Prof. M. Kerem Doksat : O KAFA BAKIN NERELERE GÖTÜRMEKTE AZİZ VA TANI !

İnternette her acayiplik var belki ama http://www.ikradergim.com/-sibel-uresin-roportaji.html adresini tıklayınca dehşete düşmemek kabil mi?

1976 İstanbul doğumlu Sibel Üresin (37 yaşında yâni), Davranış Bilimleri dalında Yüksek Lisans yapmış, Yaşam Koçluğu ve Aile Danışmanlığı eğitimlerini tamamlayarak uluslararası sertifika sâhibi olmuş. Acaba bu muazzam müktesebat hangi uluslararası setrifikasyonla onurlandırılmış, belli değil.

mu31z.jpg

Fatih Belediyesi, Ümraniye Belediyesi, Şile Belediyesi, Bahçelievler Belediyesi, Eyüp Belediyesi, Arnavutköy Belediyesi, Kocaeli Belediyesi, Bursa Emniyet Müdürlüğü, İSKİ, Sıcak Yuva Vakfı, Mavi Haliç Derneği bu kişiden soruluyor.

İSEGEV Vakfı gibi kurumlarda Kişisel Gelişim ve Aile İçi İletişim konulu eğitim ve seminerler vermiştir. Hilal TV’de “Burda Hayat Var” isimli Kadın ve Aile Programı, Seyir FM’de “Bir Derdim Var” adlı programını hazırlayıp sunmuş. Habername.com sitesinde haftalık köşe yazan Sibel Üresin, Yaşam Koçluğu Sertifika Eğitimleri, Farkındalık ve Kişisel Gelişim Seminerleri vermekte, Aile ve Evlilik Danışmanlığı yapmaktaymış.

Hizmetlerimiz diye şunları sıralamış (Türkçe’ye hiç dokunmadım): Aile Danşmanlığı, Hızlı Okuma ve Hafıza Teknikleri, Eğitim-Kariyer ve Yaşam Koçluğu, Yaşam Boyu Mutlu Kalmanın Sırları, Çocuklarda Dikkat Yoğunlaştırma, Verimli Ders Çalışma, İnnivasyon ve Beyin Gücünü Geliştirme, Protokol ve Zerafet Dersleri, Edebiyat ve Yazarlık Çalışmaları, Nefes Terapisi, Çocuklarla Drama Dersleri, Diksiyon ve Etkili Konuşma!

Îkrâ (malûm, Oku demek ve ilk Vahyin muhtevasıdır) diye bir dergide de görüşlerini yayıyor. Poligamiyi (birden fazla kadınla evlenilmesini) teşvik ediyor, Homoseksüeller ve diğer seksüel oryantasyonları (yönelimleri) olanları hasta olarak görüp, nasıl sözüm ona İslâmî yöntemlerle tedavi edileceğini anlatıyor ve daha neler neler…

63 senelik hayatımın neredeyse tamamı davranış bilimlerini, psikopatolojiyi ve hastalıkları araştırarak geçti. Bütün bu arayışlar içerisinde hep majik (büyüsel) düşüncenin tehlikelerini gördüm toplum ruh sağlığı açısından.

Bu majik düşünme tamamen dogmatik ve bilim dışı bir şeydir. Önceleri sözüm ona medyumlar, mânevî şifâcılar, biyoenerji uzmanları, Feng Shui, Reiki diye başladı; artık iyice gemi azıya aldı. Doğrudan din bir silâh olarak kullanılır oldu!

BİLİMSEL OLAN ve OLMAYA FARKI

Bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir.

Bunun için de önce tasvir edilmesi (betimleme: description), sonra târif edilmesi (tanımlama: definition), akabinde ölçülmesi (measurement) ve nihâyette tasnif edilmesi (sınıflama: classification) icap eder. Bu şekilde elde edilen bilginin “bir işe yarama potansiyeli” de olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin.

Bu safhalardan geçmeyen bilgiler ve onların temsil ettiği varlıklar özneldir (subjective), dogmatik vasıflıdır ve bilimin târifi ve metodolojisi dışındadırlar. Bunlar inanç, itikat veya îmân konusudur; değiştirilemez, tartışılamaz çünkü aşağıda anlatacağımız şekilde sınanamazlar. Dinî, metafizik ve mistik bilgiler bu özelliktedir. Bunların bilime enjeksiyonu ancak kaos yaratır.

mu357.jpg

Daha sonra bu bilgiden hareketle bir ön fikir (assumption: zan) üretilir; yâni “zannedilir”. Bu ön fikir mevcut bulgular, teoriler (theory: kuram) ve varsayımlarla mukayese edildikten sonra bir varsayım (hypothesis) ortaya atılır. Bu hipotezi test edip geçerli (valid), güvenilir (reliabl) kılabilmek için bir araştırma deseni (design) inşâ edilir. Eğer bu iş için kullanacağımız gereçler (tool) geçerli ve güvenilir değilse, önce bunlar tasarlanıp geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılarak kullanılabilir hâle getirilir. Önceden bu aşamalardan geçmiş araçlar mevcut ise tabii ki kullanılabilir.

Araştırmanın geçerliliğini ve güvenilirliğini en önemli olarak belirleyen hususlardan bir tanesi de tarafsızlık (non-biasedness) ilkesidir. Hipotezimizi sınamak istememiz, araştırmamızın veya deneyimizin tarafgir olmasını asla gerektirmez, hâttâ doğrusu olmamasıdır. Bu sebeple de, deseni hazırlarken yanlış pozitif (false positive) veya yanlış negatif (false negative) sonuçlardan bizi koruyacak bütün bulaşıklıklardan (contaminations) arınmış olmalıyızdır.

Sonucu bu yönlerde etkileyebilecek bütün hâricî veya dâhilî etkileri olabildiğince asgarîye düşürmemiz gerekir.

Daha sonra araştırma veya deney yapılır. Sonuçlar dünyaca kabûl görmüş istatistiksel analizlerden geçirilir. Bunu yaparken bilinçdışı veya bilinçlu tarafgirlikten kaçınmak için konuya kör (blind) bir istatistikçi tarafından da sonuçlar gözden geçirilir.

Yayın aşamasında, sonuçların anlamlılığı (significance), bunun derecesi ve varsayımın haklılık derecesi tartışılır. Çalışmanın kısıtlılıkları (limitations) varsa (yeterince örneklem olmaması, kaçınılmaz bulaşmaların muhtemel etkileri vs.) bunlar dürüstçe belirtilir.

Daha sonra bu yazı güvenilir ve hakemli bir dergiye gönderilir. Hakemlerden gelen eleştiriler sebebiyle gerekirse defalarca kere gözden geçirilir (revision).

Sonunda da neşredilir. Buna rağmen ciddi eleştiriler gelebilir ve teyit çalışmaları (replication studies) yapılmadıkça

1. dereceden kanıt (delil) olarak kabûl edilmez.

Buna kanıta (delile) dayalı bilim (evidence based science) denir.

Masaru Emoto’nun suyun duadan etkilerini anlatan “çalışması” da, duanın kâlb krizinden veya başka bir illetten koruyucu etkisiyle ilgili çalışmaların çoğu da bu sebeple kâzip bilim (sham science) veya yalancı bilim (pseudoscience) düzeyindedir ve itibarlı çevrelerce kaale alınmazlar. Daha çok halkı oyalayan sansasyonlar veya spektaküler oyalamalar hâlinde ortada dolanırlar.

Ve… Bunca zahmetle elde edilen bilgi daha yayınlandığında eskimiştir ve yeni bilgilerce çürütülecek veya değişecektir.

Bu da Sir Karl Popper”ın ortaya koyduğu yanlışlanabilirlik ilkesinin (falsifaibility principle) vazgeçilmezliğinin bir göstergesidir.

Tabii ki bütün bunlar somut sistemlerle uğraşan doğabilimlerinde, tıpta, biyolojide, jeolojide vs. daha bir geçerlidir. Anlam sistemleriyle uğraşan teorik fizik ve matematik gibi bilimlerde işler daha da karışır ve devreye diyalektik mantık, puslu (fuzzy) mantık ve Heisenberg’in belirsizlik ilkesi girer. Kuantum araştırmalarında ise uçuş serbestçedir ama önce bütün temel bilgilere ileri derecede vâkıf olmayı gerektirir.

Tarih bir bilim midir dersek, dâima gâliplerin yazdığı bilgiler yumağından bîtaraf hakikati yakalamak çok zordur.

Soykırım “keşifleri”, çeşit çeşit icatlar göz önüne alındığında, tarih aslında ideolojidir; dolayısıyla da bilim değil bilgidir. Bu bilginin ne kadar nesnel (objective), ne kadar öznel (subjective) olduğu tam bilinemez.

Peki, psikiyatri bilim midir?

Biyolojik, psikofarmakolojik, sinirbilimsel, deneysel psikolojiden mülhem alt dallarıyla bir bilim dalı olduğu kesindir. Buna karşılık, yanlışlanabilme ilkesine ters düşen ve varsayımlarını a priori (deney öncesi) doğru kabûl ederek sonuçları ona göre yordayan (prediction) psikanalitik ve sâir teoriler bilimsel değildir; bilimselleşmek için bilimsel olan dallarla işbirliğine giderek doğru iş yapmaktadır. Klinik psikiyatri ise yanlışlanabilme ve gelişebilme ilkelerine uyduğu için bilimseldir.

Parsimoni İlkesi Nedir?

Eskiden “postüladan tasarruf kâidesi” de denen parsimoni (parsimony) ilkesi, “birden fazla kabûl edilebilir izah varsa, en basit olanı en doğrusudur” düsturudur. Bu ilkenin güçlü yanı gereksiz ve fuzûli araştırmaları ve ayrıntıda boğulmayı önlemesi, zayıf yanı ise komorbiditeyi (eşzamanlı olarak başka hastalıkların veya durumların da bulunabileceğini) göz ardı etmesidir.

Peki, Bir İnsan Hem Bir İnanca (Dinî, İdeolojik veya Mistik) Sâhip Olup, Hem de Bilim Adamı Olamaz mı?

Tabii ki olabilir. Dünyada geçmişte ve hâlde bunun pek çok örnekleri mevcuttur. Muhtemelen artarak da olacaktır. Önemli olan sapla samanı karıştırmamayı, bilim adamı kimliğiyle (scientist identity) kendini aşan kimliğini (self-transcendent identity) karıştırmamaktır. Dinî-mistik ritüelik davranışlar tâ hayvanlar âleminden insan türüne kadar devam eden bir süreklilik gösterirler. Kurumsallaşma ve bilinçli inanç (îmân) ise Homo sapiens sapiens”te gerçekleşmiştir. İnsan türü kendini aşmaya muktedir hâttâ mahkûm olan tek türdür. Adam gibi adamlar hem ilmi hem de îmânı aynı yürek ve dimağda taşıyabilirler ve asla ikisinin de mutaassıbı olmazlar.

“En doğrusu, hâlen en doğru bildiğimizi yanlışlayacak yeni varsayımlar yaratmaktır”. Sir Karl Popper.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir”. Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk.

DİN NEDİR?

Religion ve Din kelimelerinin kökenleri: Lâtince religio: Tanrı’ya veya tanrılara dâir, kutsallıkla ilgili… res divina: tanrılara hizmet; res publica: devlete hizmet (Roma). Kelimenin tam kökeni muğlâk: ligare: bağlanmak /okumak / dikkatle gözden geçirmek / seçmek + re: tekrardan. Din de Arapça deyn’den ve hemen hemen aynı anlamda…

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dinibilgi.asp?sayfa=1&yid=1) din târifi: “Din, ilk insanla birlikte tabiî olarak var olmuştur. ….İşte Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla akıl sâhiplerine gönderdiği, onları kendi irade ve seçimleriyle doğruya ve mutluluğa ulaştıran bu hayat düzenine din denir. Dinî kuralların koyucusu Yüce Allah’tır. Peygamberler dâhil hiç bir kimsenin din koyma yetkisi yoktur. Peygamberler, dinî hükümleri tebliğ etmekle yükümlüdürler. Tarih boyunca insanların din olarak ortaya koydukları birtakım ilke ve kurallar hiçbir zaman hak din niteliği taşımaz. Vahye dayanmayan yâni bir peygamber tarafından tebliğ edilmemiş olan bu gibi sistemler, insanlığı maddî ve manevî bütün yönleriyle kuşatıcı özelliğe sâhip olamaz. Bunun yanında asılları vahye dayanmakla birlikte, temel ilkeleri korunmamış ve zaman içinde asliyetini yitirip bambaşka şekiller alarak bozulmuş dinler de vardır”.

Bu, dinin değil, Sünnî İslâm’ın kendine göre anladığı kurumsal şeyin târifidir ve bilimsel değildir!

Sonuçta, http://www.religioustolerance.org mekânında bütün târifler gözden geçirildikten sonra, “üstün bir varlıkla ve / veya ilâhî inançla ilgili olan, genellikle ritüeller ihtiva eden, bir ahlâk kodu, bir hayat felsefesi ve dünya görüşü olan her spesifik sistem dindir” denmekte… Buna göre Hristiyanlık, İslâm, Yahudilik, Amerikan Yerlileri’nin Spiritüalitesi, Neopagan Gelenekler, Agnostisizm, Ateizm ve Hümanizm de birer dindir.

Dünya görüşü, Almanca weltanschauung kavramından alınmış olan, kişinin dünyaya, insanlığa ve kâinatın kalan kısmına en kökten bakışını, onu kavrayışını ve tercih ettiği değerler sistemini, “şahsî metafizik hayat görüşünü” ifâde eden bir mefhumdur.

Benim târifim: Genellikle karizmatik bir lider veya mitolojik bir olay tarafından başlatılan, bir gün ulaşılacak mutlak saadet ve adalet telkin veya vaât eden, -günümüzde şart olmamakla beraber- bir ilâhî veya kutsal varlığa imanı icap ettiren ve memetik yayılma ile sür’atli mutasyona uğrayarak yayılan, kültürel farklılaşmayı da beraberinde getiren, bu işlevini hâlen de sürdüren, dogmatik vasıflı inançlara dayanan yâni yanlışlanabilirlik ilkesine ters düşen, sübjektif bilgiye istinâden gelişmiş toplumsal kurumlara din denir.

İDEOLOJİLER (YENİÇAĞ DİNLERİ)

Diyalektik Materyalizm (Klâsik Marksizm-Engelizm), Leninizm, Troçkizm, Stalinizm… Maoizm. Psikanaliz (Klâsik Freudizm): Anna Freudizm, diğer havârilerin kurduğu mezhepler, Melanie Kleinizm: “Profilaktik / çocuk psikanalizi”, Kohutizm, diğer mezhepler… Agnostizm, Ateizm, Raelizm… Dünya Kardeşlik Birliği Mevlâna Yüce Vakfı…

Bâzı temel Kavramlar

Liturji: Çeşitli dinlerdeki düzenli âyin ve ibâdetler. Hiyerofani (hierophany): Yun. hieros (kutsal) + phainein (göstermek): İlâhî olanın veya kutsal olanın, özellikle de kutsal bir mekânda, nesnede veya hâlde tezâhür etmesi; ilâhî tecelli. Genellikle Kadim Yunan’da, Ortadoğu’da ve bilhassa Kitab-ı Mukaddes kaynaklı metinlerde Tanrı’nın / tanrıların görünmesini ifâde etmek için kullanılmıştır. Kısaca, ilâhî veya kutsal olanı ifâde eden her şey: Kozmik: Su, gök, yıldız, ay, güneş…

Bunların kiplikleri (nasıl oldukları): Bunları tamamlayıcı ve bütünleyici epifaniler… Biyolojik: Ayın, güneşin, bitkilerin, tarımın, cinselliğin… hâlleri. Mekân: Kutsal mekânlar, mâbedler (havra, kilise, câmi…). Bunların muazzam çeşitliliği: Bir kültürdeki “iyi” (tanrısal) epifani, başkasında kötü (şeytanî) âddedilebilir. Msl. sacer (sacred kelimesinin menşei) hem lânetli hem de kutsal anlamına gelir. Kirlenen ve bu sebeple kutsanan hiyerofaniler Tabu olur (Polinezya lisanından). Bunlardan doğan mitoslar ve semboller: Tanrısal biçimler, insanla kutsal olan arasındaki ilişkiler, kutsal olanın yönlendirilişi (âyinler vs.),büyüsellik, rûh ve tanrı / Tanrı, kutsal kişiler (râhip, kral, ermiş, velî, peygamber), bunlarla semboller ve ideogram arasındaki ilişkilerin oluşturulması ve bir tarih yaratılması…

Epifani (epiphany): Yun. Epiphaneia (tezâhür). İlâhî veya Yüce bir Varlığın görünmesi… Hristiyanlık’ta çok kullanılır. -Mana: Sıra dışılık ve olağanüstülük vasıflı, kafa karıştırıcı epifaniler. Tabiî olandan farklı olan bir şeyi ifâde eder veya onu çağrıştırır: Malinezya’da bâzı şahısların, genel olarak da ölmüşlerin rûhlarının, hâttâ bütün rûhların sâhip oldukları esrarengiz ve faâl güç anlamına gelir. Kralın, Hristiyan misyonerlerin, hâttâ tuvaletlerin mana’ları vardır. Mana’ya sâhip olan her şey bir şekilde kutsaldır (msl. İslâm’daki Hacer-ül Esved epifanisi). Mana’lardan Animizm, Animalizm, totemler ve Totemizm neş’et etmiştir.

Büyük din tarihçisi ve filozof olan Romen Mircea Eliade (1907–1986), Chicago Üniversitesi’nde görev yapmış ve hiyerofanilerin dinlerin teşekkülü üzerindeki önemini vurgulamıştır. Bunu şöyle özetler: 1) Kutsal (kutsî: sacred) olana ulaşma: Tanrı’ya, tanrılara veya Nirvana’ya transandan şekilde ulaşma yaşantısı, 2) Hiyerofani: En zirve hâliyle erme ve/veya vahiy yaşantıları, 3) Homo religiosus: Böylesine bir hâli yaşayabilen adam ve bir mysterium tremendum et fascinans hâlinde yâni hem korkuyla hem de hayranlıkla kutsal olana bağlanabilen adam.

HOMO MYSTICUS

Kendini aşma, bütün her şeyle bütünleşip vecit hâli yaşama, bunu illâki bir ilâhî güç veya din adına yapmasa da yaşama insanoğlu tarihinin her döneminde, her kültürde ve hep olmuştur. Muhtemelen de olmaya devam edecektir. Kendini aşmaya mecbur ve hâttâ mahkûm olan bilinen tek varlık insandır. O sebepledir ki dinleri, felsefeleri, bilimleri yaratabilmiş, yaşayabilmiştir. Cloninger, ilk târif ettiği iki ana karaktere (İşbirlikçilik ve Başına Buyrukluk), bâzı hayvanlarda ritüelik grup aktiviteleri gibi “pro-religious” davranışlar varsa da (şempanzelerin yağmur dansları, kurtların uluma âyinleri, fillerin mezar ziyâreti vs.), Kendini Aşma’yı da eklemek zorunda kalmıştır. Çünkü her ne kadar diğer, “farkında olduğunun farkında olan adam” olan biz insan türünün evrimsel kökünde özünü aramak, ona ulaşmak için çabalamak var. Bu da gene Cloninger’in târif ettiği dört temel huyumuzla hemâhenk: Zarardan Kaçınma, Sebatkârlık, Yenilik Arama ve Ödül Bağımlılığı.

Unio Mystica: Bütün mistik geleneklerde ortak olarak rastlanan (Kabbalah, Sufizm, Vedanta, Ezoterik Hristiyanlık vs.) bireysel rûhun Tanrısal veya tanrısal olanla buluşması, vahdet, esrime. Bunun Conrad’ın târif ettiği ve bilimselliği düşen Trema, Apophany, Apocalypse ile bir alâkası yoktur.

Mistisizm: Yun. mystikos inisiyasyon (tekris) vasıtasıyla girilen keşif yolu; doğrudan temâs hâli içerisinde ilâhî, kutsal veya kavranamaz bir güçle âdeta yaşarken ölüp dirilerek bir olma, buluşma yaşantısıyla ulaşılan psişik örgütlenme ve bununla ilgili yollar (târikler). Teist, Deist, Pananteist, Panteist, Agnostik, Ateist, Din Tanımayan Teist yâhut Deist… her türlü insanda mistik yaşantılara, Unio Mysticalar’a zaman zaman rastlanır. Bunun değişik memetik kurumlardaki isimlerine birkaç örnek verelim: İllüminasyon (aydınlanma, nûra kavuşma), Union (Hristiyanlık), İrfan ve Vahdet (İslâm), Nirvana (Budizm), Mokşa (Jainizm), Samadhi (Hinduizm).

Dinlerin zahirî (ekzoterik) ve şeklî yaklaşımına karşılık, mistikler Batınî (Ezoterik) olarak bunları yaşar ve yobazlar, en azından ortodoks din yandaşları dâima nâhoş karşılar, hâttâ katlederler (Hallâc-ı Mansûr’u hatırlayınız). Bilimsel açıdan, hepsinin de kullandıkları yöntem kendi kendine hipnoz transına geçtikten sonra meditasyon yapmalarıdır. Bâzı özel yetenekli beyinler ve psişeler ise bunu çok yoğun yaşarlar.

HOMO RELIGIOSUS ve HOMO MYSTICUS FARKI

Homo religiosus ibâdeti bir şekil ve ihmâl edilirse ceza göreceği günah olarak telâkki ederken, Homo mysticus bunu vâsıta olarak telâkki eder, sevgiyle sarılır; hâttâ bütün ritüelleri terk edip sıradan biri gibi yaşarlar ama kendilerini çok aşmışlardır. Buddha “dereyi geçtikten sonra köprüye ihtiyaç yoktur” derken bunu kasteder. Bizim kültürümüzde bunun en güzel örnekleri arasında Mevlânâ’nın, Yûnus’un, Hallâc’ın içerisinde yer aldığı Melâmilik ve sûfilik yer alır. Hakiki Melâmilik’te şeyh de, mürşid de, mürid de yoktur; sâdece hürmet edilen daha kâmil insan vardır, o kadar. Aynı rûhu Nasreddin Hoca’nın fıkralarında, Bektaşî mesellerinde de görebilirsiniz. Alevîlik biraz farklılaşmıştır.

KİŞİLİKLER ve DUYGULANIMSAL HUYLAR: A, B ve C KÜMELERİ, Yüksek İşlevsellikli Otizm…

Bunlara eklenen Duygulanımsal Huylar: Hipertimik, Siklotimik, İrritabl, Eşikaltı Distimik…

BÜTÜN BUNLARA BİR KARİZMA VE DEHÂ EKLENİNCE… Nasıl büyük yaratıcı san’atkârlara ilham gelirse, bu özel pşişelere de bâzı bilgiler gelir! Bütün hallüsinasyon yaşayanlar psikotik değildir; hâttâ derin ibâdet içindeyken bunları yaşayan pek çok sıhhatli insan vardır.

Meselâ Hz. Muhammed’i bir düşünelim. 11 yaşındayken “emîn” denen, hiç kahkaha atmayan ama gülümseyen, üzülüp ağlayan, savaşan, sevişen ve şûra kararlarıyla devleti yöneten, senelerce daracık bir mağarada derin meditasyonla temporo-limbik sisemini, bâzı fontal bölgelerini ve amigdalasını bombardıman eden, sonunda da “oku (ikra)” vahyini alan, bunu çok egodistonik (egoya yabancı) yaşayıp, sonra da zamanla olaya-bağlı kısmen egosintonik (egoyla uyumlu) değişik bilinç hâlleri (Altered States of Consciousness) yaşayan, her seferinde yoğun anksiyete ve dehşet yaşayantılayan… Sonunda da “bitti” deyip, hastalanıp ölen bu adam gibi adama kimse epileptik veya psikotik (akıl hastası, deli) diyemez!

Peki, nedir bunlar? Hz. Muhammed de, Buddha gibi, Lao Tse gibi, daha niceleri gibi bir seçkin Homo mysticustur. Bu gibi kişilerin çoğu da, ilginçtir ki, yetimdir.

Benim hipotezim: Bunlar assosiyatif dissosiyasyonlardır. Bir gâiyetleri, hâttâ teleolojileri vardır çünkü bir eser yaratırlar. Örnek Yedi Askı Şâirleri’ni secdeye vardıran: Kur’ân! Peygamberlik (bizim inancımıza göre) bitmiş olabilir ama Homo mysticuslar hep gelecektir. Hastalıklıyla sıhhatliyi tefrik etmek pek güçtür ama bir model geliştirilebilir. Bu yaklaşım da mü’mini, münkiri, herkesi rahatlatacaktır.

Burada dinbazlığı çok güzel hicveden bir hoşluğu paylaşmak istiyorum:

2005’te Hristiyanlar’ın web sitesi “Ship of Fools”, bir yarışmayla en komik dinî fırkayı seçti:

Köprüden geçmekte olan yobaz, bir adamın intihar etmek üzere olduğunu görür. Koşarak yanına gelir ve “dur, sakın yapma” der. Adam “neden” deyince yobaz, “yaşamak için birçok sebep var” karşılığını verir ve aralarında şu konuşma geçer:

— Dindar mısın?
— Evet.
— Ben de… Hristiyan mısın Budist mi?
— Hristiyan.
— Ben de… Katolik mi yoksa Protestan mısın?
— Protestan.
— Ben de… Episkopal mi yoksa Baptist misin?
— Baptist.
— Ooo, ben de… Tanrının Baptist Kilisesi’nin mi, yoksa İsa’nın Baptist Kilisesi’nin mi üyesisin?
— Tanrı’nın Baptist Kilisesi’nin.
— Ben de… Tanrı’nın Reformcu Baptist Kilisesi mi, Tanrı’nın Orijinal Baptist Kilisesi mi?
— Tanrı’nın Reformcu Baptist Kilisesi.
— Ben de… 1879 tarihli mi, yoksa 1915 tarihli reformdan yanasın?
— 1915.

Yobaz, “Vay kâfir vay” diyerek adamı köprüden aşağı iter!

SPINOZA: BİR DİNBAZLIK KURBANI!

Tarihte Hermeneütik (yorumsama) ile iştigâl etmenin “cezasız kalmamasına” dâir hazin bir örneği paylaşmak isterim: Benedict de Spinoza (Benedictus de Spinoza veya Bento d’Espiñoza, 1632-1677) ağırlıklı Panteizm felsefesine göre göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır.

Spinoza Yahudi’ydi ve âilesi Portekiz’deki engizisyondan kaçıp Amsterdam’a gelmişlerdi. Bilimsel buluşların, dinî bölünme ve çatışmaların, siyasî değişikliklerin ve felsefî gelişmelerin yoğun olduğu bir sırada Hollanda’da yaşadı. Babası, ticaretin yanı sıra, sosyal alanda da gelişme kaydetmiş ve Amsterdam’daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürü olmuştu. Âilesi, Spinoza’nın haham olarak yetişmesini istemiş ve bu yönde gelişmesi için her türlü eğitim olanaklarını sağlamıştı; o da erken yaşta gittiği Yahudi okullarında ve sinagoglarda İbranice ve Lâtince öğrenmiş (Arapça değil), Yahudi ve Arap teologların çalışmalarını okuma imkânı bulmuştu. Ona göre Tanrı-Kâinat-İnsan ayırımı yoktu, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıydı. İlâhiyat (teoloji) açısından Tanrı, Kâinat, İnsan bir ve aynıydı. Transandantal bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemezdi.

Spinoza’nın bu görüşü, Endülüs İspanya’sındaki ünlü mutasavvıf Muhyiddin-i Arabî’nin (1165-1239) etkisiyle oluşmuştu. Bilindiği gibi Muhyiddin ibn Arabî’nin görüşü “Vahdet-i Vücûd” olarak ileri sürülmüştü. Ancak birçoklarının sandığının aksine, Spinoza’nın Panteizm’i ile Arabî’nin Vahdet-i Vücûd anlayışı birbirinden çok farklıdır.

Spinoza’da Tanrı kâinattadır ve kâinat kadardır (Panteizm). Muhyiddin ibn Arabî’de ise Kâinat Tanrı’dadır, Tanrı’dandır ve bu durum Tanrı’yı sınırlamamaktadır (Panenteizm yâhut Diyalektik Teizm).

Spinoza’nın bu Panteist, hâttâ Monist Tanrı-Kâinat anlayışında Musevîliğin etkisi inkâr edilemez. Buna rağmen, 1655’te, Musevî Cemaâti Mahkemesi tarafından dindışılıkla (Materyalistlik ve Tevrat’ı küçük görmek ile) suçlanır. Bu sorgulamada Tanrı’nın bir bedene sâhip olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanır. Bu yıl içinde Spinoza, Tractatus de Deo et homine etjusque felicitate (Korte verhandeling van God, de mensch en des zelfs welstand, Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme) isimli çalışmasını da bitirir. 1656’da, 24 yaşındaki genç Spinoza, Amsterdam Sinagogu tarafından, her ikisi de Dekartçılığın bir formuna dayanan, “Tanrı’nın kâinat ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve İncil’in Tanrı’nın tabiatını öğretmek için mecazî ve sembolik bir kitap olduğu” iddialarını savunduğu için Yahudi cemaâtinden kovulur (cherem veya herem; Yahudilik’te, Katoliklik’teki aforoz benzeri bir ceza).

Kovulmasını müteâkip, ismini Benedictus’a (ilk ismi olan Baruch’un Lâtince karşılığı) çevirir. Cherem’in şartları çok kesindir ve ceza asla geri alınmazdı. Bu da yetmez, 1660’da Amsterdam Sinagogu Spinoza için “her türlü din ve ahlâk için bir tehdit” diyerek şikâyette bulunur. Üzerindeki baskılara dayanamayarak 1661’de Amsterdam’ı terk eder, yakınlardaki Rijnsburg’a yerleşir, oradan da Lahey’e göçmek zorunda kalır. 1673’te teklif edilen Heidelberg Üniversitesi’ndeki felsefe kürsüsündeki görevi de reddeder, çünkü “din adamlarını rahatsız etmeme şartı” vardır! Etika isimli eserini 1675’te tamamlar. Bu eser belirli bir çevrede dolaşır, tartışılıp değerlendirilir, ancak Spinoza yaşadığı sırada izin vermediğinden basılmaz. 1677’de 45 yaşındayken ölen Spinoza’nın eserleri, Amsterdam’da, arkadaşları tarafından Opera Posthuma (Ethica, Tractatus politicus, Tractatus de intellectus emendatione, Epistolae, Compendium Grammatices Linguae Hebrae) adıyla neşredilir.

Spinoza’nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslâm mütefekkirlerini, skolastiklerİ, XVII. Asır’da çok önemli gelişmeler kaydeden tabiat bilimlerini, Giordano Bruno’nun Panteizmi’ni ve bütün bunların ötesinde, Descartes’ı ve günümüzde artık terk edilen Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefî sorununun öz (essence; cevher: substance demektir) sorunu olduğunu, bu eksende ontoloji problemine yönelir. Aristotelesçi kapalı kâinat görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan Bruno, Nicolaus Copernicus’un (1463-1543) tezini savunmuş, kâinatın sonsuz ve homojen olduğunu ve dünyadan başka birçok gezegenin de bulunduğunu söylemişti. Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi’nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilân edilmiş ve Roma’da diri diri yakılarak cezâsı infaz edilmişti!

Beden ve rûhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza teleolojik (ereksel) bir illiyete (nedenselliğe) de karşı çıkmış, transandantal bir Tanrı anlayışı yerine mündemic (içkin) bir tabiat anlayışı getirmiştir. Böylece rûhun vücudu yönettiği antropomorfik Tanrı fikri yerine, bütün çeşitlilikleri barındıran, teleolojik olmayan tek bir tabiattan bahsederek, insandaki temel üç illüzyonu (yanılsamayı) tasvir etmiştir: Teleloji çerçevesindeki bir bilinç, hürriyet ve teolojik illüzyon. Spinoza’nın bu fikirleri, nihâyetinde Monist bir özellik arz eder. Görüşleri Georg Wilhelm Friedrich Hegel’i (1770-1831) ve Karl Heinrich Marx’ı (1818-1883) da etkilemiştir. İngiliz mütefekkir Alfred North Whitehead, (1861-1947) “Tanrı’nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır” der; Bertrand Russell’la beraber Principia Mathematica kitabını yazar. Katı Teist inançlara karşı çıkar: “Tanrı değişmeyen yanıyla hareketi, varoluşu başlatmıştır ve kâinatın bilinçundadır. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, primum movens, hür, ezelî ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı”.

TEİZM, DEİZM, PANTEİZM VE PANENTEİZM FARKI

Tabii, primum movens deyince kozmogoniden veya (kozmogeni, kozmojeni) bahsetmemek olmaz: Kâinatın menşeinin araştırılması veya bununla ilgili teori demek, yâni “evrenin doğumu”. Kozmogoni kelimesi Türkçe’ye, Fransızca cosmogonie kelimesinden geçmiştir, bunun ise menşei de Lâtince cosmogonia’ya dayanır. Cosmogonia da Yunanca kosmogonia menşelidir; Yunanca kosmos “kâinat, âlem, evren” anlamına gelirken, gonos kökü “döl, doğmak” anlamlarına gelir.

Kozmogoniyi, kozmoloji terimi ile karıştırılmamalıdır.

Kozmoloji (evrenbilim) evreni (kâinatı, âlemi) inceleyen daldır. Bu sebeple evreni genel olarak inceler; evreni doğuşundan sonuna kadar inceler, evrenin tabiatı ve ihtiva ettiklerinin tabiatına kadar, evrene dâir her şeyle ilişkilidir.

Hâlbuki kozmogoni sâdece evrenin doğuşu, menşei ile ilgilidir.

Kozmogoni illâki bilimsel olmak zorunda değildir; çağdaş bilimin ortaya çıkışına kadar kozmogoni sıklıkla dinî bir karaktere sâhipti. Bugün farklı kozmogoni anlayışları incelenirken sıklıkla ayrım yapılır; dinî karakterde olan kozmogoniler dinî kozmogoni, bilim temelli incelemelerse fizikî kozmogoni başlığı altında işlenir. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilinçdışındadır. Bu nedenle Tanrı’nın kâinatta mündemic (kâinatin maddesine karışmış-içinde bulunan, içkin) olduğunu söylemek de doğrudur. Kâinatın Tanrı’da mündemic olduğunu söylemek, Tanrı-Kâinat ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir. Süreç felsefesi olarak da ifâde edilen bu akıma Pan-enteizm veya Diyalektik Teizm de denir. Pan-enteizm’e (kısaca Panenteizm’e) göre Tanrı, hem mutlaktır, hem de değişendir. Hem zamanın içinde, hem dışında, hem sonlu, hem de sonsuzdur; aynı zamanda hem kısmî hem küllî, hem sebep hem sonuçtur. Hâttâ ezel ve ebed dahi mahlûktur ve yaratılış her ân olmakta, kâinat sürekli olarak kendini yenilemektedir.

Bu Hermeneütik insana dâir olanla, Tanrı’nın iradesinden (irâde-i külliyyeden, irâde-i ilâhiyyeden) ayrı olmayan ama insana da açık alan bırakan irâde-i cüz’iyye mefhumunu (nosyonunu) bize kazandırır.

Teizm’de Tanrı her şeye kâdirdir ve her şey O’nun kontrolü altındadır; ferdî mes’uliyet yoktur

Deizm’de Tanrı her şeyi yarattıktan sonra bir kenara çekilmiş, hiçbir şeye karışmaz hâle gelmiştir. Ferdî mes’uliyet tamdır.

Amerikalı filozof Charles Hartshorne (1897-2000), Tanrı’nın bir mücerret (soyut), bir de müşahhas (somut) iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu kemâl klâsik Teizm’deki gibi değildir. Oradaki kemâl değişmeyen, donmuş bir kemâldir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme İlâhî bir değişmedir. Yâni kemâle doğru değil, kemâl içinde bir değişmedir.

Panenteizm, Teizm’in klâsik creatio ex nihilo (yoktan yaratma) görüşünü kabûl etmeyerek, creatio ex materia (önceden mevcut maddeden yaratma) fikrini benimser. Bu târifle de Panenteizm, hem Deizm’den hem de Panteizm’den ayrılır.

Monizm’le de akrabadır: Monizm, her şeyin bir tek zaruretin, ilkenin, madde veya enerjiden olduğunu iddia eden görüştür. Mutlak olarak iki tür madde (veya zaruret, ilke) olduğunu ileri süren Düalizm’den ve mutlak olarak birçok türde madde (veya zaruret, ilke) olduğunu ileri süren Plüralizm’den ayrılmaktadır. Felsefe alanında temel sorulardan biri olan teklik-çokluk sorununa, çokluğun da aslında tek olabileceği görüşünü getirmektedir. Genellikle Monizm’in Panteizm, Panenteizm ve mündemic bir Tanrı inanışı ile ilişkili olduğu düşünülür.

Ayrıca, Absolutizm ve Gnostisizm’deki Monad (tek, yegâne olan Tanrı’dır) da Monizm’le yakından ilgilidir. İlk temsilcisi Elea’lı Parmenides’tir (MÖ 600 civarı). Pisagor (Pythagoras MÖ 570-MÖ 495) da Monist olarak bilinmektedir. “Bir” sayısı, Pisagor’a göre mutlak ve kutsaldır. Aynı zamanda Çok’u da içinde barındırmaktadır. Bu inanç, Hinduizm’in de temelini teşkil eder.

Özetlersek, Panteizm ile Panenteizm arasında önemli bir fark vardır: Panteizm’de her şey Tanrı’dır. Panentezim’de ise, her şey Tanrı’dan sudûr etmiştir (emanation: Lâtince emanare’den “akarak teşekkül etme” yâhut “kuvvetle fışkırarak oluşma”). Tanrı’nın insandaki yansıması rûhun da tek amacı, oluştuğu Tanrı’ya dönmektir. Bunun ise yolu tek kâinat şümûl yasa olan tekâmülden (evrimden) geçmektir.

Muhyiddin-i ibn-ül Arabî’nin marifetullah ilminden insanlara aktardıklarının hülâsasının bir örneği şudur: “Lâ mevcude illallah” yâni “Allah’tan başka mevcûd yoktur”.

Bütün bu anlattıklarımın hâlen en geçerli evrenbilim kuramı olan ve CERN’de de doğrulanan Büyük Patlama vakıasıyla doğrudan paralelliği çok mânidardır.

Bu buluşlar da demin bahsettiğim Teizm’in klâsik creatio ex nihilo (yoktan yaratma) görüşünü kabûl etmeyerek, creatio ex materia (önceden mevcut maddeden yaratma) fikrini benimsemektedir. Hâttâ Prof. Stephen Hawking, “evrenin evrimini izah etmek için bir tanrıya ihtiyaç yok” demiştir; bilim adamı gözüyle başka ne diyebilirdi ki?

İslâm’ın düsturu olan La ilaha ilAllah (Türkçe’de lâ İlâhe İllallah diye söylenir) ifâdesi zâhirî olarak, sıklıkla “Allah’tan başka tapılacak ilâh yoktur” diye tercüme edilir. Bâtınî olarak ise “her şey zâten Allah’tır ve ondan başkası yoktur” demektir. Çünkü tapanla tapılan arasında ontolojik bir fark olmaz, olamaz. İşte, bu çok kritik nüans, Vahdet-i Vücûd’un formülünün, “La ilaha illallah”’ın tasavvufî açılımının “Lâ mevcude illallah” deyişinde açıklığa kavuşmasıdır.

Bütün bunlar Hermeneütik arayışlar, felsefî çırpınışlardır. Ne ilginç değil mi? Spinoza’nın bu Panteist, hâttâ Monist Tanrı-Kâinat anlayışında Musevîliğin etkisi inkâr edilemez ama o Musevîlik kendisini kovmuştur!

Esasında Musevîlik’ten neş’et eden ve önce bir kült (anormâl veya acayip dinî grup), akabinde bir sekt (farklı ve oturmuş bir inanç grubu) ve MS 325 senesindeki İznik Konsili’nden sonra bir din hâlini alan İsevîlik (Katolik Hristiyanlık) da aynı yobazlık içerisinde farklı düşünenleri yakmıştır!

Aslında tamamen memetik bir mutasyon ve farklılaşma olan ve tarih boyunca hep olagelmiş bulunan bu kültürel çeşitliliği (diversity) hazımla karşılayabilecek ve hepsine aynı mesâfeden bakarak büyük bir toleransla karşılayacak bir kurum varsa, olabilirse eğer, bu câmianın ve temelini oluşturan cemiyetin de şu beş şeye sâhip olması icap eder:

1) Tolerans,

2) Lâiklik veya sekülerlik (ikisi tam olarak aynı şey değildir),

3) Sevgi (evrimbilimsel ifâdeyle bağlanma “attachment”),

4) Dogmatizm batağına düşmemek için, mutlaka müsbet ilme (bilime) sırtını dayaması,

5) Asla değişmez bir katılık (rigidity) içerisinde asla olmaması; yâni farklı Hermeneütiklere açık olması!

Çünkü hayatım boyunca hep Allah’a (bir Tanrı’ya) inandım, iman ettim. Ama onun ne olduğu tabii ki bilmedim; bilsem zâten inanmazdım. Hayatımdaki tek dogma budur.

Epistemoloji, bilim-psikiyatri ve inanç sistemleri konusunda yüzlerce fazla konferansa, panele iştirak ettim. Hâlen ulaşabildiğim kemâl merdivenindeki kendimi değerlendirişim aynen şöyle:

“Ben, dindar olmayan bir Müslümanım”.

***

Bu kendimden iktibasla naklettiğim fikirlerime bir ufak ilâve daha yapıp, Başbakanımız’ın “dindar nesiller” ütopyasının neden ilmen de, dinen de neden bir safsata, (İngilizce: logical fallacy, Osm: Kıyas-ı bâtıl) içerisinde olduğunu özetleyeyim ama biraz örnekler de katarak:

1. Argumentum ad hominem: Bir argümanın doğruluğunun, argümanı geliştiren şahsın kişiliği ile ilgisi olduğu savı. Örnek: Freud cinsel sapığın biridir. Dolayısıyla söylediklerini ciddiye almamıza gerek yoktur.

2. Argumentum ad populum: Çoğunluğun benimsediğinin doğru olduğu savı. Örnek: Hitler’in II. Dünya Savaşı’na katılmasaydı ABD’ye saldırmayacağını söylemen çok saçma. Herkes bilir ki onun hedefi dünyayı ele geçirmekti.

3. Argumentum ad ignorantiam: Tersi ispatlanamayanın doğru olduğu savı. Örnek: UFO’ların dünyayı ziyaret etmediği yolunda hiçbir delil yoktur. Demek ki ediyorlar.

4. Petitio principii / begging the question: Döngüsel nedensellik; kendi kendini ispatlayan önerme. Örnek: İncil, Tanrı’nın yazdığı kitaptır. Tanrı’nın yazdığı kitap yanlış olamaz; doğru olmalıdır. İncil’de yazdığına göre İncil doğrudur. Öyleyse İncil kesinlikle doğrudur.

5. Cum hoc ergo propter hoc: Bağlantı, ilişki veya ortak özelliklerin mutlaka sebep-sonuç ilişkisi içinde olduğu savı. Örnek: Genç kızlar çok çikolata yiyor. Genç kızlarda sivilce çok görülüyor. Demek ki sivilcenin sebebi çikolatadır.

6. Post hoc ergo propter hoc: Zaman içerisinde önce gerçekleşen bir olgunun, onu izleyen başka bir olgunun sebebi olması gerektiği savı. Örnek 1: Falanca ülke kurulmadan önce nükleer silâh diye bir şey yoktu. Demek ki nükleer silâhların sebebi falanca ülkedir. Örnek 2: Güneş tutulmasından sonra deprem oldu. Demek ki depremin sebebi güneş tutulmasıdır.

7. Çöp adam / straw man: Tepkisel indirgemecilik. Örnek: – Kürt sorununun bu hâle gelmesinin sosyal, ekonomik, politik bir sürü sebebi var. – Terör örgütünü mü savunuyorsun bana?

8. Argumentum ad traditio / argumentum ad antiquitatem: Geleneksel olanın doğru olduğu savı.
Örnek 1: Evliliği reddeden kadını öldürmemiz çok doğru. Çünkü töre böyle. Örnek 2: Bunca yıldır böyle yapılıyor. Demek ki doğru.

9. Argumentum ad baculum: Güç kullanarak kabul ettirme. Örnek: Ders kitaplarında yazılanlar doğrudur. Çünkü eğer yanlış dersem öğretmen beni sınıfta bırakır.

10. Argumentum ad crumenam: Zenginlerin söylediklerinin doğru veya tam tersine yoksulların söylediklerinin yanlış olduğu savı. Örnek 1: Sakıp Sabancı bunu söylüyorsa doğrudur. Örnek 2: O beş parasızın teki! Söylediklerine kim inanır?

11. Argumentum ad lazarum: Yoksulların söylediklerinin doğru ya da tam tersine zenginlerin söylediklerinin yanlış olduğu savı. Örnek 1: Adamın beş parası yok ki çapkınlık yapabilsin! Örnek 2: Adamın milyarları var. Güya eşini hiç aldatmamış!

12. Yanlış ikilem / bifurcation: Yalnızca iki seçeneğin var olduğu savı. Örnek: Ya çözümün bir parçasısın ya da sorunun!

13. Zayıf benzetme / weak analogy: Ortak özellik gösteren iki önermenin birbirinin aynı olması veya birbirine çok benzemesi gerektiği savı. Örnek: Osmanlı İmparatorluğu da tıpkı Roma İmparatorluğu gibi parçalanmıştır.

14. Yüklü soru / loaded question: Sorunun ardında yatan varsayımların doğru olduğu savı. Örnek 1: -Uyuşturucu kullanmaktan ne zaman vazgeçtin? -Vazgeçmedim.-Demek hâlâ kullanıyorsun! -Hayır, hiç kullanmadım! -Ama vazgeçmediğini itiraf ettin! Örnek 2: -Ergenekon suç örgütünden ne zaman çıktın? -Çıkmadım. -Demek ki sen Ergenekoncusun! -Hayır, hiç üye olmadım ki! -Ama çıkmadığını itiraf ettin!

15. Argumentum ex silentio: Bir tartışmanın taraflarından birinin sessiz kalmasının, sessiz kalan tarafın tartışılan konuda bilgisi olmadığını, haksız olduğunu veya yanıldığını kabûllenmesi anlamına geldiği savı. Örnek 1: Sükût ikrardan gelir! Türk Atasözü. Örnek 2: -Sanık sorguda susma hakkını kullanmış! -Suçsuzsa neden sussun? Kalkıp açık açık “Ben suçsuzum” derdi suçlu olmasaydı!

16. Argumentum ad misericoridiam: Acınacak durumda olmanın veya çâresizliğin, söylenen ya da yapılanların yanlışlığına ağır bastığı savı. Örnek: Adam ayakta duramayacak denli yaşlı ve hasta. Bence geçmişte yaptıklarından sorumlu tutulmasına artık gerek kalmamalı.

***

Ey Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı,

Dindar nesiller yetiştirecekmişsiniz, devletin de görevi buymuş, öyle mi?

Dünyadaki 5000’den fazla dinin her birinin kendine göre bir weltanschauungu var.

Ey Benim Başbakanım,

Eğer Türkiye’deki lâikliği ilga’ edecekseniz ve yerine sekülarizmi getirecekseniz…

O takdirde Satanizm’i de serbest bırakıp, herkesin istediğini yapmasını sağlamalısınız! O da bir din ve kimsenin hangi dinin daha iyi olduğuna karar verme yetkisi veya yetkesi de yok!

Bakınız, ortalık Sibel Üresin’lerle dopdolu. Bütün yandaş medya da!

Yoksa dünya tarihine çok ilginç işler yapan lider olarak geçebilirsiniz ve bu çıkışlarınız sebebiyle arkanızdaki destek gittikçe azalıyor.

Hele padişahlık uğruna Türklüğü aşağıladınız ya!

Yapayalnızlığa doğru pike yapıyorsun.

Yaptıkça da öfkeniz artıyor…

Şu ölümlü dünyada değer mi?

Ad impossibilia nemo tenetur

Hiç kimse yapamayacağı şeyler için söz vermemelidir.

Argumentum ad hominem…

İLK KURŞUN

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: