Etiket arşivi: Ahmet Takan

Ahmet Takan : AKP’liler çok merak ediyor; “Hangisi daha uzun koş abilecek ?..”

yazir44060b500.jpg

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Lizbon’dan yeni anayasa çalışmaları ve başkanlık sistemi heveslilerine yaptığı yumuşak(!) çakış, Ankara kulislerinde yeni dalgalanmalara sebep olmaya yetti de arttı.

Hiç gündemden düşmeyen Abdullah Gül’ün yeni parti çalışmaları üzerine kulisler daha da hararetlendi. Bu oluşumun içinde öyle isimler sayılıyor ki duysanız küçük dilinizi yutarsınız. İşçi Partisi, Aydınlık gazetesi önderliğinde kurulan Milli Merkez’de bulunan bazı ünlü isimlerden tutun da Ülkücü çizgide siyaset yapanlara, oradan da CHP’nin ulusalcılarına kadar, kimler var kimler!.. Hazırda bekleyen Milli Görüşçüleri ayrıca belirtmeye zaten gerek yok..

Hal böyle olunca iki arada bir derede kalan, yardan da serden vazgeçemeyen muhterem AKP’liler de papatya falına bakıyorlar. Falın konusu şu; Abdullah Gül mü daha sağlıklı, Tayyip Erdoğan mı?.. İkisinin de hastalıkları malum. Acaba hangisinin hastalığı uzun süreli koşuya daha müsait?..

Espri yapıyor veya ti’ye alıyor sanmayın. Fotoğraf aynen böyle.. Çok sıkıntı bastı AKP’nin yüzer-gezer mebuslarını. Bakmayın siz “Muhteşem”in Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelttiği sert eleştirilere!.. Adamcağızın içi yanıyor, kendini zor tutuyor; Abdullah Gül’e çakmamak için.Yanı başındakiler sürekli teskin ediyor Sultanlarını, “Aman şu süreç bir hallolsun. Bir de ABD’ye gidip dönelim. Ondan sonra bakarız icabına” diye. “Muhteşem”, Gül ve Cemaat üçgeninde patlayan Valiler ve Emniyet Müdürleri kararnamesi krizi o sebepten Lizbon dönüşüne tehir edilip sümen altına itildi. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, İçişleri bürokrasisi, fokur fokur kaynıyor. Hararetin en üst derecede olduğu diğer yer de yargı. Son hakimler ve savcılar kararnamesinin ardından şu bomba iddia ile çalkalanıyor başkent kulisleri;

“Yakında Kozmik Oda operasyonları başlayacak. Ardından da Öcalan ve terör örgütünün talepleri arasında olan faili meçhuller ile ilgili operasyonlar gelecek.”

Anlaşılan, “Muhteşem” sıkıntılarının bir bölümünü Ağustos Yüksek Askeri Şurası’nı beklemeden halletmeyi planlıyor.

Hazır, söz Çankaya Köşkü’nden açılmışken geçenlerde kıyıda kalan fakat çok önemli bir haberden alıntı yaparak aktarayım;

“Danıştay’ın kamuoyunda ‘Gizli Anayasa’ ve ‘Kırmızı kitap’ olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iptali istemiyle açılan ve 7 yıldır süren davada son sözünü geçen yıl sonunda söylediği ortaya çıktı. Danıştay, kırmızı kitabın iptal istemini reddetti. İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunarak Belge’nin ve ilgili Bakanlar Kurulu kararının iptalini istedi.”

Abdullah Gül’e Başbakanlık koltuğuna oturduğu ilk günlerde “Kırmızı kitabı gördünüz mü” diye sormuştum. “Gördüm. Bildiğimiz şeyler. Bir süre sonra kitap da Milli Güvenlik Kurulu da ortadan kalkacak” demişti. O zaman söyledikleri birer birer gerçekleşti. MGK “sivilleşti”. “Süreç” gidişatın ne yönde olduğunu da gösteriyor.
Benim bildiğim Abdullah Gül dediğini yapar!..

Gerçekten ibretlik mektup

28 Şubat tutuklularından emekli Albay Alican Türk, gazetecilere eşi aracılığıyla ara sıra mektup gönderir. En son aldığım mektubunun başlığı; “İbretlik mektup”tu. Türk, söze, “Orkun GÖKALP… Balyoz Davası’nda 16 yıla hüküm giyen bir albay… Orkun’la 2002 sonlarında Bosna Hersek’te tanıştık. O tarihte ikimiz de binbaşı rütbesiyle SFOR’da görevliydik. Saraybosna’nın hemen dışında yer alan Butmir kışlasındaki karargâhta çalışma bürolarımız altlı üstlü, yatakhanedeki odalarımız ise karşılıklı idi” diyerek başlıyor. Türk, silah arkadaşının kendisine gönderdiği mektubu kısaltarak şöyle aktarıyor;

“Abi, ben tutuklanalı 26 ay bitti.(…) İddiaya göre 2002’nin Aralık ayında dönemin 1’inci Ordu Komutanı Org. Çetin DOĞAN ile yüz yüze görüşerek Balyoz Darbe Planı içinde yer almayı kabul etmişim. ‘Yahu ben o tarihte Butmir’deyim, Çetin Paşa İstanbul’da… Nasıl yüz yüze görüşmüşüz?’ diye sordum, ama cevap veren olmadı. İsmim sözde 2002 Aralık ayında yayınlanan bir görevlendirme yazısında geçiyormuş. Yazı deyince yanlış anlama, imzalı bir evrak falan değil; bir CD içinde yer alan düpedüz sahte olarak düzenlenmiş bir Word dosyası…(…) Bosna’da olduğumuz süreçte, sorumluluk bölgem olduğu iddia edilen İstanbul’da darbe timlerine personel seçmekle suçlandım.(…) ‘Ben o tarihlerde Bosna’daydım, söz konusu seminere de katılmadım, katılamazdım’dedikçe savcılık makamı bana Bosna hariç yeni görev yerleri buldu, ama bir türlü yurt dışında olduğumu kabul etmedi. Mahkemenin talebi üzerine Genelkurmay, K.K.K.lığı, Emniyet Genel Md.lüğü resmî yazı gönderip yurt dışında olduğumu bildirdi, ama mahkeme gerekçeli kararında ‘sanığın savunmasına itibar edilmemiştir’ dedi. Yani aslında bana değil, devletin resmî kurumlarına itibar etmiyor.(…)

Sonuç, ağırlaştırılmış müebbet… Teşebbüs aşamasında kaldığı iddiası ile16 yıla indi. (…) Sen ne dersen de, istersen ben suç tarihinde doğmamıştım de yine de fark etmez. Aslında ortada bir suç olmadığı gibi suçlu da olmadığını onlar da biliyor.(…) Sen bu kirli senaryo içinde seçilmiş bir karaktersin ve sana biçilmiş rolü sen benimsemesen de zorla sana oynatıyorlar. Çünkü bu davalardan elde edilecek siyasî rant her türlü insan hakları ve masumiyetin üzerinde.”

Alican Türk de bunun üzerine şunları söylüyor;

“Değerli Yargıtay Hâkimleri,

Gizli tanıkların bol bol sahne aldığı bu davalarda, ben bir açık tanık olarak belirtirim ki, Balyoz sanığı Orkun GÖKALP Kasım 2002 – Mayıs 2003 tarihleri arasında benimle birlikte Bosna Hersek’te idi. Yani kendisine isnat edilen suçu işlemiş olması mümkün değil.”

Yeniçağ

Reklamlar

Ahmet Takan : İki mühim asker havadisi…

yazir44060b500.jpg

Gazeteci için meslek hayatında en acı anlardan biri nedir? Cevabı vereyim; Bomba bir haberin elinde patlaması!..

İtiraf edeyim; geçen Cumartesi günü -yaşadığım bir talihsizlik yüzünden- benim de (ilk değil) başıma geldi. Malum şartlar yüzünden haber kaynaklarımızla artık hal-hatır dışında telefon görüşmesi yapamadığımızdan gelen davet üzerine gideceğim dost bürosuna ulaşamadım. Cumartesim zehir olduğundan görüşmeyi Pazar sabahına tehir etmek durumunda kaldık. Pazar sabahından öğle saatlerine kadar süren sohbetimizde (AKP’liler Kızılcahamam kampında keyif sürerken) güvenilir haber kaynağı dostumun bana aktardığı haber şöyleydi;

“Biliyorsun, 8 Mayıs tarihi PKK’nın resmi çekiliş tarihi ilan edildi. Başbakan Erdoğan da ondan sonraki 2-3 gün içinde kamuoyundan puan almak için askerlik süresinin kısaltılacağını açıklayacak. Uzun dönem askerliğin 12, kısa dönem askerliğin ise 4 aya indirileceğini kamuoyuna ilan edecek. AKP hazırlıklarını yaptı.”

Ben, pazartesi sabahının gelmesi için dakikaları sayarken, Pazar akşamı haber Kızılcahamam kaynaklı olarak internet sitelerine düştü. Tabii ki benim de dünyam yıkıldı.

Gazetecilikte en önemli prensip; her ne şartta, nerede, ne olursa olsun habere küsmemektir. İki gün boyunca haberi yine ısrarla takip ettim. Hükümet sözcülerinden yalanlama gelmedi ama teknik detay da verilmedi. Yandaş medyada sızdırılan bilgilerle devamlı Türk ordusunun “profesyonelce” nasıl küçültüleceği ve terör örgütünün korkulu rüyası olan Jandarmanın nasıl kır polisi olacağı yazıldı.

Şimdi sıkı durun!..

Bu konuda, işin gerçek sahibi, konuşmak ve bilgi vermek durumunda olan Genelkurmay Başkanlığı kaynaklarına, “Zorunlu askerlik süresinin kısaltılması konusunda çalışmalar ne aşamadadır? Genelkurmay cephesi buna nasıl bakıyor?” diye sordum.

Aldığım net cevap: “Bu konuda Genelkurmay Başkanlığı’nda herhangi bir çalışma yok” şeklindeydi.

Hazır yakalamışken “teröristlerin çekilip, çekilmediğini” de sordum. Bu sorunun cevabı da çok ilginç oldu;

“Bizim, teröristlerin çekildiğine dair herhangi bir emaremiz yok. Tespit edebildiğimiz herhangi bir emare yok.”

8 Mayıs resmi sözde çekilme sürecinin başlangıç tarihi ve Genelkurmay kanyaklarının ısrarla üstüne basa basa vurguladığı “emare” ifadesi… Aldığım cevabı şöyle yorumladım;

1- Eğer çekilme gerçekse bunun mutlaka hazırlık safhası olur. Genelkurmay da herhangi bir emare tespit edemediğine göre çekilme falan yok. Hükümet bizi uyutuyor.

2- Veya Genelkurmay’ın gözü kör, kulağı sağır edildi ki emareye rastlayamadılar.

Buradan diğer kulis bilgilerine geçelim…

* Son MGK toplantısında askeri kanadın sözde çözüm sürecine direndiği bilgisini sizlere ulaştırmıştım. Ankara kulislerinde en son konuşulanlara göre, Hükümet bu derinden giden direnişe çok kızmış. Tabandan da Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e çok baskı geliyormuş. Tayyip Erdoğan, Ağustos YAŞ’ta “çok kafa koparmak için” kesin kararlıymış. Ağustos Şurası’nın çok çetin geçeceği ileri sürülüyor.

* AKP, hain Öcalan ve BDP’nin özerklik taleplerine cevap verebilmek için “belli ölçülerde özerklik verilmesi” çalışmaları tamamlanmış.

* TBMM Genel Kurulu’nda yeni anayasa oylamaları için “Muhteşem” , “Türkler memnun olmazsa 7-15 fire, Kürtler memnun olmazsa yine 7-15 fire veririz. Bu firelere de en az 5-6 destek CHP’den gelir” hesapları yapıyormuş.

Buradan tekrar başa dönmek istiyorum. Tüm olup bitenler ve zorunlu askerliğin kısaltılması ile ilgili tüm yazılıp-çizilenler bana Türk ordusunun lağv edildiği 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’nı hatırlattı. Maddelerden bazılarını tekrar hatırlayalım mı?..

* Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacak.

* Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecek.

* Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecek.

* Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecek.

* Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacak.

* İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacak.

* Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacak.

* Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecek.

* Bütün demiryolları, İtilaf Devletlerinin zabıtası tarafından kontrol altına alınacak.

* Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacak.

* Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacak.

* Trablus ve Bingazi’de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacak.

* Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecek.

Bu kadar da benzerlik olur mu?

Ne dersiniz?..

Yeniçağ

Ahmet Takan : Katledilen yalnızca iç hukuk mu ?..

yazir44060b500.jpg

Sözde çözüm ve çekilme sürecinde hep iç hukukun nasıl katledildiğine baktık. İşin çok garip giden diğer bir yanı var. En ufak bir olayda Türkiye’nin üzerine hukuk ve insan hakları adına zıplayan Batılılardan hiç ses çıkmadı.

Hatta çok hassas(!) olan bu çevreler tam tersi, sözde sürece destek attı.

Kafamı kurcalayan soruları eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Ümit Yalım’a yönelttim. Güya 8 Mayıs’ta (yarın) terör örgütünün çekilme süreci başlıyor ya!.. Uzman isim Ümit Yalım’dan “uluslararası yükümlülükler ne getiriyor” u YENİÇAĞ için değerlendirmesini istedim. Ümit Yalım, “suçluyu kayırmayı” düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 283’üncü maddesini açıkça ihlal ederek PKK terör örgütü lehine pozitif ayrımcılık yapan AKP Hükümetinin, iç hukuk ile birlikte uluslararası hukuku da ihlal ettiğini net bir şekilde anlattı;
“Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 8 Haziran 2004 tarihinde, oy birliği ile 1546 sayılı kararını alıyor.

Kararı, Türkiye ve Amerika da dahil olmak üzere, o tarihte Birleşmiş Milletler üyesi 192 ülke kabul ediyor. 1546 Sayılı kararın 17’nci maddesi ile üye ülkelere, Irak’taki terörist faaliyetlerin önlenmesi bağlamında, uluslararası yükümlülükleri olduğu hatırlatılıyor. Üye ülkelere, Irak içinde ve Irak’tan diğer ülkelere yönelik terörist faaliyetlerin önlenmesi, Irak’a terörist geçişlerinin önlenmesi, Irak’tan diğer ülkelere terörist geçişlerinin önlenmesi ve teröristlere silah desteği ile finansal desteğin önlenmesi görevleri veriliyor. BM Güvenlik Konseyi’nin kararları bağlayıcı olup, üye ülkelerin hepsi bu kararlara uymak zorunda. Ancak o tarihte Irak’ı işgal altında bulunduran Amerika, bu kararlara uymuyor. Amerika bu kararlara uymadığı gibi Irak ordusundan arta kalan silahları Barzani üzerinden PKK’ya ulaştırıyor, PKK’nın bir kolu olan PJAK’ı destekliyor. Bütün bunlar olup biterken AKP Hükümeti, Amerika’ya bir tek nota bile vermiyor.

AKP Hükümeti, Amerika’nın dayatması ile 2004 yılında Kuzey Irak bölgesindeki tampon bölgeyi kaldırdı. Tampon bölgenin kaldırılması ile birlikte, Metina, Zap, Avaşin, Basyan ve Hakurk gibi terör kampları yeniden PKK’lı teröristler ile doldu. 2002 yılında biten PKK terörü, ’Tampon Bölge’nin kaldırılması ile AKP iktidarının ikinci yılında yeniden hortladı. Terör, şiddetini artırarak devam etti. Türkiye, 2009-2010 yıllarında iki yıl süre ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi olarak görev yaptı. AKP Hükümeti bu süre içerisinde de BM Güvenlik Konseyi üyesi sıfatıyla, Türkiye’nin güvenliğine ve PKK terörünün bitirilmesine yönelik olarak hiçbir girişimde bulunmadı.

Şimdi de Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti, teröristlerin Irak’a geçmesi için düzenleme yapıyor. Halbuki AKP Hükümeti, BM Güvenlik Konseyi’nin 1546 sayılı kararını kabul ederek Irak’a terörist geçişlerini önlemek üzere uluslararası bir taahhütte bulundu. AKP Hükümeti bu karara uymak zorunda. Ancak, Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti, teröristlerin Irak’a geçmesi için gerekli koşulları sağlayarak, kabul ettiği ve taahhütte bulunduğu 1546 sayılı karara uymuyor ve uluslar arası hukuku açıkça ihlal ediyor.”

Ümit Yalım, çok çarpıcı bir noktaya daha işaret etti;

“Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri arasında 1926 yılında imzalanan Ankara Andlaşması’nın 9, 10 ve 11’inci maddelerinde de, 1546 sayılı BM kararının benzeri hükümler var. Söz konusu andlaşmaya göre Türk tarafındaki askeri hudut komutanları, Irak’tan Türkiye’ye geçmiş olan teröristleri tutuklamakla görevli. Yani Hudut birlik komutanlarının görevi sadece Hudut Kanunu ile sınırlı değil. 1926 Andlaşması ile teröristleri tutuklama sorumlulukları da var. Irak tarafında ise Musul ve Erbil Valileri teröristleri silahları ile birlikte tutuklayarak Türk tarafına teslim etmekle görevli. Şu anda bölgeden sorumlu olan Barzani, 1926 Andlaşması’na göre, PKK’lı teröristleri silahları ile birlikte tutuklayarak Türk tarafına teslim etmekle görevli.”

Sözde çözüm süreci ile ilgili olarak her kafadan bir ses çıktığına işaret eden Ümit Yalım, AKP iktidarının altından kalkamadığı soruları da hatırlattı;

“Beşir Atalay, ‘Bu ülkeyi bölmek isteyenler varsa, bilsin ki bir taşını bile vermeyiz’ diyor. Atalay’ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde, kendisine bağlı olan Sahil Güvenlik Komutanlığı, Yunanistan’ın bütün faaliyetlerini Bakanlığına rapor etti. Ülkenin bir taşını vermeyiz diyen Atalay, 16 adanın ve 1 kayalığın Yunanistan’a alenen verilmesini görmezden geliyor.

Binali Yıldırım, ‘Eğer bir pazarlık görüyorsanız, 4 T pazarlığı yaptık, tek vatan, tek devlet, tek millet, tek bayrak’ diyor. Yıldırım’ın Bakanlığına bağlı Liman Başkanlıkları’ndaki memurlar bile adaların işgal edildiğini biliyor. İzmir, Aydın ve Muğla illerimizde Türk bayrağı ile birlikte Yunan bayrağı da dalgalanıyor. Söz konusu illerimiz, birisi Türk diğeri Yunanlı olmak üzere iki vali ve iki belediye başkanı tarafından yönetiliyor. Tek devlet ve tek bayraktan bahseden Yıldırım’ın bütün bu olup bitenlerden haberi yok mu?

Tayyip Erdoğan’ın seçtiği akil insanlar arasında Kezban Hatemi de var. Hatemi, özel olarak seçilmiş bir isim. Hatemi, Patrikhane’nin avukatlığını yapıyor. Patrikhane, Yunanistan tarafından işgal edilen adalarımıza, metropolitleri vasıtasıyla kiliseler inşa etmiş. Ayrıca kendi internet sitesinde, Eşek, Nergizçik adası ile etrafındaki diğer Türk adalarını da doğrudan kendisine bağlamış. Yani işgalin fiilen içinde. Hatemi, Patrik Bartholomeos’un TCK 302’den yargılanmasını ve Patrikhane’nin Aynoroz’a taşınmasını önlemeye çalışıyor.”

Yeniçağ

Ahmet Takan : Dikkat!.. Etrafınızda AKP’li olabilir…

yazir44060b500.jpg

Yalnızca “Muhteşem” değil, AKP’nin tüm kadrolarının sinirleri iyice bozuldu..

Önlerine gelenle kavga ediyorlar. Küfrediyorlar, yumruk sallıyorlar, tehdit ediyorlar..

Selam verene bile kafa ve uçan tekme atar hale geldiler. Bırakın protestoyu, kendilerine en ufak eleştiri yöneltenleri bile çekinmeden hedef gösteriyorlar.

Bayramını kutlayana dayak atıp komaya sokuyorlar, en küçük eleştiride bulunanların ise analarına sövüyorlar.. Sonra da pişkin pişkin “barış süreci”nden dem vuruyorlar. Onların “barışı”nın ne olduğunu, terör örgütü ile beraber kol kola o yollarda yürümek olduğunu vatandaş, dayağı yedikçe anlar hale geldi!..

Bu satırları yazarken; sosyal medyaya çok ilginç bir haber düştü. CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin ile uçakta tartışma yaşadığı… Haber, Şahin’in kendisine “günaydın” diyen Aylin Nazlıaka’ya bağırıp çağırdığı ile ilgiliydi.

Geçen Aralık ayındaki bütçe görüşmeleri sırasında Aylin Nazlıaka ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç arasında “kürtaj” tartışması yaşanmıştı. Arınç, kendisine yönelttiği eleştiriler yüzünden Meclis kürsüsünden Nazlıaka’ya “Ben mahcup bir insanım. Zarif bir hanımefendinin ikide bir dönüp bana bakmasından, doğrusu, sıkılabilirim” sözlerini sarf etmişti. Bu sözler o zaman büyük tepki almıştı. O dönemde Nazlıaka, uçakta rastladığı Aile Bakanı Fama Şahin’e “Neden bizi desteklemiyorsunuz” diye sitem edince, “Ama ne yapayım Aylin Hanım o sonuçta Başbakan Yardımcısı” yanıtını almıştı.

Bunları da hatırlayınca hemen telefona sarılıp Aylin Nazlıaka’yı aradım. AKP’li Bakan Fatma Şahin ile tartışma yaşadığı Ankara-İstanbul uçağından inmiş, eşi ile birlikte Hollanda’ya uçmak üzereydi. Nazlıaka olayı şöyle anlattı;

“Diğer yolcuların da şahitlik ettiği tatsız bir olay yaşandı. Saat 8.00 uçağı ile Ankara’dan İstanbul’a gelirken kendisine ‘günaydın’ dedim. Fakat ‘günaydın’ dememle birlikte birden bire kendisi bağırarak üstelik de ‘sen’ diye hitap ederek konuşmaya başladı. Yanında da bir başka bakan(Beşir Atalay) vardı. Herhalde bir iç siyasetin uzantısı olarak yaptı o konuşmayı benimle. Çünkü söyledikleri bana değil Bülent Arınç’a gitmesi amacıylaydı herhalde. Kendisi bana, ‘Sen kendini milletvekili mi zannediyorsun’ dedi sonra önüne doğru döndü, ‘Deli midir nedir’ diye söylendi, ‘Artık size selam vermeyeceğim’ dedi. Bülent Arınç’tan bu kadar korkmasına da gerek yok. Biz kendisini koruruz. Biz onun haklarını da savunuruz.”

-Aranızda başka konuşma geçti mi?

“Hayır geçmedi. ‘Günaydın’ dememle birlikte, ‘Ben artık sana uçakta selam vermeyeceğim’ diye senli konuştu. Ben de, ‘Lütfen sen diye hitap etmeyin bana’ dedim. Onun üzerine bir dolu şey söyledi arka arkaya.”

-Nedir bu “bir dolu şey”?

“Orada karşılıklı bir şey olduğu için, böyle arka arkaya bir şeyler sıraladı. ‘Sana artık uçakta selam vermeyeceğim’ dedi. Ben de onun üzerine, ‘Dilemediğiniz özrü bugün de dileseniz benim için yeterli’ dedim. Kimyası bozulmuş orası kesin. Çirkindi konuşması, üslubu. Diğer yolcular da şahitlik etti bu tatsız olaya.”

-Bu tavrın sebebini neye bağlıyorsunuz?

“Bugün kendisi şahin kesildi ama dün benim olayım olduğunda serçeydi. Sesi çıkmıyordu. Bu ikiyüzlü politikalarının da bir yansıması. Kamer Genç kendisine bir şey söylediğinde birden bire böyle şahin kesilen birisi, Bülent Arınç bir başka kadın vekile üstelik de sözlerin en ağırını, en kişisel saldırıyı yaptığında neden sessiz kalıyor. Sanıyorum parti içerisinde, uçakta bana söyledikleri nedeniyle zor durumda kalmış. Arınç’tan korkuyor kendisi, onun için böyle konuşuyor. Biat kültürü olduğu için onlarda tabii kendi düşüncelerini samimiyetle iletemiyor.”

Aylin Nazlıaka’dan sonra 1 Mayıs olayları sırasında biber gazına maruz kalıp hastaneye kaldırılan CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’i “geçmiş olsun” diyebilmek için aradım. Tekin’in kızgınlığı hâlâ yatışmamıştı; Tekin; “Burada İstanbul’u çok iyi bilen bir siyasetçi olarak söylüyorum. Özellikle Beşiktaş Meydanı 16 tane Mobese sistemi ile izlenen bir yer. Mobese’nin hemen başında da İstanbul Valisi komuta ediyor. İstanbul Valisi talimat vermeden orada CHP milletvekillerinin üzerine polisin gaz sıkması söz konusu bile olmaz. Ben merak ediyorum bu talimatı kim verdi? Bir kere olmadı. Hani bir kere olur da kazara dersiniz. 4-5 kez üzerimize bilerek gaz sıkıldı. Daha ötesine gideyim, savaş ihlali yaptılar. Biliyorsunuz savaşlarda ambulanslara dokunulmaz. Biz ambulanstayken bize gaz sıktılar. Ambulans yetkilileri kendileri isyan etti. Savaş suçu işledi AKP. Dün kısacası bizim kurmuş olduğumuz Cumhuriyet ve devlet başka bir şey olmuştu ve çıldırmıştı. Dün çılgın bir devletle karşı karşıyaydık” dedi.

AKP’nin genel ruh halini yorumlamasını istedim Tekin’den;

“Bu ruh halinin birkaç sebebi var. Bunun dünyada da benzerleri var. Özellikle ilk gelişlerinde buradaki AKP’ye benzerlerdir. Her türlü argümanı kullanırlar. Liberalleri kullandılar, özgürlükçü oldular, demokrasi falan filan. Aklınıza ne gelirse. Genelde benzer iktidarlar çok ciddi servet edinirler kamuda çok ciddi servet sahibi olurlar. Başbakan ve Bakanlara baktığımızda gerçekten büyük servet sahibi oldular. Şimdi bu serveti korumak çok zor. Bunun için de yapılması gereken bir tek şey var, otoriter bir yapıya geçmektir. Maalesef öyle.”

Son sorum da şu oldu;

-CHP milletvekilleri olarak koruma isteme gibi bir düşünceniz var mı?

“Bizi Allah korusun, AKP bizden uzak dursun, AKP devleti bize uzak dursun. Sakın korumasınlar.”

Yeniçağ

Ahmet Takan : Hamamda başlayan başkanlık seçimi kampanyası…

yazir44060b500.jpg

Daha önce de ifade etmeye çalıştım!..

Bizlere ve de sizlere “çözüm süreci” filminin geride kalan sahnelerini izletiyorlar, onlar ise final sahnesinde oyunlarını sürdürüyorlar diye.

Ortaya dökülen her yeni kayıkçı kavgasında buna bir kez daha şahit oluyorum.

Yok!.. İmralı ne demiş?

Yok!.. Hain Karayılan neler talep etmiş?

Yok! Hainlerin sivil siyasetçi kılıklı sözcüleri ne açıklama yapmış?

Yok!.. Başbakanın siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan bunlara nasıl çıkışmış?..

Hani? Sormuşlar ya tilkiye “tavuk yer misin?” diye; tilki de “gülmekten konuşamıyorum” cevabını vermiş.

Bütün bu olup bitenler karşısında; Yalçın Akdoğan’ın eline yazılı metinleri tutuşturan İstanbul’daki Amerikalı villa yazarları, bir parmak işareti ile muhteşem başdanışmanı elçilikteki ikametgahına çağırıp hesap soran ABD Büyükelçisi, Öcalan canisine antrenörlük eden CIA çalışanları, gülmekten ölme noktasına gelmişlerdir.

Bizler “cambaza bak” oyununu seyrederken içeride biriken gazı boşaltmak için ABD ile dümenden kavgaya tutuşan “Muhteşem” olası Blair House tatili için öncü birlik olarak Bakanı Egemen Bağış’ı okyanus ötesine uçurmuştu. ABD’deki gece alemi konusunda da çok tecrübeli olan Egemen Bağış, oralardan Ankara’ya gönderdiği haberlerde “ömrü hayatı boyunca ABD’lileri hiç bu kadar heyecanlı görmediği ve Erdoğan’ı misafir etmek için
Amerikalıların çok sabırsızlandığı”
haberlerini Ankara’ya göndermişti.

Dedim ya!.. Adamlar filmin final sahnesinde diye..

Demek ki; Bakan Egemen Bağış bizim duyamadığımız kanallardan “Muhteşem”e, “Sultanım, ABD’den yeşil ışık yandı” mesajını da gönderdi!..

Ve Tayyip Erdoğan, AKP’nin geleneksel Kızılcahamam toplantısında aynen şu cümleyi kullandı;

“Türkiye için artık son derece kritik, son derece önemli bir evreye girmiş durumdayız. Öncelikle, 2014 yılı, Türkiye için kritik sonuçların alınacağı seçim yılı olacak. İlk olarak, mart ayında inşallah mahalli seçimler gerçekleşecek. Yıl ortasında, Anayasamıza göre Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılması gerekiyor. Yine bu süreçte, yeni Anayasa çalışmalarının inşallah tamamlanmasıyla, bir halkoylaması da gündeme gelebilecek.”

AKP’nin bütün il ve ilçe başkanlarının toplandığı hamam sefasında sarf edilen en kritik cümle buydu.

“Muhteşem”in yaptığı konuşmanın tümünü de dikkatlice izleyip, organizasyonla ilgili tüm olup bitenlere de dikkatlice baktığınızda bence bu başkanlık seçimi kampanyasının da resmen başlatılmasıydı.

Obama bundan sonraki süreçte hangi havuçlara hangi beyzbol sopasını sallar onu da yaşayarak göreceğiz.

Muhalefet liderleri klasik muhalefet demeçleriyle, ayda bir yaptıkları mitingle bu gidişatı nasıl tersine çevirecekler; o da ayrı bir soru!..

***

Bu arada Pazar günkü yazımda AKP’nin “Milliyetçi”leri ile “Ülkücü”lerinin süreçteki ruh hallerine değinmiştim. Bana gönderdiğiniz mesajlarda haklı olarak isim istediniz. Zaten yazımın başlığı ve de içeriği “isim vermeden”di. Gelen talepler üzerine sizlerle önemli bir kulis bilgisini daha paylaşacağım. Ama önceden uyarayım; O gün yazdıklarımın hiçbiri aşağıdaki satırların konusu olan kişiden alınmış değildir.

Gelelim havadise;

“Muhteşem”in milliyetçi tepkileri yüzünden görevden aldığı eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in sıkıntıları iyice artmış. AKP kulislerinde konuşulanlara göre Başbakan’ın İstanbul ekibinden olan Şahin “Muhteşem”le yollarını ayırma noktasına gelmiş. Ve hatta İdris Naim Şahin bir dahaki dönem için MHP’yi düşünüyormuş. AKP kulisleri bu konuda o kadar iddialı ki; benim “Yok canım. O kadar da olur mu?” tepkime “Git Ordu’ya bak!.. İdris Naim Şahin, taban çalışmalarına başladı. Ordu’da önemli gündem maddelerinden biri de bu” diye cevap verildi.

***

“Cambaza bak” oyununu seyrederken bugünlerde Ankara’nın güvenlik koridorlarında seslendirilen önemli iki iddiayı da aktarmak istiyorum.

İddia 1- Bundan yaklaşık 10 gün önce Suriye ordusundan kaçan 5 üst düzey komutan Ankara’ya geldi. Bu komutanlar 3 çuval ABD Doları ile birlikte havaalanında teslim alındı. Paralar AKP genel merkezinden gelen bir kişiye havaalanında teslim edildi. 5 Suriyeli komutan ise çeşitli otellere yerleştirildi.

Soru: Bu iddia doğru mu?.. Doğru ise 5 Suriyeli komutanın Türkiye’ye getirdiği paranın miktarı nedir? Bu paraları kim ne için teslim alıp nereye götürmüştür? 5 Suriyeli komutan kimdir?

İddia 2- Polis özel harekattan 35 kişilik seçmece bir ekip MİT’e alındı. Bunlar uluslararası operasyonlarda görevlendirilecek. MİT’e seçilen bu ekibin mensupları ve ailelerinin geleceklerini garanti altına alacak maddi şartlar (ne istedilerse) yazılı olarak teminat altına alındı.

Soru: Daha önce TSK’dan oluşturulan MİT özel harekat ekiplerinde bu sefer niye değişikliğe gidildi? Neden TSK yerine polis içinden tercih kullanıldı? Bu seçimin “süreç” ile ilgisi var mı?..

İddia ve soruların cevaplarını -eğer gelirse- sizlerle paylaşacağım…

Yeniçağ

Ahmet Takan : İsim vermeden AKP’nin ”milliyetçileri” ve de ” Ülkücüleri”…

yazir44060b500.jpg

“Muhteşem”in Akbillerinin gittikleri her yerde milletten şamar üstüne şamar yemeleri parti içinde de gırgır-şamata vesilesi oldu. AKP’li mebuslar kulislerin kıyısında köşesinde bir araya gelip, Akbillerin milletten nasıl tepki aldığını değerlendiriyor. Ellerindeki fotoğrafları, haberleri yorumluyorlar. Kimisi ti’ye alıp kafa buluyor, tatlı tatlı gülümsüyor. Bazıları da Akbilleri öyle sert eleştiriyor ki (şaşar kalırsınız) ama yazılmamak kaydıyla.

Geçenlerde, Meclis kulisinde bir grup AKP’li mebusun Akbiller yorum ve değerlendirmelerine şahit olduk. “Yazabilir miyiz?” diye sorduk. Müsaade aldık ama yine bir şartla, “isim vermeden” ..

“İsim vermeden” size de ilginç gelecek AKP’li mebusların, Akbillerin temas sürecine ilişkin yorumları şöyle;

“Başbakan Erdoğan çok akıllı. Bu süreçte akil adamları sahaya sürdü. Şimdi bütün toplum onlara saldırıyor hatta küfrediyor. Eğer bu süreçte biz sahaya inseydik aynı tepkileri AKP’ye göstereceklerdi. Bu şekilde biz de toplumun tepkisini direkt almaktan kurtulduk. Başbakan bu konuda çok doğru yapıyor.”

Gerçekten çok haklılar!..

İyi bir teselli dayanağı da bulmuşlar.

Her nasıl bir “barış süreci” ise tek tek veya gruplar halinde konuştuğumuz bir çok AKP milletvekili memleketlerine, köylerine gidememekten şikayetçiler. Vatandaştan gelecek tepkileri karşılayamayacaklarını, süreci izah edemeyeceklerini açıkça itiraf ediyorlar ama bir şartla; “isim vermeden” ..

AKP’de bazı isimler kendilerini “milliyetçi” ve de “Ülkücü” olarak adlandırıyorlar. “Sürecin” ta başından beri tepkilerini, kapı arkalarında mırıldıyorlar. Ara sıra da nazlarının geçtiği parti büyüklerine şöyle bir yarım ağızla söylüyorlar.

Terör ini Kandil’deki hain Murat Karayılan’ın basın toplantısını da izledikten sonra AKP içindeki homurdanmaların katsayısı arttı. Konuşmakla konuşmamak arasında gidip geliyorlar ama “isim vermeden”, “yazılmamak” kaydıyla. Hepsinin karnı ve de dili şişti.

Her nasıl “milliyetçilik” ve de “Ülkücülük” anlayışı ise bu?

Hesap üstüne hesap yapıyorlar. “Seçmenin karşısına nasıl çıkarız” diyorlar. Olası kabine revizyonunu bekliyorlar. “Muhteşem”in 3 dönem seçilme şartını kaldıracağını sanıyorlar. “Önümüzdeki mahalli seçimlerin” planlamalarını yapanlar var. Not gönderdikleri bakanları “üzmeme” kaygısı da tüm hesap ve beklentilerin bonusu.

“Tayyip Erdoğan’a sert çıksak. Sürece de şöyle bir güzel çaksak acaba Devlet Bahçeli bize kapılarını açar da bir dahaki dönemde bizi yine mebus yapar mı” beklentisi içinde olanlar da var.

CHP’nin Ulusalcılarından da medet umup Kemal Kılıçdaroğlu’na gönderilen sinyalleri de unutmadan ekleyelim..

AKP’nin, Kandil’in basın toplantısı sonrasında çok sert tepki gösteren “milliyetçi” bir mebusunun “isim vermemek” şartıyla söylediklerinden müsaade ettiği bölüm ise şöyle:

“Allah hayırlısını nasip etsin. Bekleyip görmekten başka bir şey yok. Ben, iyi olacağına inanıyorum, kalbim öyle ses veriyor. Eğer ki aksi olursa aksi şeyler de yapılır. Bizim gibi adamları, sadece gazeteci olarak, o öyle dedi, bu böyle dedi diyerek deşifre etmek yanlış. Ben, 18 yaşında neysem şimdi de oyum. Her planın bir tersi vardır, bazı şeyler şer gibi görünür, hayır olur, bazı şeyler de hayır gibi görünür şer olur. Bu particilik meselesi değil. Bu milli bir dava. Ahdimizden, örfümüzden geri vites yapmış, kendimizi satmış köpeklerden değiliz. Biz ne olduğumuzu her yerde ifade ettik, ifade etmeye de devam ediyoruz. Böyle bir derdimiz yok. Onun için sadece şimdilik biz hâlâ oyuz. Ben Türk milliyetçiliğinden şeref duyuyorum. Ben Ülkücüyüm ve Türk milliyetçisiyim. AKP’nin içinde benim gibi düşünen yarısı var. Bu iş ters teperse, geri dönerse bilmem ne olacağını sanma. Herkes yerini bulur. İstediğimiz sadece bu işin ters olmaması.”

Artık bunun yorumunu da siz yapın!..

“Muhteşem”, partisi içinde karnı ağrıyanları ve bunların nelerden kaynaklandığını, bunları adım adım takip ettirdiğinden çok iyi biliyor!.. 3-4-5 Mayıs tarihlerinde “Muhteşem” kabineyi, milletvekillerini, kurucuları, MKYK ve MYK üyelerini Kızılcahamam’da kampa sokacak. 29-30 Nisan’da da il ve ilçe başkanlarını…

Bundan önceki hamam toplantılarında kim vık ederse “Muhteşem” onların kafasına tas tas sıcak su döküp, bir güzel haşlardı. Bu sefer de farklı olacağını sanmayın..

Bakalım hamam sefası ve atılacak sert keseler, AKP’yi kirlerinden arındırmaya yetecek mi?..

Yeniçağ

Ahmet Takan : Atatürk’ün kurduğu Anadolu Ajansı Kandil’de !..

iha555555.jpg

Bu fotoğraf karesine ve o gün orada olup biten her şeye çok büyük tepkim var. Fakat, beni çok derinden yaralayan bir kareye dikkatinizi çekmek istiyorum. Kanlı terör örgütünün paçavraları altında düzenlenen ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yenilgisinin ilan edilmeye çalışıldığı o kirli masanın üstündeki Anadolu Ajansı logolu mikrofona.

Evet!.. Hainlerin 23 Nisan Milli Egemenlik Bayramı’nın tam ertesine rast getirdiği cerahat akan Kandil inindeki basın toplantısını Anadolu Ajansı da 3 ayrı ekiple izledi. Hem de görüntülü olarak. Aynı günün akşamı da bazı televizyon kanalları AA’nın çektiği görüntüleri hain Murat Karayılan’ın sesinden, logoyu da kullanarak rahatça yayınlayabildi.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi haber ajansı, Kandil’i ve oradaki hainleri ve hain yapılanmayı da meşrulaştırdı. Bir bakıma bu devletin resmen tanınması da oldu. Devlet, hainleri muhatap aldığını pazarlık masasına oturduğunu en güzel (!) şekilde somut görüntüleriyle gösterdi.

Sakın!..

Bana, “Ne var bunda habercilik yapıyorlar. AA da haber kuruluşu değil mi?” demeyin!..

Ben de sizi o zaman ta 6 Nisan 1920’ye, Türk’ün milli mücadelesinin sesinin duyurulması için Başbuğ Mustafa Kemal tarafından Anadolu Ajansı’nın kuruluş günlerine götürürüm;

Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’u fiilen işgal eden Müttefikler ile Damat Ferit Paşa Hükümeti arasında varılan uzlaşma gereğince, yabancılara haber imtiyazı verilerek kurulan Türkiye-Havas Reuter Ajansı’nın yayınladığı haberler, o zamanlar da işgalcilerin, hain işbirlikçilerin borazanlığını yapıyordu. Mustafa Kemal Paşa da bu ajansın uydurma, karışıklık çıkarmaya ve zihinleri bulandırmaya yönelik haberlerinden rahatsızlık duymaktaydı. Milli mücadelenin kahramanları TBMM açılmadan Anadolu Ajansı’nı kurdular ve Mustafa Kemal Paşa kendi imzasıyla bu kuruluşu şu genelge ile duyurdu;

“İslam’ın canevi olan Osmanlı Saltanatı merkezinin düşman işgaline geçmesi, bütün ülke ve ulusumuzun en büyük tehlikeyle karşılaşması sonucu olarak bütün Rumeli ve Anadolu’nun giriştiği ulusal ve kutsal savaşım sırasında, Müslüman kişilerin iç ve dış en doğru havadis ile aydınlanmalarının zorunlu bir gereksinme olduğu önemle göz önüne alınmış, bunun sonucu, burada en yetkili kişilerden oluşan bir özel kurul yönetiminde, (Anadolu Ajansı) adı altında bir kurum kurulmuştur. Anadolu Ajansı’nın en hızlı araçlarla vereceği havadis ve bilgi aslında, Temsilciler Kurulumuzun belgeli ve asıl kaynaklarının sonucu olacağı için, bu ajans bildirimlerinin oraca ve özellikle Müdafaai Hukuk örgütümüzce dahi seçilecek caddelere ve toplanılacak yerlere asılması, dağıtımı, dahası bucak ve köylere dek ulaştırılması yolunda, olabildiğince çok yayınlanabilmesi için ivedili düzenlemeler yapılması, sonucundan da bilgi verilmesi önemle rica olunur.”

Kahraman Türklerin kurduğu AA’nın 12 Nisan 1920’de geçtiği ilk haber:

“Devlet Merkezimizin düşman işgali altına geçmesi üzerine Anadolu ve Rumeli’nin Müdafaa-i Hukuk azim ve kararlılığı içinde yiğitçe harekete geçtiği şu sıralarda din ve vatan kardeşlerimizin en doğru haber ve bilgiler alabilmelerini sağlamak için kurulan Anadolu Ajansı bugünden itibaren göreve başlıyor. Bugün alınan haber ve bilgilerin oralarda da mümkün olduğu kadar fazla kimse tarafından okunup bilinmesi gereğini arz ve açıklamaya yer yoktur. Bu amaçla oralarda dahi özel örgütler meydana getirerek her gün vereceğimiz bilgilerin telgrafhane kapılarında siyah levhalar üzerine yazılması ve yeterli araç olan yerlerde basılması, yayınlanması ve dağıtılması, nahiyelere ve hatta köylere kadar gönderilmesi hususlarının yerine getirilmesini, hepinizin vatan ve millet sevgisinden ve yardımlarından rica ederiz.”

Nereden… Nereye…

Anadolu Ajansı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın kontrolünde. Kurum Arınç’ın talimatı veya izni olmadan Kandil’e ekip gönderemez. Yine Arınç’a bağlı olan TRT de hain elebaşları ile özel söyleşiler yayınlamaya başlarsa hiç şaşırmayın..

Oldu olacak, hain elebaşlarını toparlayıp TRT’de canlı yayına çıkarsınlar. Terör örgütünün kanlı sofrasına oturup kanlı ekmekle midelerini şişiren yandaş medya temsilcilerini de karşılarını oturtsunlar!..

Diyebilecek daha fazla laf bulamıyorum.

İnanın bana!..

Memleketimde gazeteci olarak anılmaktan çok utanır hale geldim…

Yeniçağ

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: