Etiket arşivi: Ali Eralp

Ali Eralp : SAĞ – SOL, PARTİCİLİK YOK ARTIK, KUVAYİ MİLLİYE VAR…

http_firca_.bmp

İşgal altındayız. Dört bir yandan kuşatıldık, sarıldık.

Şeriatçılar, bölücüler, sömürgeciler, çembere aldılar bizi… Ateş çemberi bu… Yarı bağımlıydık, tam bağımlı olduk…

ABD, AB tarafından yönetiliyoruz.

Amerikan, Alman askerleri cirit atıyorlar ülkemizde. Kendilerine ayrılan bölgelerde, üslerde diledikleri gibi hareket ediyorlar. Özgür ve bağımsız… Amerikan politikacılarının biri geliyor, ötekisi gidiyor. Türkiye’yi yolgeçen hanına çevirdiler.

Sınırlarımız ateş hattına döndü. Giren belli değil, çıkan belli değil. Bombalar patlıyor, uzun namlulu silahlar konuşuyor, insanlarımız ölüyor…

Türkiye’nin en yiğit komutanları tutsak edildi… Ordu, hükümetin emri ile Doğu’dan, Güneydoğu’dan çekilerek, yerini teröristlere bırakıyor.

200 yıldan beri sürüp gelen ulusal birliğimizi parçalama çabaları ABD, AKP, PKK bütünleşmesi ve dayanışması ile günümüzde doruğa ulaştı. Mezhep, din, etnik köken çatışmaları körüklenmekte, bu unsurlar, ülkenin parçalanması yolunda bir silah gibi kullanılmaktadır.

Sevr’i hayata geçirmeye çalışıyorlar. Yeni Anayasa ile Sevr’in temellerini oluşturuyorlar.

AKP’nin de PKK’nın da akıl hocaları, yöneticileri Amerika’dır. Teröristler, Kandil dağındaki ABD’li dostlarının yönlendirmesi ve taktikleri ile hareket etmektedirler.

Şeriatçı ve mandacı bir partinin iktidar olması ile ABD bu kez, yakaladığı fırsatı sonuna dek değerlendirme amacında ve çabasındadır. Faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır. BOP planı çerçevesinde Irak, İran, Suriye’den koparılacak toprak parçaları ile yeni bir Kürdistan’ın inşası yolunda hızla ilerlemektedir… Şimdi hedefte Esat’ın alaşağı edilmesi ve Suriye’nin parçalanması vardır. Onun arkasından sıra, İran ve Türkiye’ye gelecektir.

Bu kez tehlike büyüktür.

Hukuk teslim alınmıştır. Hukuk siyasallaşmıştır. AKP sevdalısı Batı bile, düzenlediği raporlarda bu gerçeği dile getirmek zorunda kalmaktadır. Tüm kanıtlar en yetkili uzmanlar ve kurumlar tarafından çürütüldüğü halde, tutuklulara ceza üstüne ceza yağmakta, hâlâ dört duvar arasında bekletilmektedirler.
Aydınlar, yurtseverler, sendikalar, dernekler büyük bir baskı altındadır. Kimse düşüncesini özgürce söyleyememektedir. Ülkeler arasında Türkiye, basın özgürlüğünde daha da gerileyerek, 120. Sıraya düşmüştür.

Bu kez tehlike büyüktür…

Tehlike büyüktür büyük olmasına da günümüzün mütareke basını ve iktidarı bu tehlikeyi gizlemek, halkın gözünden kaçırmak için elinden gelen çabayı göstermektedir. Televizyonlar 24 saat, izdivaç, eğlence programları, dizilerle, Acun’larla, macunlarla, bilmem kimlerle halkın beynini uyuşturmakta, narkoz görevi yapmaktadırlar.

Kitle Allah ve sadaka ile aldatılmaktadır. Bölünme tehlikesinin yanında bir de şeriatçı yapılanma tehlikesi çıkmıştır karşımıza. Din sömürüsü, başını alıp gitmiştir. Hedefte cumhuriyet ve Atatürk vardır. Ama bu konuda muhalefetten hiçbir tepki gelmemektedir.

TBMM’nin bir adı kalmıştır. Özgür düşünenlere ve özgür düşünceye nasıl engel olunuyorsa, meclis çatısı altında da aynı yöntem kullanılarak, ağza alınmayacak küfürlerle milletvekillerinin kürsü dokunulmazlıkları ayaklar altına alınmaktadır.

Peki, bütün bunlar olup biterken, Sevgili yurdumuz, freni patlamış bir araç gibi son sürat uçuruma doğru sürüklenirken, aydınlarımız yurtseverlerimiz ne yapmaktadır? Nasıl bir mücadele vermektedir? Kılavuzluk, öncülük görevini yerine getirebilmiş midir?

Ne yazık ki bu sorulara vereceğimiz yanıt “hayır”dır.

Bu ülke, sağ – sol çatışmalarından, mezhep, din, ırk ayrımcılığından, gruplaşmalardan çok çekti ve hâlâ çekmektedir… Partiler büyük bir aymazlık içerisinde hâlâ “Küçük olsun, benim olsun” demektedirler… Yapılan politik çalışmalar, toplantılar “salon toplantıları” olmaktan öteye gidememektedir. Hitap edilen kitle ise yine bilinçli, aydınlar topluluğudur. Halkın büyük bir kesimi, olup bitenden habersiz, kendi dar dünyasından dışarı çıkamamaktadır.

Oysa bugünkü tehlikeli ortamdan kurtulabilmek için tüm ulusu seferber etmek ve mücadeleye kazanmak gerekir. Bir zamanlar halkın Atatürk’e inanıp, canını malını ortaya koyması gibi, öncülere inanıp, mücadeleye atılması gerekir.
Tarık Zafer Tunaya’nın deyişi ile günümüzde de “Toplumu ve kendisini eyleme geçiren koşulları ustalıkla hesaplayan, toplumun dinamiklerini başarı ile yönetebilen” Atatürk politikalarına ihtiyaç vardır.

Bugün de yine “Vatanın bütünlüğü tehlikededir. Ancak bu tehlikeden milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bunun için de her türlü tesir (etki) ve murakabeden (denetleme) azade, bir heyeti milliyenin vücudu elzemdir. (gereklidir)…” (Mustafa Kemal Atatürk)

Atatürk’ün yukarıdaki görüşlerinin ışığında yurtseverler, bugünkü ortamda particilik çalışmalarını ikinci plana atmalı, öncelikle tüm Türkiye halkına güven verecek, “HER TÜRLÜ TESİR VE MURAKABEDEN AZADE, BİR HEYETİ MİLLİYEYİ VÜCUDA” getirmelidirler. Partili, partisiz tüm halkımızın birleşip bütünleşebileceği, sağ – sol çatışmalarından arınmış “Partiler üstü” bir oluşuma ihtiyaç vardır.

Sevgili Banu Avar’ın deyişi ile “Süreç işlerken, vatanseverlerin mahalle köy, ilçe ve illerde, hiçbir partinin güdümünde olmadan bağımsız yapılar oluşturmaları ve bunun HAKKIN MÜDAFAASI VATANIN SAVUNUSU temelinde yapılması şarttır. Her yerde her cenahtan kişilerin özgür oylaması esas alınmalı, hiçbir siyasi parti bu platformda ağırlık oluşturmamalıdır.”

“MİLLİ MERKEZ” çalışmalarına gelince… Elbette bu, Türk siyasal yaşamında önemli bir kuruluş ve yapılanmadır. DYP, DSP ve CHP’nin ulusalcı kesiminden politikacıların ve aydınların İP’le birleşip, bütünleşmesi ile kurulmuştur. Bünyesinde çok değerli kişileri barındırmaktadır. Ama bize göre bu oluşum da bir “Partileşme” hedefine odaklanmıştır ve milli, antiemperyalist kesimlerin büyük bir çoğunluğunu dışarıda bırakmıştır.

Cumhuriyetin, Atatürk’ün, vatan bütünlüğünün tehlikeye girdiği bugünkü yangın ortamından kurtulabilmemiz için her şeyden önce, tüm halk kesimlerinin katıldığı ulusal bir şahlanışa ihtiyaç vardır. Bunun için de Atatürk’ün “Müdafa-i Hukuk”, “Kuvayi Milliye” koşulları ve ortamı yeniden yaratılmalıdır.

Ulu Önder’in yiğitliği, cesareti ön plana çıkarılmalı, tıpkı onun yaptığı gibi tüm ulusalcılar “makam ve rütbeleri”nden arınmalıdırlar. Yani daha açık bir anlatımla, İkinci Kurtuluş Savaşımıza başlarken, yazar yazarlığını, öğretmen öğretmenliğini, doktor doktorluğunu ikinci plana atıp, sıradan bir “Kuvayi Milliye Neferi” olmalıdır. Olabilmelidir…

Bu sözlerim karşısında, şimdi beni “örgüt düşmanlığı”, “Teşkilat düşmanlığı” ile suçlayacak keskin devrimcilerin öfkeli seslerini duyar gibi oluyorum. Onlara verilecek cevabım şudur:

Partiye, partinin öncülüğüne asla karşı değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Ama bugünkü ortamdan, bugünkü tehlikeli gidişten kurtulabilmek için, tüm halkı eyleme geçiren Atatürk tarzı bir örgütlenmeden yanayım.

Ben, bu tür bir örgütlenmede varım ve bana verilecek her türlü göreve hazırım.

Sıradan bir “Kuvayi Milliye Neferi” olmaya, gerekirse bu yolda canımı vermeye de hazırım…

Ne başkanlık, ne sekreterlik, ne mevki, ne makam, ne koltuk hiç mi hiç umurumda değil…

Hiç birisi ilgilendirmiyor beni… Çünkü söz konusu vatan olunca gerisi teferruattır…

İLK KURŞUN

Reklamlar

Ali Eralp : ONLAR ŞEREFLERİ İLE BİR KEZ ÖLDÜLER, AMA ONLARI ASAN LAR ŞEREFSİZLİKLERİ İLE HER GÜN ÖLECEKLER…

http_firca_.bmp

Onların ne katları, ne yatları ne de İsviçre bankalarında hesapları vardı.

Onlar vatanı bölmediler, satmadılar. Kamu mallarını yandaşlara, yabancılara peşkeş çekmediler.

Gemicikleri de yoktu…

Onların tek serveti yüreklerindeki vatan aşkıydı.

Vatan sevdasıydı.

Vatanın bağımsızlığından başka bir şey istemediler.

Tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye için savaştılar…

Hayatlarını koydular bu yola… Yaşamlarını adadılar.

Ama ne gülünçtür ve acıdır ki, Türkiye’yi emperyalizme peşkeş çekerek vatanı satanlar, Deniz’in deyişi ile “35 milyon metre kare vatan toprağı işgal altında iken seyirci kalanlar” onları vatanı bölmekle suçladılar.

Ama ne gülünçtür ve acıdır ki “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misali, günümüzde olduğu gibi, anayasayı her gün ihlal edip, “Tebdil, tağyir ve ilga” suçu işleyenler, onları, anayasayı çiğnemekle, “Tebdil, tağyir ve ilga” suçlaması ile darağacına gönderdiler.

Hayatlarında bir tek karıncayı incitmeyen, bir tek cana kıymayan,

Üç fidan,

Üç can,

Üç yiğit insan,

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan…

Işık oldu, güneş oldu sonsuzluğa aktı.

Oradan gönüllerimize…

Yüreklerde sonsuzluğa dek yaşayacaklar…

Ama Onları asanlar, bu kararı verenler, oylayanlar, onaylayanlar, o gün öldüler.

Ne dedi Deniz Gezmiş:

“BEN HALKIMIZIN BAĞIMSIZLIĞI VE ŞEREFİ İÇİN BİR DEFA ŞEREFİMLE ÖLÜYORUM, SİZ BİZİ ASANLAR ŞEREFSİZLİĞİNİZLE HER GÜN ÖLECEKSİNİZ…”

Onları asanlar, astıranlar nerede şimdi?

Tarihin hangi çöplüğünde yatıyorlar?

Bilen var mı?

Adlarını anımsayan var mı?

İLK KURŞUN

Ali Eralp : KİRALIK MEDYA, CANİ APO’YU PEYGAMBER’E, KATİL KARAYI LAN’I CEBRAİL’E DÖNÜŞTÜRDÜ…

http_firca_.bmp

Emir yüksek yerden…

Emir ABD’den…

Emir demiri keser…

Üstüne üstlük bir de işin içinde “Başkanlık ve iktidar olma hırsı” varsa, emir demiri değil, çeliği bile keser.

Ne diyor Amerika?

“PKK ile uzlaşacaksın. İstediğini vereceksin. APO’yu özgürlüğüne kavuşturacaksın. Suriye bize başkaldırıyor, sözümüzü dinlemiyor. BOP planımıza karşı çıkıyor. Esat’ı devireceksin…”

Ama iki cephede savaş olmaz, önce PKK ile anlaşacaksın… Hadi aslanım, BAŞKANLIK ve İKTİDAR seni bekliyor…”

“Recep Tayyip, “Başüstüne” diyor ve hiç vakit geçirmeden kolları sıvıyor, hemen girişimlerini başlatıyor.

“Yalaka basını” da yanına alıyor, uygulamaya geçiyor.

Ne zaman yapıyor bu işi? Aylar önce… Sessiz ve derinden…

Çaktırmadan…

Bir yandan, meydanlarda “PKK ile görüşen şerefsizdir” naraları atarken, bir yandan da kapalı kapılar arkasında, terör örgütü ve onun elebaşısı ile gizli görüşmeler yapıyormuş meğer…

Saman altından su yürütüyormuş…

Bütün bu olup bitenleri biz sonradan öğrendik. Koskoca MİT teşkilatını APO ile Kandil arasında haber götürüp getiren posta teşkilatına çevirdiğini sonradan anladık.

Amerika uğruna 40 yıllık dostu Esat’ı, “Eset” yaptı, onu bir gecede azılı katile, korkunç bir yaratığa, Frankeştayn’a dönüştürdü.

Daha sonra 700 bin mevcutlu bir orduya sahip bir ülkenin Başbakanı 2 bin kişiden oluşan bir terör örgütüne, “Açılım, barış, çözüm süreci, analar ağlamasın” palavraları altında, altın tepsi içinde Güneydoğu’yu sundu…

Bir yandan da sevgili yurdumuzu Suriyeli katiller, vatansızlar, bayraksızlar cennetine, yolgeçen hanına çevirdi. Katiller, hırsızlar, tecavüzcüler ellerini kollarını sallayarak, giriyorlar, çıkıyorlar…

Eşkıya kampları kurdu ve teröristlere her türlü yardımı sağlayarak, tamı tamamına, 80 bin Suriyeli Müslüman’ın ölümüne neden oldu. Kanına girdi.

Kiralık basın da hemen onun yanında yerini aldı. “Hazır ola” geçip, çoban köpekliğini sürdürdü.

Efendisine hizmet etmek, efendisinin emirlerini yerine getirmek, görevlerin en kutsalı, en önde geleniydi onun için.

Patronu ile PKK arasında iletişim kurmak, Karayılan’ın yeni mesajlarını allayıp, pullayıp, Türkiye’ye yutturabilmek için hemen Kandil’e koştu.

Dağın başında…

Saatlerce kuyrukta bekledi.

PKK’ya üstünü başını, bilmem nerelerini aratmak için Kandil’de kuyruğa girdi…

Utanmadan, sıkılmadan…

Onurunu, kişiliğini ayaklar altına alarak…

Yıllardan beri Silivri’yi, Hasdal’ı, haksızlıkları, hukuksuzlukları, ölümleri, hastalıkları, zulmü, intiharları görmezden gelip; Irak’ta, Libya’da, Suriye’de yapılan katliamlara, tecavüzlere kulağını, gözünü kapatan medya, bebek katilleri söz konusu olunca birden görev aşkıyla canlandı. Duyarlılık kazandı. Onların elçiliğine, tercümanlığına soyundu.

Bülbül kesildi…

Dilinde “Barış türküsü…”

Ama kiminle barış? Ne ile barış?

Bebek katilleri APO ve Karayılan’la…

Bir anda bebek katili APO peygambere, Karayılan Cebrail’e dönüştü.

Yılan gibi adam… Karayılan…

Bir anda sütten çıkmış, ak kaşık oldu. El bebek, gül bebek…

Melek oldu, meleek…

AKP’nin emir eri, destekçisi, yandaşı, beslemesi, yalaka medya 40 bin kişinin katilini öve öve bitiremedi. Yere göğe sığdıramadı…

Katillerden demokrasi, özgürlük savaşçısı, insan hakları savunucusu kahramanlar yarattı.

Kurtuluş Savaşında İngiliz emperyalizmini ve İstanbul Hükümetini destekleyip, Mustafa Kemal’in idamını isteyen mütareke basını bile bu kaşarlanmış hainlerin yanında yunmuş arınmış, lekesiz bir kâğıt gibi kalır…

Masum bir çocuk gibi kalır…

İnsanlıktan nasibini almamış, şeref yoksunu bu medyaya ustalarını, öncülerini yani Ali Kemal’leri, Ulunay’ları, Refik Halit Karay’ları bir kez daha okumasını, hem de döne döne okumasını salık veririz.

Çünkü zaman geçecek, devran dönecek, sizler de onlar gibi çoluğunuzun çocuğunuzun yüzüne bakamayacak, sokağa çıkmayacak duruma geleceksiniz…

Gelin, yol yakınken bu hainlik sevdasından vazgeçin…

Gelin üç kuruş para uğruna tarihe adınızı “Şerefsiz, bayraksız, vatansız köpek sürüleri” diye yazdırmayın.

Gelin, “Vatanseverler canını dişine takmış, vatan için savaşırlarken, bir avuç ihanet erbabı medya, Amerikan CONİ’sinin kucağına oturmuş, PKK’lı canilere uşaklık yapıyordu” diye yazdırmayın…

Söz konusu vatan olunca paranın pulun, şöhretin, TEFERRUAT olduğunu öğrenin.

Bu dünya Ali Kemallere, Kürt Nemrut Mustafalara kalmadı, size mi kalacak?

İLK KURŞUN

Ali Eralp : BÜTÜN BU YAPTIKLARINIZI, YIKTIKLARINIZI BURNUNUZDAN FİTİL FİTİL GETİRECEĞİZ…

http_firca_.bmp

Ne bitmez bir kin bu…

Ne bitmez bir öfkeymiş…

Nasıl bir düşmanlıktır bu…

Adam, sabah akşam, 24 saat, kurucusuna, kurtarıcısına sövüyor.

Adam, sabah akşam, 24 saat, tüm dünyanın saydığı, sevdiği, önder bildiği, düşmanlarının bile büyüklüğünü kabullendiği o yüce öndere, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e sövüyor.

Onun kurduğu mecliste oturup, maaşını alıyor, ekmeğini yiyor, onun kurtardığı topraklarda namazını kılıyor, orucunu tutuyor, bir yandan da düşmanlarla bir olup onun Cumhuriyetini yıkmaya çalışıyor.

Yedi düvelin yapamadığını gerçekleştirmek için mücadele veriyor.

Ulusal günleri, ulusal bayramları sevmiyor.

Ulusal Kurtuluş Savaşını sevmiyor. Orduyu sevmiyor. Ordunun Genelkurmay Başkanını sevmiyor. Bebek katili, onun yanında, memleketine 40 yıl hizmet vermiş bir Genelkurmay Başkanından bin kat daha itibarlı.

Ulusal günleri kutlamaya gitmiyor. Gitmek bir yana yasaklıyor.

23 Nisan kutlamalarında Atatürk’ün resmini baş aşağı asıyor.

Ne bitmez bir kin bu…

Ne bitmez bir öfkeymiş…

Nasıl bir düşmanlıktır bu…

Adam, sabah akşam, 24 saat Türk’e, Türklüğe sövüyor.

Bebek katilleri ile bir olup, Türk’ü, Türklüğü tarihten silmek için elinden geleni ardına koymuyor.

“Ne mutlu Türk’üm diyene”, “Türk övün, çalış, güven” sözlerini heykellerin üzerinden kazıyor. Nasıl bir düşücedir, nasıl bir uygulamadır bu?

Adsız millet olur mu? Milliyetsiz devlet olur mu? “Sen, hangi millettensin?” diye soranlara ne cevap vereceksin?

Sen kimsin, necisin? Senin soyun, sopun, geçmişin, tarihin yok mu?

Senin adın yok mu?

SEN NEREDE YAŞIYORSUN BE ADAM?

Nasıl bir ihanettir bu…

Nasıl bir hainliktir bu…

Tüm okulları Kuran kursuna çevirdin.

Tüm okulları imam hatiplere dönüştürdün.

Tevhid-i Tedrisat yasasını, yani “Öğretim Birliği”ni, laikliği buldozer gibi çiğneyip, geçtin.

Milliyetçiliği ayaklarının altına aldın.

Şimdi de Amerikan emperyalizminin sadık köpeği, aralarında çocuk ve bebeklerin çoğunlukta olduğu 40 bin kişinin katili bir örgütü, yani PKK’yı tüm dünyada aklamaya çalışıyorsun.

Bu çabalarının sonucunda Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinde (AKPM) TERÖRİST, AKTİVİST oldu.

Tüm günahlarından arındırıldı.

Sen onları günahlarından arındırırken, kendi günahlarının çoğaldığının farkında mısın?

Hesap verme günlerinin kapına kadar gelip, dayandığının farkında mısın?

Belediye başkanlarının yanında milletvekillerin de isyan ediyor…

Buradan tüm ihanet erbabına, yandaşlara, hainlere, yalakalara bir kez daha sesleniyoruz:

Cumhuriyete, Atatürk’e, 1923 Devrimine yönelik bir “karşıdevrim” harekâtı başlattınız. Suçsuz insanları yıllardan beri zindanlarda tutuyorsunuz. Orduyu parçaladınız. Vatanın Güneydoğusunu bir avuç teröriste altın tepsi içinde sundunuz.

CUMHURİYETİ YIKMAK SUÇTUR. “DARBEYE TEŞEBBÜS” DEĞİL, DARBENİN TA KENDİSİDİR.

Her gecenin bir sabahı olduğu gibi, her karşı devrimin de bir devrimi vardır.

O gün geldiğinde cezalandırılacaksınız.

Sakın o gün asla gelmeyecek diye hayaller kurmayın. Damat Ferit’leri düşünün. Derviş Mehmet’leri düşünün. İngiliz yönetiminde idam cezaları yağdıran Kürt Nemrut Mustafa Paşa’ları düşünün, Evren’leri düşünün…

Günü, saati geldiğinde ihanetlerinizin hesabını vereceksiniz.

Günü saati geldiğinde yaptıklarınızı, yıktıklarınızı fitil fitil burnunuzdan getireceğiz.

Atatürk’ü, Türk’ü, Türklüğü tanımayanları biz de tanımıyoruz.

Cumhuriyeti, ulusal bayramları, 1923 Devrimini tanımayanları biz de tanımıyoruz.

Şunu hiç aklınızdan çıkarmayın: Biz henüz son sözümüzü söylemedik. Son sözü her zaman halk söyler.

Birinci Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, İkinci Kurtuluş savaşımızın sonunda da İstiklal mahkemeleri yeniden kurulacak ve tüm yaptıklarınızın, tüm yıktıklarınızın, tüm ihanetlerinizin hesabı sorulacaktır.

Tüm yaptıklarınızı, yıktıklarınızı, tüm ihanetlerinizi fitil fitil burnunuzdan getireceğiz. Doğduğunuza, doğacağınıza pişman olacak, Âkillerinizle, delilerinizle kaçacak delik arayacaksınız.

İLK KURŞUN

Ali Eralp : HALK KORKU DUVARINI AŞMAYA BAŞLADI, DUYDUĞUNUZ SESLE R, VATANSEVERLERİN AYAK SESLERİDİR…

http_firca_.bmp

Gazeteci olarak sık sık halkın arasına karışırız.

Köylere gideriz. Esnafla konuşuruz.

İşçinin, köylünün, memurun görüşlerini, düşüncelerini öğrenmek için söyleşiler yaparız.

Sorular sorarız. Soruları yanıtlarız. Paneller, konferanslar düzenleriz.

Amaç, çeşitli konularda halkımızın nabzını tutmak ve yazılarımızı bir masa başı çalışması, sanal ürün olmaktan çıkarıp, gerçeklere dayandırmak, halkımızla bütünleşmektir…

Son yıllarda bu amaçla birçok köyü ziyaret ettik. Sorunlarını dinledik. Karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk.

Bir köye iki kez yolumuzun düştüğü de oldu.

İlk gidişimizde izlenimlerimiz şunlardı:

Genellikle köylüler durumlarından şikâyetçiydi. Mazot, gübre, tarım girdilerinin pahalı olduğundan, hükümetin çiftçileri desteklemediğinden yakınıyorlardı. Ürünlerinin para etmediğini, ekmek parası bulamaz duruma geldiklerini söylüyorlardı. Bu şikâyetler karşısında biz de onlara “demokratik direnişlere katılmalarını, haklarını aramalarını,” öneriyorduk. Şöyle yanıtlar geliyordu:

“Siz ne “hak”kından söz ediyorsunuz? Demokratik direnişi kim yapacak? Koca koca paşaları sorgusuz sualsiz hapsediyorlar. Bizim hacmimiz ne cirmimiz ne? Ateş olsak düştüğümüz yeri yakarız… Bu yoklukta bir de dört duvar arasına atarlarsa bizi, çoluğumuz çocuğumuz hepten aç kalır…”

Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra kendileri bizi davet ettiler. İkinci gidişimizde yine aynı şikâyetleri sıraladılar ama bu kez görüşleri ve tavırları değişmişti. “Bıçağın kemiğe dayandığını, bu iktidardan kurtulmak gerektiğini” söylüyorlardı, sonra da ekliyorlardı:

“Recep Tayyip APO ile görüşme yapıyormuş, TC’leri de kaldırıyorlarmış, Türk bayrağı taşıyanlara biber gazı, tazyikli su sıkıyorlarmış, bu iktidara karşı ucunda ölüm de olsa mücadele edeceğiz…”

Korku duvarı aşılmaya başlanmıştı.

Korku duvarı esnaf arasında da aşılmaya başlandı.

Düziçi’nde köftecilik yapan bir esnaf, Köfteci Osman Usta, TC düşmanlığını protesto etmek için dükkânının camına, “TÜRKİYE CUMHURİYETİ KÖFTECİSİ” yazmış…

Kimseden korkusu yok artık.

Ellerine bayrakları alıp “akil”leri protesto etmek için yollara düşen, toplantı salonlarının kapısına dayanan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da kimseden korkmuyor.

Üstelik bu direnişlere katılanlar sadece TGB’li gençler de değil. Aralarında bakkal Hüseyin, balıkçı Temel, kasap Hasan da var…

İktidarın ve BDP’lilerin telaşı, korkusu işte bu yüzden.

Adamlar bir anda CHP, MHP koruyucusu, hamisi kesildiler.

Çağrı üzerine çağrı yapıyorlar.

“Gelin Açılım sürecine katılın, yoksa eriyeceksiniz…”

Bebek katili APO da aynı yönde bir demeç vermişti: “CHP, sürece destek vermezse biter…”

Aslında CHP de MHP de erise, bitse, zil takıp oynarlar ama birden bire bölücüler, yeni mandacılar, Amerikanofiller CHP – MHP dostu oldular.

Bu arada tehditlerden, şantajlardan da geri durmuyorlar.

Başbakan MHP’nin iktidar olduğu dönemi inceleteceğini, yolsuzlukları ortaya dökeceğini söylerken, Mehmet Ali Şahin de “Akil insanlardan birinin başına bir hal gelirse, sorumlusunun Devlet Bahçeli olacağı” tehdidini savurarak, milliyetçilerin yürüyüşüne engel olmaya çalışmaktadır.

Yüz binlerce insanın ay yıldızlı bayraklarla İzmir Meydanını gelincik tarlasına çevirmesi hem AKP’lilerin, hem PKK’lıların yüreğine korku salmıştır.

Telaşları bundandır.

Ama korkunun ecele faydası yoktur.

10 binler 100 binlere, 100 binler milyonlara dönüşüp, yeni saltanat, hilafet, sultanlık dönemine son verecek, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlının küllerinden yarattığı Türkiye Cumhuriyetini yeniden kuracaktır.

Bu devrim yürüyüşünde CHP, içindeki PKK yanlısı, Fethullah Gülen hayranı milletvekillerini temizlemeli; bölünmeye, şeriata, hukuksuzluğa karşı çıkmalı, İkinci Kurtuluş Savaşında yerini almalıdır.

Dev uyanmaya başlamıştır. Nazım’ın deyişi ile “Nasırlı ellerini toprağa koymuş, dizlerinin üstünde doğrulmak üzeredir…”

Birlik, bütünlük toplantıları yapılmaktadır.

AKP’li yurtseverler de gidişattan rahatsızdır. AKP’den kopmalar, ayrılmalar artmaya başlamıştır.

Yakında vatanseverler tüm yurdu miting alanına dönüştürüp, ellerindeki ay yıldızlı bayraklarla gelincik tarlasına çevirecektir.

Halk “korku duvarı”nı aşmaya başlamıştır ey AKP. Duyduğun sesler üç beş çapulcunun değil, yurtseverlerin ayak sesidir.

Kapınıza doğru yaklaşmaktadır.

Bu vatandan bir tek çakıl taşının bile koparılamayacağını hem siz hem terör örgütü PKK, hem de yandaşınız, ortağınız, korumanız ABD yakında anlayacaktır…

Sonunuz Vahdettin’lerin, Damat Ferit’lerin sonu gibi olacaktır…

Boş hayaller kurmayın beyler…

İLK KURŞUN

7937550324_426249970804726_916170382_n.jpg

Ali Eralp : DİN SÖMÜRÜSÜ İÇİN SADAKA DÜZENİNE, SADAKA DÜZENİ İÇİ N YOKSULLARA İHTİYAÇ VARDIR…

http_firca_.bmp

Türbanlı bir bayan.

Bir mücahide… Türbanlı bir AKP mücahidesi…

Koli koli sadaka dağıtıyor meydanda.

Son model, resmi plakalı bir minibüsün yanında.

Belli ki görevli.

Görevlendirilmiş…

Tam bu sırada bir kamera yaklaşıyor dağıtım alanına ve muhabir soruyor:

“Kumanya dağıtılıyor galiba, değil mi?”

Türbanlı bayan, resmi plakalı bir arabanın önünde duruyor ve yanıt veriyor:

“Hayır, kumanya değil, biz kendi hayrımıza şeylerimizi dağıtıyoruz, zekâtlarımızı dağıtıyoruz…”

Çözümü buluyor kolayca. Çünkü siyasal İslam’da yalan söylemek de geçerli olmak üzere, asıl hedefi gizleyebilmek için “takıyye” mubah. Ana sütü gibi helal…

Bu arada yardım almak isteyen bir bayan süklüm püklüm, çekingen tavırlarla yaklaşıyor türbanlının yanına:

“Beni de yazın, beni de yazın ne olur, ameliyatlı hastam var… Kocam, babam…”

Ama bu bayan ötekiler gibi yardım alamıyor. Ötekiler koca kolileri yüklenip giderken arkalarından bakakalıyor.

Çünkü “Kumanya dağıtıcıları” çekimden rahatsız oluyor ve oradan hızla uzaklaşıyorlar.

Sonradan bir başka vatandaş açıklıyor muhabire:

“Merkeze geldiler, nüfus kâğıtlarını alıp herkesi AK Partiye kaydettiler, sonra da kumanyaları dağıtmaya başladılar. İçinde şeker vardı, çay vardı, başka koliler vardı…”

Günümüzde “din-ticaret-siyaset” bütünleşti, kaynaştı, ”yekvücut” oldu.

Hinoğluhinler, bu üçlü aracı kullanarak, seçmenleri diledikleri gibi yönlendiriyorlar.

Seçiyorlar, seçtiriyorlar. Sonra da iktidara yerleşip, koltukları paylaşıyorlar.

Bir elleri yağda, bir elleri balda, Osmanlı sultanları gibi ömür sürüyorlar.

Nasılsa dokunulmazlık zırhı da var. İstediğini as, istediğini kes… İstediğini zindana at…

İşle işleyebildiğin kadar suç…

Ne karışan var ne görüşen…

Seçim yaklaşıyor. Önümüzde yine bir seçim var.

Herkes seçime hazırlanıyor.

Yolsuzlukları, hırsızlıkları kanıtlanmış, namları dört bir yanı sarmış belediye başkanları, politikacılar da pusuda, alıcı kuşlar gibi bekliyorlar.

Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde, halkın dine saygısından da yararlanılarak, her çeşit sosyal, kültürel, siyasal çalışma İslamcılık üzerinden yapılmaya başlandı bile. Aslında bütün bu çabaların amacı “siyasal sadakati sadaka ile sağlamak”tan başka bir şey değildir.

Bugün içinde yaşadığımız sosyal sıkıntılar, halkımıza uygun görülen “dilencilik yaşantısı” hep bu sadaka ekonomisinin sonuçlarıdır.

Kanser hastası bir genç kızın, “İlaç bulunmuyor, yardım edin” dileği karşısında, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın ona 300 TL vererek, “Al şu parayı, düşürme sakın…” demesi, sorunlar karşısında siyasal İslamcıların nasıl çözümler ürettiğini ortaya koymuştur.

Cemaat ve biat kültürü günümüzde özgür düşüncenin yerini aldı. İnanç aklın, bilimin önüne geçti.

Düşüncelerinden dolayı insanlar mahkûm ediliyor.

Bu yüzden Fazıl Say, Yüzyıllar öncesinden yazılan bir Ömer Hayyam şiirini sitesinde yayınladı diye 10 ay hapis cezasına çarptırıldı…

Sadaka ekonomisi demek, şeriatçı egemenliği ve sömürüsü demektir.

Sadaka ekonomisi demek sömürü, talan düzeni demektir…

Sadaka ekonomisi demek, Deniz Feneri, Yimpaş, Kombassan ve çöp bidonlarından, semt pazarlarından yiyecek artıkları toplayan milyonlar demektir. Bunlardan birisi olmadan ötekisi olmaz.

DİN SÖMÜRÜSÜ İÇİN “SADAKA DÜZENİ”NE, “SADAKA DÜZENİ” İÇİN YOKSULLARA İHTİYAÇ VARDIR.

Yardım isteyen insanlar, yardıma muhtaç yoksullar çoğalmalı, artmalı ki sadaka düzeni rahatça işlesin, politikacılar da bu düzen sayesinde bir taşla iki kuş vursun.

Bir yandan yardımsever, hayırsever, dindar devlet adamı görüntüsü versin, bir yandan da önemli makamlara geçip cebini doldursun…

Bu yüzden, Victor Hugo’nun deyişi ile onlar hep “YARDIM EDİLMİŞ YOKSULLAR İSTERLER, BİZSE ORTADAN KALDIRILMIŞ YOKSULLUK…” için savaşırız…

İLK KURŞUN

Ali Eralp : SABRIMIZI DENEMEKTEN, SINIRLARI ZORLAMAKTAN VAZGEÇİN ARTIK, ATATÜRK’Ü YENEMEZSİNİZ…

http_firca_.bmp

Kolay mıdır?

Cumhuriyeti, bir gecede yıkmak…

Kolay mıdır?

Türk’ü, bir gecede yok etmek…

Hem de yedi bin yıllık Türk devletini…

Hem de uğruna binlerce şehit verdiğimiz Türkiye Cumhuriyetini…

Sadece Çanakkale’de şehit sayımız 55 bin, yaralı sayımız 100 bini aşmış, genel zayiat 251 bin…

Amerika, Avrupa istedi diye,

APO, Fethullah Gülen, Bakan, Başbakan istedi diye,

Kubilay’ı kör bağ bıçağı ile kesen Derviş Mehmet’in torunu istedi diye,

Ha deyince,

Tüm devlet kurumlarının başından TC’yi kaldırabilir misiniz?

İsterseniz 63 değil, 63 bin ÂKİL gönderin tüm vatan sathına, bağrı yanık şehit analarına PKK’yı sevdirebilir misiniz?

Kolay mıdır bir ülkeyi parçalamak?

Kolay mıdır?

Atatürk’ü yenmek…

Bir gecede silip atmak…

Fotoğraflarını kitaplardan, duvarlardan kaldırdınız diyelim.

Heykellerini yıktınız.

Gençliğe Hitabeyi, ulusal bayramları yasakladınız…

Tertiplerle, yalancı tanıklarla, düzmece belgelerle, Atatürkçüleri zindanlara doldurdunuz…

Orduyu dağıttınız diyelim.

Ya yüreklerdeki Atatürk sevgisini ne yapacaksınız?

Ya beyinlerdeki Atatürk düşüncesini ne yapacaksınız?

Korku imparatorluğu ile, şantajla, tehditle, tertiple bunları silebilir misiniz?

Yedi düvelin başa çıkamadığı, hakkından gelemediği o koca önderi siz mi yeneceksiniz?

Gelin, sabrımızı denemekten, sınırları zorlamaktan vazgeçin.

Kuruluşların başından TC’yi kaldırdınız da ne oldu? Gördünüz.

Milyonlar ayağa kalktı.

Uyuyan devi uyandırdınız.

Gece yarıları vatandaşlar, devlet kurumlarının tabelalarına yeniden Türkiye Cumhuriyetini yazdılar…

Siz, 3 kilo makarnaya, 5 kilo nohuda Ata’sını, vatanını satan şerefsizlerden mi sandınız Türk ulusunun tümünü?

Yanılırsınız böyle düşünürseniz.

Yanılırsınız. Hem de çok…

ÂKİL ADAM toplantılarınızı da gördük.

Dinleyiciden çok polisle doldurmuştunuz salonları…

ÂKİL’leriniz boş duvarlara konuştular.

Vatansızlara, bayraksızlara, emperyalizm ve bölücülere sesleniyoruz:

ATATÜRK, CUMHURİYET, ULUS DEVLET BİZİM KIRMIZI ÇİZGİMİZDİR. KİMSE BU ÇİZGİYİ SİLEMEZ, KALDIRAMAZ.

Üç kıçı kırık toprak ağası ve aşiret reisi PKK’lı ile, beş ümmetçi kul ile bu çizgimizi yok edeceğinizi mi sanıyorsunuz?

Türkiye’dir burası…

Mustafa Kemal önderliğinde 1923 Devrimini yapan ülke. Emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşını başlatan ülke…

Sakın, sakın yanılıp, yazılıp bizi sokakta, herkesin gözü önünde, “TEKBİİR” nidaları arasında, salt Hıristiyan olduğu
için kadına tecavüz eden, çağ dışı Araplarla karıştırmayın…

Aldanırsınız. Hüsrana uğrarsınız…

Sıra şimdi içimizdeki hainleri, sol gösterip sağ vuranları temizlemeye ve hepsinden önemlisi birleşmeye, bütünleşmeye geldi…

Tıpkı Kurtuluş savaşında olduğu gibi, onu da gerçekleştireceğiz.

Ondan sonra, dağları delip, Ergenekon’dan nasıl çıkılırmış, göreceğiz. Göstereceğiz…

Buna hep birlikte tanık olacağız…

ATATÜRK DİYOR Kİ:

“Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa, genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur. Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza mani olabilecek şahsi rütbeleri, mevkileri de genel şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğrunda feda ettik… Bunu anlamayıp da, milleti hâlâ kendi kafalarının keyfine göre idare etmeye kalkışan kuvvetler artık birer beladır. Bela çekmeye de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır…”

İLK KURŞUN

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: