşılanıyor. Bu garip müzik ve koku dağıtımı sinemalarda, asansörlerde, otobüslerde ve büyük mağazalarda da kullanılmaya başlamıştır. Bu, küreselleşen dünyanın bir nimeti ve konforun bir parçası şeklinde sunulmaktadır. Fakat müzik-koku ikilisinin psikolojik savaş silahlarından biri olduğunu çok az kişi bilmektedir. Bu olguya “psikotropik etki” denmektedir. Psikotropik etki, tıbbi ilaç ve katkı maddeleri vasıtasıyla insan psikolojisini etkileyerek, ona
yapmak istemediği eylemi yaptırmaktır.

Kimyasal maddelerin yiyecek endüstrisinde yoğun bir şekilde kullanımı 1940’larda başlamıştır. O zamanlar çoğu doğal kaynaklı olan kimyasal maddelerin kullanım miktarı kısa sürede dünya çapında yılda 7 milyon tona kadar ulaşmıştır. O zaman bir kaç bin çeşit kimyasal madde kullanılmaktaydı. Bugün ise milyonlarca ton ve yaklaşık 100 000 çeşit kimyasal madde, ilaç, gıda katkı maddesi, kozmetik, vücut bakım ürünleri, temizlik malzemeleri, tarım ilacı endüstrisinde kullanılmakta ve bu sayı her geçen yıl artmaktadır. Katkı maddelerinin yoğun kullanımından insanların aklı ve beden-ruh sağlığı negatif yönde etkilenmektedir. Bu grup etki maddeleri arasında kokuların özel bir rolü vardır. Kokular, insan ruhunu ve psikolojisini güçlü şekilde etkileyen ögelerdir. Amerikalı psikiatrist A. Hirsh belli bir kokunun insanı belli bir tavır ve eyleme yönlendirebildiğini ispatlamıştır: Bazı mağazalarda belli bir koku yayıldığında mal satışının yüksek seviyelere ulaştığı ve bazı kokular koklandığında hızla kilo verilebildiği görülmüştür. Bu arada yapılan klinik araştırmalar sonucunda lavanta, papatya, limon ve sandal ağacı kokularının en güçlü antidepresanlardan daha etkili olabildiği; yasemin, gül, nane ve karanfil kokularının ise insan beynini en sert kahveden bile fazla etkilediği ortaya çıkmıştır.

Günümüzde ruhi gerginlikleri artıran veya ruhsal sıkıntıları çözen, cinsel istek veya isteksizlikleri arttıran, duygusallığı güçlendiren, dişiliği kuvvetlendiren, insanın manevi dengesini bozan, insanda korku halleri doğuran, saldırganlığı artıran veya azaltan çeşitli kokular üretilmeye başlanmıştır.

Bu kokular insan davranışlarını kontrol altında tutmak için kullanılmaktadır.

İnsan beyninde kokulara ait bilgilerin saklandığı bir hafıza merkezi olduğu ancak onların beyin tarafından denetiminin olası olmadığı savı söylenilegelmektedir. “Bu yüzden kokular insan psikolojisinin en zayıf noktasıdır ve psikolojik savaşta kullanıma elverişlidir” denilmektedir.

Psikotronik ve Psikotropik Teknoloji

İnsan ruhunun çağımızdaki diğer bir düşmanı ise “psikotronik etki”dir. Psikotronik etki, parapsikolojik ve duyu ötesi (ekstrasensör) etkilerin diğer bir adıdır.

Psikotronik etkinin en basit kullanımı hipnozcu ve ekstrasenslerin müşterilerine uyguladığı “seanslar”dır.

Sovyetler Birliği yıkılmadan önce Taşkent’te çeşitli kâhin, şaman, hipnozcu, medyum ve ekstrasenslerin faaliyetlerini incelemek için bilimsel merkezler kurulmuştu. Bu merkezlerin ilgisini çeken esas şey bu insanların beyinleri tarafından üretilip yayılan elektromanyetik dalgaların (biyolokasyon) müşterilerinin beyinlerini nasıl yönlendirebildiği olmuştur. Araştırmalar sonucunda şamanın, kullandığı davul sesinin dalgaları ile tedavi ettiği kişinin beyin dalgaları arasında bir uyum oluşturduğu ve bu sırada dua okuyarak onun beynine istediği emirleri yerleştirdiği gözlenmiştir. Çağımızda bu olaya “nerolinguistik programlama" denilmektedir.

Nerolinguistik programlama metodları kullanımının en yaygın örneklerini, distribütör yetiştirme merkezlerinde, rap müziğinde, reklamlarda, pek çok filmde ve televizyon programında görmek mümkündür.

Diğer yandan Ruslar ve Amerikalılar uzaydan yere doğru holografik tasvir transferi gibi ilginç bir proje geliştirmişlerdir. Bu holografik resimler 100-150 kilometre çapında belli bir alan üzerinde görüntülenmekte ve belli amaçlara hizmet etmektedir. Nitekim, 1 şubat 1993’te Somali’de, Amerikan piyadeleri üzerine 150 metrekare büyüklüğündeki çok canlı ve gerçekçi bir İsa görüntüsü yansıtılmıştır. Askerler bundan güçlü bir şekilde etkilenmiş ve diz çökerek ağlamaya başlamışlardır.

Rusyalı eksperlerin fikrine göre bu tür psikotron silahlar, Amerikan ordusunun “barış misyonu!” ile bulunduğu ülkelerde kullanılabilir. Örneğin, Irak veya başka bir işgal altındaki ülkede, direnişçilere savaşmaktan vazgeçmelerini telkin eden şehitlerin holografik görüntüleri gökyüzünü sarabilir.

Bilim adamlarına göre, psikotronik ve psikotropik teknoloji, atom bombasından daha tehlikelidir. Onlara göre bu teknoloji, insanlardan her emri yerine getiren “zombiler üretme teknolojisi”dir. Bu, sadece bir kişiye ya da küçük bir gruba değil, bir etnik gruba veya bir topluma karşı kullanılabilecek çapta bir teknolojidir.

Bu tür güçlü etkiler altında dahi, katil olmayan, öldürmez, yalancı olmayan yalan söyleyemez, hain olmayan ihanet edemez, terbiyeli insan küfredemez.

Nanoteknoloji ile Zihin Kontrolü

Nanoteknoloji ve gen teknolojisi ürünü yeni katkı maddeleri ve tıbbi ilaçlar.

Nanoparçacıklar: Maddenin atomik-moleküler boyutta mühendisliğinin yapılarak yepyeni özelliklerinin açığa çıkarılması ile oluşan madde parçacıklarıdır. Altın gibi değerli bir madenin bile nanoparçacık hale geldiğinde tehlikeli bir kimyasal katalizöre dönüştüğü ortaya çıkmıştır.

Titanyumdioksit (Ti02): Dünyada en sık kullanılan mineraldir ve nanoteknolojide kullanılan üç ana maddeden biridir. Titanyumdioksit nanoparçacıklarının atom yapısı değiştirilerek, görülebilen ışık huzmesine olan tepkisi “yeniden inşa” edilmiştir. Işığın (foton) titanyumdioksit nanoparçacığına düşmesiyle birlikte, organik madde, kimyasal reaksiyon sonucu parçalanmaya başlar. Bu yapay fotosentez, bitkilerde gerçekleşen fotosenteze benzer. Fotosentez, karbondioksit ve suyun, ışığın da etkisi ile organik madde yani besin üretmesidir.
Ancak, titanyumdioksit, bitkilerden farklı olarak, organik maddeleri parçalayarak karbondioksit ve suya ayrıştırır, yani tam tersi. Bunun anlamı, titanyumdioksit nanoparçacıkların, herhangi bir organik madde ya da canlı hücreye teması halinde, canlı dokunun, özellikle proteinin parçalanmasına ve proteinin fonksiyonunun değişmesine neden olan kimyasal reaksiyonu başlatabilecek korkunç bir yetenekte olduklarıdır.

Türkiye’de artık bütün duvar boyaları nanoteknoloji yöntemiyle ve özellikle titanyumdioksit nanoparçaçıklar ile üretilmektedir. Şu anda Türkiye’de nanoparçacıklar bütün ilaçlarda, ambalajlı hazır yiyecek ve içeceklerde, tuzda, şekerde ve unda koruyucu, beyazlatıcı veya nem tutucu olarak kullanılmakta. Ayrıca kendi kendini temizleyen kumaş ve giysiler üretilmektedir.

Nanoparçacıkların Canlı Organizmalara Etkisi

Nanoparçacıkların canlı organizmayı nasıl etkilediğini araştırmak amacıyla yapılan deneylerde kobay olarak fareler kullanıldı. Fareler bir kaç hafta boyunca havası, volfram ve kobalt nanoparçacıkları ile kirletilmiş bir bölmede tutuldu. Bilim adamları bu farelerin organizmasına karışan nanoparçacıkların organizmayı hiç bir şekilde terketmediğini ve organlarda çökelti olarak biriktiğini tespit etti.

Nanoparçacıklar canlı hücrenin yapısına nüfuz edebilme ve bunun sonucunda da genleri mutasyona sokma yeteneğine sahiptir. Ayrıca nanoparçacıkların bulunduğu ortamın solunmasının ciğerlere büyük hasar verdiği tespit edilmiştir.

Terliksiler (dafniya) ve balıklar üzerinde yapılan başka araştırmalarda ise bunların yaşadığı akvaryuma karbon nanoparçacıkları katılmış. İki gün sonra akvaryumdaki terliksiler hızla ölmeye başlamış, kobay balıkların ise beyin hücrelerinde hasarlar tesbit edilmiş.

Nanoparçacıkların canlı organizmalar üzerindeki etkisini inceleyen deneyler Türkiye’de karbon nanoparçacıkların suya katılmasıyla devam etmektedir. Ancak karbon nanoparçaçıklar
artık terliksilerin suyuna değil, insanların içtiği içme suyuna katılmaktadır.

Günümüzde Nanoteknoloji en geniş şekliyle tıpta kullanılmak üzere geliştirilmektedir. Bugün nanoteknoloji ve gen teknolojisi metodlarıyla sentetik hormon, enzim, vitamin, aminoasit gibi pek çok yeni ilaç üretilmektedir. İlaçlarla, yiyecek ve içeceklerle, tuzla ve suyla insan organizmasına giren nanoparçacıkların, insan vücudunda ne gibi kimyasal reaksiyonlara sebep olabileceği henüz bilinmiyor. Uzmanlara göre sentetik nano ilaçların vereceği fizyolojik zararların tespiti imkansızdır. Belli bir süreçte bağışıklık sistemlerinin farklı özelliklerine göre herkeste farklı fizyolojik tahribatlar ortaya çıkacak, tehlikenin büyüklüğü anlaşıldığında ise iş işten geçmiş olacaktır.

Psikolojik savaş ustaları insan ruhunu rehin alma stratejisini çoktan yürürlüğe koymuştur. Biz artık görünmez bir savaşın tam ortasında yaşıyoruz. Bugün ilaç, gıda, müzik, sinema, psikotronik ve psikotropik silah endüstrisinin, gen teknolojisinin ve son olarak nanoteknolojinin insanlığı vahim bir sona doğru hızla sürüklediği çok açıktır.

Uzaktan zihin kontrolü sınırsız bir alandır. Görüntüleme cihazlarıyla, uydudan takip ile yapılan beyin taraması süperbilgisayarlarda bir araya getirilerek insan davranışları, tüm yönleriyle, uzaktan idare edilebilir.

Yapay uzuvlara sahip insanlar, beyinlerine yerleştirilen bir tuz tanesi büyüklüğündeki mikroçip sayesinde robot kollarını ve bacaklarını hareket ettirebilmektedir ve bu mikroçip, o kişiyi uzaktan yönetmek için yeterlidir. Ancak mikroçip olmasa bile, beyne mikrodalgalar ve dijital dalgalar iletmek mümkündür.

Şu anda cep telefonları ve arabalar sürekli olarak izlenmektedir. Uluslararası büyük firmalardan satın alınan eşyalar ve giysiler RFID (Radyo Frekans Kimliği) çipleri taşımakta ve böylelikle takip edilebilmektedir. İleride, nüfus cüzdanları da RFID çipleri taşıyacaktır. Çiplere nanomoleküller ile bir nanotüp yerleştirilebilir,
gerektiği zaman bu tüp hareke geçirilebilir, bu tüpün içeriği vücuda enjekte edilebilir veya planlanan herhangi bir şekilde kullanılabilir. Yani araba kullanmasak ya da cep telefonu taşımasak da yerimiz tespit edilebilir, üzerimizde taşıdığımız nanotüp uydudan veya bir bilgisayardan yönlendirilebilir ve gerektiğinde kullanılabilir. Örneğin bugün herhangi birine ait cep telefonunun radyasyonunun yükseltilmesi, ölümcül bir seviyeye getirilmesi mümkündür.

Bir insanın parmak izi, avuç içi, göz irisi, yüzü, retina tabakası, el yazısı, yürüyüş ve yüz ifadesinin özelliklerinin, kapalı devre kamera sistemleri ve diğer yöntemlerle biyoölçümleri alınır ve biyoölçüm tanımlama sistemlerine aktarılabilir. Bu şekilde o insanın hastalıkları, zayıf noktaları, hafızasındaki gizli kayıtlar ve ruh hali belirlenebilir.

Nanoteknoloji, Zihin Kontrolünde Gelinen Son Aşama

Bu aşamada insan biyorobot düzeyine indirilebilir.

DNA molekülleri baz alınarak, bir Bio-Nanoteknolojik anahtar olan “Nanoactuator” geliştirilmiştir. Saç teli kalınlığının binde biri kadar olan nanoactuator temelde, mikroçipin minyatür bir kanalına bağlanan DNA molekülü ipliğidir ve canlı hücrelerin ürettiği doğal enerjiyi kullanarak çalışır. O anda meydana gelen elektronik sinyaller direkt olarak bilgisayara aktarılabilmekte, böylece canlı biyolojik sistemler dünyası ile bilgisayar dünyası arasında doğrudan bağlantı kurulabilmektedir. Nanoactuator aynı zamanda organizmalar arasında bağlantı kurmak için de kullanılabilir. Bu mikroçipin her dokuya, özellikle beyin dokusuna yerleştirilmesi mümkündür.

Bu şekilde, bilgisayardan gelen sinyaller doğrultusunda beyin kontrol altına alınabilir. Nano-nöro-bilgisayardan beyne yerleştirilen mikroçipe gelen sinyaller beyne bir takım resimler, sesler, objeler, kokular ileterek ona programlar yükleyebilir. Böylece istekler, duygular, sevinçler ve üzüntüler, insanın yapması veya yapmaması istenenler nano-bilgisayarlar tarafından yönlendirilebilir. Ve tamamen farklı, yapay bir zihin inşa edilebilir.

Küçücük, birkaç molekül büyüklüğündeki nanoaktuatorlar tuza, suya, una veya herhangi bir yiyeceğe katkı maddesi olarak katılabilir veya solunan havaya serpilebilir. Sindirim veya solunum yoluyla gelen bu nanoparçacıklar vücudumuzu dolduracak, vücudun her yerine yerleşebilecekler.

Nano-robotlar Hastalıkları Tedavi Edebilecek

İnsan vücudundaki hücreler, nanorobot ve nanostrürktürler vasıtasıyla moleküler seviyede takip edilecek, kontrol edilecek ve düzeltilebilecekler. Nanorobotlar hücreleri düzeltme veya yeniden inşa etme yeteneğine sahip olacaklar. Mesela, insanda erken skleroz başladıysa, vücudundaki nanorobotlar hastalığın yerleştiği bölgeyi bulacak, hasta hücreleri ve damarlarındaki birikintiyi mekanik ve kimyasal yöntemlerle derhal temizleyecekler. Herhangi bir genetik hastalığı varsa, nanorobotlar hastalık ile bağlantılı geni tespit ederek, kesip atacak ve yerine yapay “sağlıklı” bir gen yerleştirecekler. Ya da insan yaşlanmaya başladığında nanorobotlar bedeninin tümünü kapsayacak bir çerçevede her hücreyi atom seviyesinde düzelterek gençlik çağına geri döndürebilecekler. Ve insan her zaman 20-30 yaşında görünecek.

Binlerce Yıl Önce Ölmüş Varlıklar Diriltilebilecek

Ameliyatlar organlarda değil moleküler seviyede yapılacak ve insan fiilen ölümsüz olacak. Şayet vücudundaki robotlar hastalığına çözüm getiremezse, robotlar yeraltında ya da uzayda bulunan “Merkezi Tıp Bilgisayarı”na ulaşarak ondan yardım isteyecekler. Merkezi Tıp Bilgisayarı ise bütün sağlık problemlerine çözüm bulabilecek kapasitede olacak. Hatta kriyonik metot ile yıllar önce dondurulan insanların hücreleri milyonlarca nanorobot tarafından onarılacak ve diriltilecek. Bu şekilde binlerce yıl önce ölmüş fakat cesedi bir şekilde korunarak tamamen çürümemiş varlıklara, bitki, mikrop, sinek, böcek, balık, hayvan veya insanlara yeniden hayat verilecek.

Bütün İnsanların Beyinleri Tek Beyin Haline Gelecek

İnsan vücudundaki fizyolojik işlemleri ve kişisel iradeyi elde tutabilen bu nanobilgisayarın en geç 2050 yılına doğru üretilmesi planlanmıştır. Ancak, nanobilgisayarı ilk üreten olmak için gelişmiş ülkeler arasındaki yarış sürmektedir. Dolayısıyla bu nanobilgisayar planlanan tarihten çok daha önce üretilecektir. Çünkü bu bilgisayara ilk hangi ülke sahip olursa “belirli bir insan”ın beynini bilgisayara yükleyecek ve vücutlarına birer alıcı niteliğindeki nanoparçacıklar yerleştirilerek, önceden hazırlanmış olan bütün insanların beyinlerini bu bilgisayarla yönetecek. Böylece bütün insanların beyinleri tek beyin haline gelecek.

Bütün dünyayı saracak olan, bir kaç molekül büyüklüğündeki nanorobotlar, kendi kendilerine hızlı bir şekilde çoğalabilecekler. Herhangi bir organik veya inorganik maddeyi atomlarına kadar çözebilecekler. Sonra da bu atomlardan yeni bir madde veya istenilen herhangi bir eşyayı, hemen hemen herşeyi yeniden inşa edebilecekler. Nanorobotlar insan sesi veya düşüncesi ile yönetilecekler.

Reklamlar

KAMPANYA : /// ÖNEMLİ /// MECLİSE MEKTUP KAMPANYASINA SEN DE KATIL !!! /// ÖNEMLİ ///

KAMPANYAYA KATILMA LİNKİ :

http://meclisemektup.net

***

TURKİYE CUMHURİYETİ YAŞAM MÜCADELESİ VERİYOR. BU GİDİŞATA DUR DEMEK İSTİYORSANIZ AŞAĞIDAKİ MEKTUPLARI MECLİSE GÖNDERMEK İÇİN BAŞLIKLARI TUŞLAYIN.

İmza Kampanyasına Katıl !

GÖNDERİLEN MEKTUP

Türkiye Cumhuriyeti yaşam mücadelesi veriyor. Bu gidişata dur demek ve mektupları meclise göndermek için formu doldurup katılın.

Meclise Mektup girişimi, halkımızın çok ihtiyaç duyduğu bir "sesimizi duyurma” platformudur.

Temel dayanağı demokratik ve Anayasal hak olan Milletvekilleri, ile yazışma özgürlüğüdür.

Buradan katılarak gönderdiğiniz mektuplar her 50,000’de birer defa olmak üzere Mecliste Milletvekilleri’ne iletilecektir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Büyük Ortadoğu Projesinin Doğuşu, Gelişimi /// BOP YADA GBOP

Bu makaleyi yazma nedenim, hıyanet içinde olanlara değil ama gaflet içinde olanların yüzüne su serme niyeti taşımaktadır.

Ülkemizin başbakanı, malumunuz BOP’un eş başkanıyım demiştir (Halk onu kafirin hazırladığı projeye eş başkan olsun diye seçmemiş olmasına rağmen). BOP henüz resmi ağızlarda

dillendirilmeden önce, 11 Eylül’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrası, emperyalizmin niyeti belli olmuştu. Tıpkı, Japon uçak gemilerinden havalanan yüzlerce avcı ve bombardıman uçağı, Hawaii Adalarındaki Pearl Harbor deniz üssüne geniş çaplı bir hava saldırısı düzenlenmesi her ne kadar Japonların planı olsa da atom bombasının denemek maksadı ile ABD için bir gerekçe oluşturması, ABD’nin de beklentisine doğrultusunda olduğunu hepimiz biliyoruz. 11 eylül saldırıları da ABD’nin BOP için gerekçesini oluşturmuştur.

Birçoğumuz şunu diyor; “ABD’nin bir gerekçeye ihtiyacı mı var?” Evet ABD’nin de bir gerekçeye ihtiyacı var. Birincisi ve en önemlisi, kendi ülkesinde barındırdığı aydın, dürüst, insancıl insanları ikna etmesi.

Dünya’nın sayılı bilim insanlarının çoğunun bu ülkede yaşadığı bir gerçektir ve bu insanlar ikna edilmeden ABD’nin bir yeri işgal etmesi ya da bir yere saldırması düşünülemez. ABD vahşi kapitalizmin babası, emperyalizmin merkezi olabilir ama orada yaşayan ve kendini insanlık için çalıştığını düşünen ve o uğurda ömrünü harcayan insanlar var. Halkı bir iktidar direk etkileyemez. Halkı bir ülkenin aydınları etkiler. Bunu onlar iyi biliyor ve bu kurgu öncelikle bu insanları ikna edebilmek için yapılıyor. Bu insanları ve halkı bu trende sokmak için de filmler ile kendi kurguladığı teoriler ile neler olabileceğini anlatmaya çalışıyor.

Bunlar olduktan sonra siyasiler devreye giriyor. İkincisi de dünya kamuoyunun desteğini almaya çalışıyor. Tüm ülkelerde en etkili kamuoyunu maalesef Yahudiler oluşturuyor ve onay alınıp alınmadığı İsrail’den belli ediliyor.

BOP, İsrail ile mutabakata varılmadan oluşturulduğu bir gerçek ve İsrail yönetimi ile ABD uzun süre bu konudan dolayı araları açıktı. İsrail açısından bakıldığında İsrail’in bu projeyi desteklemesi düşünülemez. Çünkü bu Büyük İsrail’in önünü keser fakat son günlerde bu konuda mutabakata varıldığı bir gerçek. Bu mutabakatın ardından şu soru akla geliyor; “İsrail, Büyük İsrail’den vaz mı geçti?”

Elbetteki bu düşünülemez. İsrail binyıl projeyi uyutur ama yine vazgeçmez, çünkü bu Yahudiliğin nerdeyse gerekçesi. Mutabakata varılması, İsrail’in isteklerinin kabul edildiği anlamına geliyor ki gerektiğinde hiç özür dilemeyeceklerine bile özür dileyebilirler. Yani “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.” Özür dilenmesi, bizler için başarı olarak gözükürken, dileriz evde ki pirinçten olmayız.

Yıllardır BOP, nedir diye izah etmeye çalıştım ama anladım ki yanlış yerden başlamışım. Soru “Neden BOP” olmalıydı. BOP ne olduğunu iyi-kötü anlayanlar, açısından tarihi bir fırsat olabilir yada dönüştürülebilirdi. Bu durum, şehrin dış mahallesinde arsası olan bir adamın, arsanın yakınlarına büyük bir yapı inşa edildiğinde duyduğu hissiyat gibidir. Arsasının, hakkından daha fazla değerlendireceğini düşünür kişi. Lakin öyle bir yapı yapılır ki senin arsan bir işe yaramaz hale gelebilir hatta ucuz bir şekilde kamulaştırılabilir. Çünkü proje

devasadır, senin arsanı içine alsa da senin alacağın pay arsanın değerinin çok üstünde olamaz. Bir bakarsın, o benim dediğin arsaya artık bir güvenlik şifresi ile girip çıkabiliyorsundur. Açgözlü tilkinin durumuna düşersin ki bir devlet yönetimi açgözlülük üzerinde siyaset yürütülemez.

Hangi mevzuda olursa olsun, en ufak bir karar ve yürütmede “ben yaptım oldu” şeklinde bir bakış ancak totaliter rejimlerin ve diktatörlerin yaklaşım tarzıdır. Yapacağınız en ufak işaret birilerini yüceltirken birilerini de çukura atıldığı bilinmeli bu sorumluluk ve yükümlülüğü de istişare edilerek, paylaşılmalıdır. Bizde, yönetenler yapar yıkar ve onu bir daha seçmeyerek ceza verdiğimizi düşündüğümüzden, yapan-yıkan yaptıklarıyla kaldığından her başımıza gelen kendi ideaları doğrultusunda istediğini yapar. Biri çukura düştükten sonra onu çukurdan

çıkarmak önemlidir ama asıl mesele çukura doğru giderken uyarmak ve düşmemesini sağlamaktır. Bu maksatla da burada BOP’un ne olduğundan öte neden olduğunu bilir ve anlatırsak dilerim çukurdan önce tutmuş oluruz ki düşen sadece başbakan olmayacaktır.

BOP’u hazırlayanlar neden böyle bir proje hazırlamışlardır?

Sıla Gazetesi Fikir Köşesi yazarı Selahattin Balcılar : Arap Baharının Arka Yüzü Ve Bölges el Yansımaları

Sıla Gazetesi Fikir Köşesi yazarı Selahattin Balcılar’ın "Arap Baharının Arka Yüzü ve Bölgesel Yansımaları" makalesini Başak okurlarınında beğenisine sunuyoruz.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi devam ederken, Neo Osmanlıcı Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olması, Türkiye’nin AB merkezli dış politikasını Ortadoğu’ya çekmesi ve Büyük Orta Doğu Projesinin kapsam alanında, Türkiye Suriye Ürdün ve Lübnan’ın bir araya gelerek Levant 4’lüsü adıyla bir ekonomik birlik kurması ne kadar akılcı, ne kadar geçerli ve ne kadar uzun ömürlü, hatta küresel güçlerin ne kadar müsaade edebileceği bir proje.

Bu projenin tabelası duruyor, Levant 4’lüsü ancak bir toplantı yapabildi, Levant 4’lüsünün kapısına kilit vuruldu ve konjöktör bu projeyi yuttu.

Türkiye Neo Osmanlıcı Ahmet Davutoğlu’nun derin stratejisi doğrultusunda Orta Doğu’da ekonomik çıkar ve tarihin izlerini ararken patron celallendi, alıpta kaçan mı diyerek takvimlerde değişiklik yaparak, baharı erkene çekerek düğmeye bastı ve Arap Baharını başlattı.

Tunus’ta, Yemen’de, Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de 100 binlerin sokağa dökülmesi, Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlamadı, bu seyyar satıcı masalını herkes yuttu ama ben yutmadım, Arap Baharını " Ya lelli" çekerek Arap halkı başlatmadı, Arap baharı BOP’un bir parçası olarak sahneye konuldu.

Peki Arap Baharı ne getirdi ne götürdü, Arap Baharına bir de bu pencereden bakalım.

Tunus’ta Fransız yanlısı Bin Ali ve Leyla hanımın iktidarına son verildi, sinir uçları alınarak iktidara Naftacı Gannuşi getirildi ve Tunus’taki Fransız çıkarlarına Amerika da ortak edildi, Tunus’taki baharın sonucu böyle.

Yemen’de pazarlık yoluyla Devlet Başkanı indirildi ve Başkanın geleceği garantiye alındı, birde Yemen Çin bağlantısı kesildi, yemendeki Arap Baharının yansımaları da iki cümleden ibaret.

Libya’da Cemahiriyeci Kaddafi götürüldü, yerine Küreselci Celili getirildi ama, Libya’da aşiret çatışmaları devam ediyor, Libya’da küresel güçlerin iş hacmi artarken, Türk müteahhitleri darbe yedi, Libya’daki Arap Baharının yansıması da böyle.

Mısır’da sinir uçları alınarak İhvan’ın oluşturduğu Müslüman Kardeşler iktidara getirildi, Başbakanımız Mısır sokaklarında alkışlandı, Mısır’a bir milyar dolar kredi açarak Tayyip bey Muhammed Mursi dostluğunu pekiştirmek istedik ama, biz İsrail’le Mavi Marmara mücadelesi yaparken, Mısır İsrail dostluğu pekişti, hatta Mısır Sina’daki askerlerini İsrail’in güvenliği adına biraz geri plana çekti ve bu arada İhvan Dinler Arası diyalog rolünü çok iyi oynayarak Mısır’da Lise kitaplarına Hıristiyanlık dersi konuldu, Mısır’daki bahar havası da böyle.

Adam turpun büyüğü heybede demiş, Arap Bahar’ında turpun büyüğü Suriye, Suriye’nin petrolü yok, Madeni yok, ekonomisi yok ama, Suriye’de 30 aydır Arap Baharı devam ediyor, iç çatışmada milyonlar gitti, 300 Bin Suriye’linin nafakası da bize kesildi.

Suriye’de iç savaş çok uzun sürmeli ki, herkes birbirine düşman olmalı ki, kimse kimseyle bir araya gelemesin, Suriye’deki uzun iç savaşın sırrı bu, Dünyanın Suriye’yi seyretmesinin sebebi bu.

Peki Suriye’nin özelliği nedir, Suriye’nin özelliği İran ve Lübnan’daki Hizbullah bağlantısı ve artı değer olarak Suriye’de Kürt nüfusun yaşıyor olması.

Göstergelere göre Suriye’de sona doğru gelindi, yakın zaman içerisinde Suriye’de maşa kullanılarak bir dış müdahale bekliyorum, müdahale bekliyorum derken yol haritam Afganistan ve Irak’ın işgali.

Amerika’da İkiz kuleler bombalanmış fatura El Kaide’ye kesilmişti, El Kaide’nin izi Afganistan’da bulunmuş ve Afganistan işgal edilmişti, Irak’ın işgali de kimyasal silah suçlamasıydı.

Gelelim Amerika’daki Boston saldırısına, Boston saldırısı 2 çeçen gencin üstüne kaldı ve bu arada çok sayıda çeçen militanın Suriye’ye giriş yaptığı haberleri yayılmaya başladı, bir de ABD’nin Suriye’yi kimyasal silah kullanmakla suçlaması gündeme gelince, Afganistan ve Irak’ın işgali penceresinden bakarak ABD’nin Suriye için harekete geçeceğini anlıyorum.

Ya İran ya Rusya sorusunun cevabı ise basit, İran bir kaç sivri açıklama yapar, Rusya’nın ağzına da bir parmak bal çalınır, Afganistan ve Irak işgalinde susanlar Suriye işgalinde de sus pus olurlar.

Birde şüphe meselesi var, ikiz kuleler saldırısında yerdeki karıncayı bile izleyen ABD, koskoca uçakları nasıl izleyemedi diye şüphelenenler, Boston saldırısından da şüpheleniyor.

Boston saldırısının faturası kesilen 2 çeçen gencin bu ilk eylemiymiş, ama iki çeçen gencin derin bir amcaları varmış, Çeçen gençlerin amcası Ruslan Tsarni Kafkaslarda adı çok sayıda komplolara karışan Türk vatandaşı Selami Şahsuvaroğlu’nun iş arkadaşı, Amca beyin dahası da var, amca bey CIA’nın en önemli aktörlerinden Grahm Fuller’in amcasının kızıyla evli ve CIA bağlantılı bazı merkezlerde çalışmış.

İkiz kuleler saldırısında şüpheye düşenler, acaba Boston saldırısında da bir CIA parmağı varmıdır diye şüpheye düşüyorlar.

Şüpheyi anladık, Suriye’ye müdahaleyi de anladık, acaba müdahale öncesi Suriye’de neler oluyor.

Esat karşıtı Özgür Surye Koalisyonunun başındaki Arap kökenli Muaz El Hatib’in ayağı kaydırıldı ve yerine Hıristiyan kökenli George Şabra getirildi, bir de Esat’a karşı alternatif hükümet kuruldu, Hükümetin başına ise Kürt kökenli ABD vatandaşı Ghassan Hiptto getirildi, Irak’ta Türklerin adı olmadığı gibi Suriye’de de Türklerin adı yok, işin ilginç yanı Arap ülkesi olarak bilinen Suriye’nin yönetimdeki bir numarası da, iki numarası da Arap değil, bari Arap Ülkesi olan Irak’ın bir numarası Kürt 2 numarası Arap’tı.

Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesi meselesine gelince, Suriye’li kürtler iç çatışmada renk belli etmiyor ve Kürtler Kuzey Suriye’de derinden gidiyor, peki Kuzey Suriye’de Kürtlere PKK desteği var mıdır, orasını ben bilmem orasını Hakan Bey bilir.

Peki şimdi Arap baharına dönüp baktığımızda, Araplar mı kazanmış, Türkiye’mi kazanmış, yoksa her zaman kazananlar mı kazanmış.

YENİ MESAJ GAZETESİ /// BAYRAM COŞKUN : Klasik taktik : Böl, parçala, yut !

Tarih 1828Edirne Antlaşması:

Bulgaristan, Bosna Hersek, Sırbistan ve EflakBoğdan’a (Romanya) özerklik verildi.

Tarih 1897Ayastefanos Antlaşması:

Osmanlı’dan özerklik alan yukarıdaki etnik gruplar bağımsız devlet olarak tanındı.

***

Önce özerklik sonra bağımsızlık

Yüzyıllarca dünyaya adalet dağıtan Osmanlı güçten düştüğü anda işte bu formülle darmadağın edildi.

Yukarıdaki ülkeler sadece örnek.

Önce özerklik, sonra bağımsızlık yöntemiyle (özellikle balkan ülkeleri)

Osmanlı’dan ayrılan onlarca ülke var.

BPY şeklinde formülize edebileceğimiz "Böl, Parçala, Yut veya Yönet" batının klasik taktiğidir.

Bir bütün olarak baş edemediğin, kaynaklarına çöreklenemediğin bir gücü çeşitli yollarla parçalara ayırırsınız ve o parçaları teker teker yutarak hedefinize ulaşırsınız.

Bunu yaparken de hedef ülkelerin gaflet içindeki yöneticilerini ve halkını barış, kardeşlik, demokrasi, özgürlük vs. gibi süslü kelimelerle kandırırlar.

Balkanları özerklik formülü ile Osmanlı’dan kopardılar Arap dünyasını Humperlerle, Lawrencelerle…

Proje güncellenerek ama temel mantığını koruyarak günümüzde de uygulanmaya devam ediyor.

Şark Projesi, Büyük Ortadoğu Projesi, Arap Baharı vs…

***

Su uyur düşman uyumaz derler ya işte aynen öyle.

Düşman asla uyumuyor, boşluğunu bulduğu anda kafasını kaldırıyor ve darbesini vuruyor.

Dün Osmanlı’ya oynanan oyun bugün onun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyetine oynanıyor.

Fırsatını buldukları anda darbelerini indirirler dedik ya, işte uzun süredir sürdürdükleri çalışmalar sonuç verdi, uygun ortam oluştu ve yeniden harekete geçtiler.

Uzun lafın kısası Türkiye’yi bölmek istiyorlar!

Etle tırnak gibi olan Türk ile Kürdü ayırmak, birbirine düşman etmek istiyorlar.

30 yıldır her türlü desteği verdikleri terör örgütünü şimdi barış güvercini rolünde karşımıza çıkardılar.

***

Hükümetimiz İmralı ile Kandil ile görüşmeler yapıyor. En hafifi terörist başı Apo’nun serbest bırakılması olan müzakere başlıkları havada uçuşuyor.

Başkanlık sistemi, özerklik, eyalet sistemi ve daha neler neler…

***

Böl, parçala, yut politikası yeniden devrede.

Canavar gözüne kestirdiği parçayı gövdeden koparıp, yutmak istiyor.

O parça da ne yazık ki Doğu ve Güneydoğu bölgelerimiz.

Bölge insanını da "bağımsız olacaksınız, daha fazla haklara kavuşacaksınız" diye kandırıyorlar.

Oysa gerçek niyetleri onları yutmak…

Kökleri asırlar öncesine dayanan plan sinsice işliyor.

Şimdi hedeflerine 10 yıl öncesine göre çok ama çok daha yakınlar.

***

Dedik ya "önce özerklik sonra bağımsızlık" diye..

İşte yeni anayasa ile Doğu ve Güneydoğu’ya özerklik verilmesi isteniyor.

Buna dayanak olacak adımlar da önceden atılmıştı.

Mesela Türkiye toplumların kendi kendini yönetme hakkı olarak tarif edebileceğimiz Self Determinasyon yasasını kabul etti.

Eğer bir grup "biz bağımsız olmak istiyoruz, bunun için de referandum yapılmasını talep ediyoruz" diye Birleşmiş Milletlere başvurursa Türkiye bunu kabul etmek zorunda.

Üzerinde büyük tartışmaların yapıldığı ancak hükümetÇankaya işbirliği ile hayata geçirilen Büyükşehir yasası da bu yönde atılmış bir adım olarak değerlendirilebilir.

Sırada yeni anayasa var!

Başkanlık sistemi ile eyalet sisteminin hayata geçirilmesi planlanıyor.

Eyalet sistemi istenen özerkliğin verilmesi demek.

Altın vuruş da bu olacak!

***

Bu süreçte Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın da gündeme gelmesi bekleniyor.

Zira AB Türkiye’den bunu imzalamasını istiyor. Türkiye bu protokolün altına imza attığı anda malum son için yolculuk başlayacak.

Yazımızı Türkiye’nin imzalaması istenen AB yerel yönetimler özerklik şartınıniki maddesini aktararak bitirelim.

Madde2: Özerk yerel yönetimler ilkesi ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda anayasa ile tanınacaktır.

Madde3: Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirtilen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır.

CASE : WHAT IS HAARP ???

What Is HAARP?

The

(HAARP) is a program focused on the study of upper atmospheric and solar-terrestrial physics and Radio Science. The HAARP program operates a major Arctic ionosphere research facility on an Air Force owned site near

. Principal instruments installed at the HAARP Research Station include a high power, high-frequency (HF) phased array radio transmitter (known as the Ionosphere Research Instrument (IRI), used to stimulate small, well-defined volumes of ionosphere, and a large and diversified suite of modern geophysical research instruments including an HF ionosonde, ELF and VLF receivers, magnetometers, riometers, a UHF diagnostic radar and optical and infrared spectrometers and cameras which are used to observe the complex natural variations of Alaska’s ionosphere as well as to detect artificial effects produced by the IRI. Future plans include completion of the UHF radar to allow measurement of electron densities, electron and ion temperatures, and Doppler velocities in the stimulated region and in the natural ionosphere using incoherent scatter techniques.

Is HAARP Unique?

WHY In The World Are They Spraying?

VİDEO LİNK :

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=PlYgKT9SCa8

THE INVISIBLE MACHINE ELECTROMAGNETIC WARFARE

WHAT THE HELL BLACK Chemtrails 3/30/2012

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Yrv0KnXuFr8

Jesse Ventura: Is Time Warner Sabotaging Conspiracy Theory?

Mind Control HAARP What is HAARP IS HAARP Dangerous HAARP and Weather Control

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=PLYWMZVfsEg

HAARP RING FROM 1998 TO 2004 PUT THAT IN YOUR PIPE AND SMOKE IT

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=6cmnwIFo6Gg

Humanity’s Greatest Secret: Dreams of the Universe

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=9jJYQJY80TI

VİDEO : MK ULTRA – Controllo Mentale delle Masse (İTALYANCA)

VİDEO LİNK :

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: