Etiket arşivi: ARAŞTIRMA DOSYASI

ARAŞTIRMA DOSYASI : ABD ULUSAL GÜVENLİK AJANSININ UZAKTAN KONTROL (REMOTE VIEWING) İLE İLGİLİ RAPO RLARI

NOT : DÖKÜMANLAR İNGİLİZCEDİR.

DÖKÜMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ARAŞTIRMA DOSYASI : ABD ULUSAL GÜVENLİK AJANSININ UZAKTAN KONTROL (REMOTE VIEWING) İLE İLGİLİ RAPO RLARI

NOT : DÖKÜMANLAR İNGİLİZCEDİR.

DÖKÜMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Osmanlı’ya göre sağlıklı yaşamanın kuralla rı nelerdir ?

null_zpsc0c30341.jpg

Tıp tarihi profesörü Ayten Altıntaş, Osmanlı’daki sağlık kurallarını inceledi, o dönemki hekimlerin tavsiyelerini bir kitapta topladı. Kurallar bugün hala geçerli. Padişahların ölüm nedenlerini merak ediyorsanız, Altıntaş “Kanuni’den sonrakiler çok yiyip az hareket etmekten vefat etmiş” diyor.

DOKTORLAR ÖNCE ÇEVREYİ İNCELERDİ

Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir hekim tayin olduğu yerde önce dağları, taşları inceler, rüzgarın nereden estiğine, suyun kalitesine bakar, kısaca insanoğlunun yaşadığı yeri enine boyuna araştırırdı. Amaç insanların hastalanmaması için gerekli tedbirleri almaktı. Uyku saatinden sıcak bastığında ne içileceğine, hangi sporun yapılması gerektiğinden hangi yiyeceklerin bir arada yenilmemesine her şeyi hekimler belirlerdi. Kişinin yediklerini iyi hazmetmesi ve kabız olmaması da çok önemliydi… İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, bu bilgileri ve daha fazlasını Osmanlı Hekimlerinin Sağlık Kuralları kitabında anlattı.

Star Gazetesi’nden İnci Döndaş’ın haberine göre Altıntaş, Osmanlı tıbbının eski tıbbın içinde yer aldığını söylüyor. Eski tıp ise insanlığın ilk başından itibaren 1850′lere kadar geçerli olan… Sonrasında ise tıbbın deney masasına yatırıldığını, gelecektekinin ise ‘enerji tıbbı’ olabileceğini anlatıyor: “Bugünkü bilim, insan bedeninin milyonlarca hücreden oluştuğunu ispatladı. İlacın hücreyi etkilediği biliniyordu. Son çalışmalara göre ise hücreyi etkileyen kimyasal madde değil kimyasal parçanın verdiği ‘enerji sinyali’. İnsanın vücudundaki en ufak parçanın içinde enerji var. İlacın hücreyi etkileyen enerji sinyalini bilirseniz sadece o sinyali vererek zaten ilaç vermiş gibi olursunuz.”

GELELİM OSMANLI TIBBINA

Altıntaş, günümüzde hala geçerli olan Osmanlı sağlık kurallarından en önemlilerini anlattı.

90′INA KADAR YAŞAYAN ÇOKTU

Osmanlı’da insanların erken yaşta öldüğü, yaş ortalamasının da 45 olduğu söylenir ki bunlar istatistiki bir bilgidir. Böyle bir şey yoktur. O zaman da 90′ına kadar yaşayan pek çok kişi var. Kanuni’den sonraki padişahlar arasındaki ölüm nedeni fazla beslenme, az hareket etme. İlk Osmanlı padişahları savaşa giden, sabah-akşam savaş teknikleri öğrenenler… Padişahların ölüm nedenlerini pek bilmiyoruz, tarihçilerin bilgileri ışığında hareket ediyoruz. Genelde Osmanlı’ya bakarsanız, sıtma, verem çok önemli. Mesela verem bugünkü kanser gibi. Strese, üzüntüye bağlı… Bugün verem hala var ama kanser daha çok. Kanserin büyük bir nedeninin de kozmetik ve deterjan olduğu söyleniyor. Şampuan, diş macunu, saç boyası, vücut sabunu, kokular… Hepsi deterjan esaslı, dolayısıyla bunların insan vücuduna ne kadar zararlı olduğu rapor ediliyor. Hamilelerde bebeklere de geçiyor. Dolayısıyla bugün yeni doğan bebeklerin çoğu astım ve alerjili.

SIK YEMEK VÜCUDU YAŞLANDIRIR

null_zps80806192.jpg

Osmanlı hekimlerinin yüzlerce kez söylediği, herkesin kafasına vurarak öğrettiği şey az yemek! Geç kahvaltı, erken akşam yemeği olmak üzere günde iki öğün beslenmeyi tavsiye ediyorlar. Karnınız acıkmadan yemeğe oturup tam doymadan kalkacaksınız sofradan. Neden yemek yiyoruz? Vücudumuza enerji yüklensin ki beynimiz çalışsın. Otomobilin benzine ihtiyacı ne kadarsa bizim de gıdaya ihtiyacımız o kadar. Ama insanız ve gıdayı baştacı yapmışız, hayatımızın tek şekli. Vücut fazla gıdayı vücuttan atmak için çok çalışıyor. Karaciğer, böbrek, her organımız çok çalışıyor ve ihtiyarlıyor. Bugün zayıflamak için uygulanan metotlardan biri de sık sık yemek. Eski Osmanlı metoduna göre sık yemek vücudu yaşlandırır. Ama bugünkü amaç zayıflamak, organların genç kalmasına yardımcı olmak değil!

SOFRADA SADECE KAŞIK VARDI

Eskiden Osmanlı’da sofraya sadece kaşık konulurdu çünkü yemekler hep suluydu. Hazmı kolaylaştırıcı çorba, sulu yemekler yapılırdı. Amaç midenin hazmına yardımcı olmak. Mesela bugün meyveyi kabukla yiyoruz, mide perişan oluyor. Osmanlı hekimleri bunu da önermiyordu. Hoşaf geleneği de buradan geliyor. Çünkü o dönemki hekimler meyveyi topladıktan hemen sonra yenmesini tavsiye etmiyor. Çünkü meyve tam olgunlaştığında insana yararlı.

EN İYİ SPOR ATA BİNMEK

Spor çok önemli. Hatta bütün organlara spor yaptırılması öneriliyor. Mesela belleğin sporu çok nettir: Ezberlemek. Ezberlediğinizde hafızanız artıyor. Bütün iç organları ve vücudu çalıştıran spor at binmek. Salıncağa binmek hem ferahlatır hem organları çalıştırır. Spor yapamayan yaşlıları kayıklara bindireceksiniz, dalgalar sallayacak. İç organlar sallanınca dışarı atacağı şeyleri daha iyi atarmış.

BAĞIRSAKTAKİ KALINTI ÇOK ZARARLI

Yemekle aldığınız, vücuda fazla gelen şeylerden kurtulmanız, arınmanız çok önemli. Eğer arınmazsanız zararlı maddeler birikir, sizi hasta eder. Dolayısıyla kabız olmamak gerekiyor. Müshil, vücuttan atılması gereken her şeyin atılması demektir.

O dönemki hekimler kabızlığı hiç sevmiyor, dolayısıyla yeme-içmeyi ve saatini ona göre ayarlıyormuş. Hekimler ‘Önce gıdanızı düzenleyin’ der. Ispanak yediğinizde tuvalete çok rahat çıkarsınız. Eğer tüm önlemlere rağmen kabız olunduysa vücudu temizliyorlar. Bağırsakta en ufak bir kalıntının sağlığa zararı olduğunu düşünüyorlar.

Hekime gidenlerin sayısı azmış

O dönemde de hastalık ve kanser var ama çok az. Asla bugünkü gibi değil. Bütün ömrü boyunca hastalanmayanlar da olmuş. Hastalanmak zaten az görünen bir şey. Bunu hekime gidenlerin sayısından anlıyoruz. Hekim sayısı az olmasına karşın herkese bire bir hizmet veriyormuş. Buradan da hasta olmamaya yönelik alınan önlemlerin işe yaradığını görüyoruz.

SIRTÜSTÜ YATMAYIN

Osmanlı tıbbında uyku sadece dinlenmek için değildir. Yediğimiz gıdanın tam hazmedilmesine yardımcı olur. Normalde önce sağ, sonra sol tarafa yatmalısınız. Bunun nedeni midenin üzerine karaciğerin gelmesini sağlamak. Böylece midenin içindeki artıklar onun sıcaklığıyla temizlenecek. Sırtüstü yatmak unutkanlık yapar. Çünkü kan arkaya gidiyor. Beyni çalıştıran ön beyin. Önemli olan kanın dolaşması. Unutkanlık başladıysa yüz üstü yatacaksınız ki beynin ön tarafına kan gitsin.

ŞERBET İLAÇ GİBİ İÇİLİRMİŞ

Şeker, eskiden şeker kamışından üretilirmiş. Eskiden şerbetler ilaçmış. Kızılcık şerbetini içerseniz kabız olursunuz, gül şerbeti ise bağırsakları yumuşatır. Asla keyif için içilmez. İlaçların şerbet ve macun şeklinde verilmesinin nedeni bal, şeker ve pekmez ilacın etkisini artırması. Şeker pancarından elde edilen şekerin de zararı yok. Akışkan ve beyaz yapmak için kimyasal maddeler kullanırsanız ve çok yerseniz zararlı.

SOĞAN VE SARIMSAK AYNI ANDA OLMAZ

BUGÜN şeker çok yanlış anlaşılıyor. Tuzun yanlış anlaşıldığı gibi. Üç beyazın zehir olduğu söylenir ya… Tam buğday unu inanılmaz faydalı bir gıda. Osmanlı’da hekimler bir çocuğun anne sütünden kesildikten sonra sadece ekmek yiyerek vücudu için gerekli olan her şeyi ölene kadar alabileceğini söylüyor. Tuza gelirsek… Rafine tuz zehirdir. Kaya tuzunda pek çok mineral var. Hekimlerin bir başka uyarısı ise soğan ve sarımsak aynı anda yenmemesi. İkisi de yakıcı madde. Dolayısıyla ikisi aynı anda vücuda gıda olarak aldığınız her şeyi parçalar.

KAHVEYİ ŞEKERSİZ İÇMEYİN

Sigara, Osmanlı’nın son dönemlerinde içiliyormuş. Zararı bilinmiyormuş. Ama çok az içiliyormuş. Kahve bile Osmanlı’nın son dönemlerinde başlamış. Sevilen bir içecek haline gelince halk hekime gidip kahvenin zararını sormuş. Hekimler araştırmış. Sonrasında kahvenin vücuttaki suyu attığı ve kurutucu etkisinin olduğunu bulmuş. Dolayısıyla yanında mutlaka su içilmesini tavsiye ediyor. Şekerli içilmesini öneriyor, şekerin kahvenin zararını azalttığını söylüyorlar.

Star

ARAŞTIRMA DOSYASI : BOP’u hazırlayanlar neden böyle bir proje hazırlamışlardır ?

I.Dünya Savaşı, yüzyıllarca Osmanlı Devleti’ne karşı üstün gelemeyen, Hristiyan Dünyanın yeni çağın başlangıcı ile birlikte, Rönesans’sın etkisi ile Devletlerin yeni bir yapılanma sürecini tamamlamaları sonucunda, dinin arka planda olduğu son Haçlı seferidir. Bu savaşın neticesinde Ortadoğu, Afrika, Avrupa’nın siyasi haritası değişmiştir. Bu değişiklikte kendi haritasını kendi çizen yalnız Türkler olmuştur.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, kolonileşmenin bitmesi, gelişen dünyanın her tarafında Hindistan ve Çin gibi başarılı olmuş ülkelerde olduğu gibi Afrika’nın, Asya’nın ve Orta Doğu’nun bir çok bölgesinde sadece lafta kalmış kısa süreli bir devlet yapılandırması telaşına da neden olmuştur.

Son Avrupa imparatorluğunun çökmesi de – eski Sovyetler Birliği- aynı süreci başlatmış ve Asya ve Avrupa’nın siyasi haritası yeniden şekillenmiştir. Türk Devletlerinin kurulması, Doğu-Batı diye ayrılan Almanya’nın birleşmesi ve Yugoslavya’nın dağılıp yeni devletlerin inşa edilmesi bunun sonucudur.

BOP’nin oluşmasına neden olan vakıa da 11 eylül saldırılarıdır. 11 Eylül saldırısı ABD ve Batılı aydınlar tarafından şu şekilde okunmuştur;

1-Soğuk Savaş’ın bitmesi, Balkanlardan Kafkaslara kadar uzanan, Orta Doğu’da, Orta Asya’da ve Güney Asya’da başarısız ve zayıf devletler hattı ortaya çıkarmıştır.

2-Devletin çökmesi veya zayıflaması, çok büyük insani sorunları ve insan hakları felaketlerini, 1990’larda Somali, Haiti, Kamboçya, Bosna, Kosova ve Doğu Timur’da ortaya çıkarmış, ABD ve diğer ülkeler, bu problemlere sadece yerel sorunlarmış gibi davranmışlar fakat 11 Eylül ispatladı ki devlet zayıflıklarının aynı zamanda büyük stratejik bir mesele olduğunu ortaya çıkarmıştır.

3-Kitle imha silahlarıyla birleşen Radikal İslam terörizmi, zayıf yönetimden kaynaklanan problemlerin yüküne büyük bir güvenlik boyutu getirmiştir.

4-Terörizm benim ülkemde ya da benim ülkemin yakınında değil dolayısıyla beni ilgilendirmez diyemeyiz ki, Afganistan’da faaliyet gösteren terör örgütü gelip başka bir kıtada ki bir ülkede (ABD) saldırı yapıp halkın can ve mal güvenliğini tehdit edebiliyor.

5-Bir aşiret ya da mezhebin yönetiminde olan devletlerde terör kolay yuvalanıp, çoğalabilmektedir. Bu yönetim biçiminin değiştirilmesi gerekmektedir.

6-Uluslararası terörizm tüm dünyayı tehdit etmektedir. Bu tehdidin kaynağı Ortadoğu’dur. Bölgeden petrolü kesintisiz alamıyoruz. Ham madde kaynaklarından yararlanamıyoruz.

Bölgeye yatırım yapamıyoruz. Pazar payımızı genişletemiyoruz. Bu sorunlar devam ettiği sürece dünyada güvenlik tehlikeye düşüyor. Refahımız olumsuz yönde etkileniyor. Tehditlerle karşı karşıya kalıyoruz. Tehdidin asimetrik olma özelliği bu mücadelede güçlük yaratıyor. Konvansiyonel tehdit olsa bununla başa çıkmak kolay. ABD askerî gücü dünyada hiçbir gücün karşı koyamayacağı ölçüdedir. Ancak tehdidin asimetrik olma özelliği mücadele bizi zorluyor. Bu coğrafya mutlaka denetim altına alınmalıdır.

Bu okumanın neticesinde, İslam ülkeleri başta olmak üzere zayıf devletlerin yeniden şekillendirilmesi ve gerekirse siyasi haritalarının¹ yeniden çizilmesi gerekmektedir.

Bu gereklilikten yola çıkılarak, Büyük Ortadoğu Projesi ortaya çıkmıştır. Bunu o dönemim ABD Başkanı George W.Bush;”-Yeni bir haçlı seferi olarak” yorumlayacaktır.

¹ABD Başdanışmanı Condolezzo Rice;”- Fas’tan Çin sınırına kadar 22 ülkenin siyasi ve ekonomik coğrafya-sının değiştirilmesi”

ARAŞTIRMA DOSYASI : Barış Yanlış Adreste Aranıyor

İbrahim ÇEVİK
Daire Başkanı /// Etnik Çatışmalar

Zehri ağır ağır veriyorlar. Kürtçü, yerli ve yabancı işbirlikçilerinin dillerinde giderek yaygınlaşan biri Kürt diğeri Türk olan ayrıştırma öne çıkıyor. Onların zihinlerinin karanlıklarından çıkarıp sözlü olarak açığa koydukları planlarında terör sorununun çözümü giderek ayrıştırılan taraflardan Türklere havale edilme arsızlığına dönüşüyor. Sanki terörü yaratan, Kürdü kaynaştığı toplumun içinden söküp alan, ırkçı, etnik bir grup olarak bölen, Kürdün de Türkün de kanını döken Kürtçüler ve işbirlikçileri değil!

Memleketin batısında yaşayanların nerdeyse tümü Kürtlüğü sadece komşusundan bir de askerlik anılarından ibaret olarak bilirdi. Tanıdığı Kürtle ilişkisinin içeriğine göre hüküm verirdi. Ona göre bütün Kürtler tanıdığı gibiydi… İlişkisi iyiyse iyiydiler, kötüyse kötüydüler. Hepsi bu kadardı. Bunun dışında Kürtlüğe illa bir husumet arayanlar, devletin başında oturan ve Kürt ağasıyla, seyidiyle, miriyle iyi geçinenlerin yarattıkları işbirlikçiliğe dikkat kesilmelidirler. Bugün ise geçmiştekine ilaveten terörden nemalananlara bakmalılar. Göreceklerdir ki Türklerin kendi aleyhlerine işleyen sistemden bile haberleri yokken, bir de Kürdün asimile politikalarını desteklesinler. Bu nedenle eğer asimilecilikle, baskıcılıkla suçlanacak birileri varsa Kürtler önce kendi ileri gelenlerini sorgulayarak işe başlamalıdırlar.

Türkün Kürtle ilişkisi bu kadar basit ve olsa olsa bireyselliğe dayalı olarak yürürken, Kürde Türk husumetini aşılayanlar işte bu işbirlikçi Kürt seçkinleridir. O günlerde solun en diri Amerikan karşıtı hareketi olan Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) bölenler ve süslü laflarla milli demokratik devrim derken Amerikan hizmetkârı örgütlerin ortaya çıkmasını sağlayanlar bu seçkinlerdir. Bugünkü zehri saçanlar o Kürtçüler ve el ele verdikleri solcular ile sözde sağda duran ama iktidar hastası gündelikçi politikacılardır.

Altı yüz yıldan beri hiç bitmeyen isyana rağmen Türk, engin hoşgörüsüyle Kürde hiçbir zaman husumetle bakmadı. Ama işbirlikçiler sade Kürdü bunca sene Türke karşı kışkırttı. Sinsi PKK’nın ilk dayanağı “Apoculuk”la Kürdün sözde yerde olan onurunu layık olduğu yere çıkarmak iddiası oldu. Daha ilk gün iki cephe yarattı. Sonra enternasyonalizmin ihanet şemsiyesinin altına girdi. Enternasyonalistti ama Partiya Karkeren Kurdistan adıyla Kürt ırkçılığı yapması çelişkili değildi. Ayakta kalmasını iki temel nokta üzerine oturttu; birincisi terör ikincisi Kürt ırkçılığıyla sade Kürdü zehirlemekti. Tıpkı geçmiş örneklerinde olduğu gibi arkasına o malum işbirliği şebekesini alıp bugünlere barışın iki tarafından en çok heveslisi olma ikiyüzlülüğü maskesini takındı.

Maskelerin arkasında sırıtan gerçekler son derece aydınlık. Barışı, kardeşliği isteyenler Rus haritalarından alıntı yaparak Sivas’a “Sêwaz”, Doğubeyazit’e “Bazîd” demekte inat etmezler. Kürtçülerin ve yerli, yabancı işbirlikçilerin yarattıkları terör sorununun tek nedeni Türklerin, Kürtleri haklarından mahrum bırakmaları olarak gösteriliyor. Kısaca terörün sorumlusu Türkler deniliyor. Kastamonu’nun, hatta Akdeniz’in Rivierası Antalya’nın ilçesi Korkuteli’nin köylerinin halklarının yaşadıkları sorunların aynısını terör bölgesinin köylerinde etnik ayırımcılık olarak ele alıyorlar. Ülkenin geçmişinde yaşanmış olan soygun-talan düzeninin yarattığı topyekun etkiyi bırakıp, sadece Kürt tarafını görüyorlar. Bunda bile ayırımcılık hastalığından kurtulamıyorlar.

Memleketin her bölgesi doğunun, güneydoğunun işadamlarıyla kaynıyor. Özellikle turizm, inşaat ve hizmet sektöründe tekelleşmiş durumdalar. Bu duruma karşı o bölgelerde yaşayan yerli halkın ayrılıkçılığa varan bir tepkisi bulunmuyor. Hatta PKK’nın hainliğinden önce o işadamlarının Kürtlüğünü veya geldiği bölgeyi aklına getiren bile yoktu.

Asıl amaç siyasi yatırım bile olsa doğunun, güneydoğunun gelişmesi kalkınması için yapılan yatırımları yerle bir edenlerin bugünkü etnik ayırımcılar olduğunu bilmeyen var mı? Yarattıkları terör ve şiddet dünyasına değil Türk, Kürt işadamı, işçisi bile girmiyorsa ve huzurun güvenin peşinden uzağa kaçıyorsa suçlu da sorumlu da kendileridir. Bugün hâlâ bölgenin yabancısı olan bir memura bile “sen yabancısın” diyerek görev sorumluluklarını yerine getirmesinde bile ayrımcılık, bölücülük yapılıyor. Kışkırtmalarının sonucunda şehrine, kasabasına uygarlığı taşıyan devletin memurunu sömürgeciliğin temsilcisiymiş gibi gösterdiler. Zihinlerini bulandırdıkları zavallı sade Kürt esnafı ticaretin gerçeklerini şimdilerde gördüğü için kasabasında görev yapan “yabancıları” alış verişi kendilerinden yapmaya davet ediyor. Oysa iki üç yıl öncesine kadar rafta duran ekmeğe rağmen satış yapmayanlar kendileriydi.

“Barış”ın olmadığı yerler buralardır. Diğerlerinin buna ikna edilmeye ihtiyacı yoktur. Oralar hep sakin ve kendi işinde gücündeydi. Ülkeyi karış karış gezmeye gerek yoktur; bunu yapmak yerine “barış”ı gidip husumetten “barış “çıkarma sinsiliği içerisinde olanlara anlatmaları çok daha yararlı olacaktır.

Bugün sade Kürdün elinde kullanabileceği son şansı kaldı. Bundan öncekileri I. Dünya Savaşı’nda, 1960’larda heba etti. O günlerde ellerinde cetvelle sınır çizenlerin neden kendileri için de bir çerçeve yapıp içerisine Kürtleri yerleştirmediklerini artık anlamalılar. Artık onun bunun gündelikçi politikacılarının ve küresel güçlerin çıkarları için bir araç olmaya son vermek zorundalar.

Dün PKK’nın şerrinden korunmak için haklı olarak sessizliği tercih etmiş olmalarını kabul edelim. Ama bugün mademki “barış” geldi, dört aydır analar ağlamadı, öyleyse şimdi bu kardeşliğin bir başka şekilde zehirlenmesine izin vermemek zorundalar.

"Bugün Türkiye’de yönetime muhalif Kürt dergileri, Kürt gazeteleri var. Bizim Bağdat’ta Saddam’a muhalif tek bir kitap basmamız dahi mümkün değil. Bizde hiç bir zaman legal mücadele verme koşulları olmadı." Bu sözler Bölgesel Kürt Yönetiminin Başkanı olan Mesud BARZANİ’ye ait. (1) PKK’nın “Kürt demokratik hakları” için yakıp yıktığı günlerde söylenmiş olmasını da ayrıca önemseyelim. BARZANİ’nin her sözünü kulağına küpe yapanlar bunu da unutmamalılar.

Dünün kışkırtanlarından bugünün “barış “ çığırtkanlarından fırsat bulup hayatını biraz olsun güzelleştirebileceğini zanneden sade vatandaşlar hayal dünyasında yaşamaktadırlar.

(1) Nokta 20-26 Haziran 1993 “Barzani’den Kürt Aydınlarına Mini Konferans Yıkmayın Yapın!”

ARAŞTIRMA DOSYASI : ABD Suriye Konusunda Neyi Bekliyor ?

Oytun Orhan

ORSAM Ortadoğu Uzmanı

Suriye’deki çıkmazın temel sebeplerinden biri rejimin değişmesini arzulayan aktörler arasında çözüme nasıl ulaşılacağı konusundaki görüş farklılıklarıdır. Söylem düzeyinde ve nihai hedef açısından bakıldığında söz konusu ülkelerin ortak görüşe sahip olduğu görülmektedir. ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin başı çektiği cephe Suriye’de Esad rejiminin meşruiyetini kaybettiğini, bundan sonra ülkeyi yönetmesinin mümkün olmadığını ve Beşar Esad’ın iktidarı devretmesi gerektiğini savunmaktadır. Ancak her bir ülkenin bu hedefe nasıl ulaşılacağı konusunda izledikleri yol, kullandıkları dış politika araçları, destek verdikleri gruplar, muhalefete verilen desteğin niteliği ve miktarı gibi faktörler açısından farklar bulunmaktadır. Askeri seçenekleri öne süren ülkeler dahi kendi içinde doğrudan askeri müdahaleyi savunanlar ile Suriye’nin belli bölgelerinde uçuşa yasak bölgeler oluşturulmasını savunanlar şeklinde ayrılmaktadır. Bazı ülkeler rejim – muhalefet dengesini muhalifler lehine değiştirecek çapta muhaliflere ağır silah yardımı yapılmasını, bazı ülkeler rejimin tamamen yıkılmasının daha büyük can kaybı ve güvenlik riskleri doğuracağı düşüncesi ile sorunun siyasi çözüm yöntemi ile çözülmesini savunmaktadır. Bunun yanı sıra muhalefete destek veren ülkeler de kendilerine daha yakın gördükleri gruplara para ve silah desteği vermeyi tercih etmektedir.

Suriye’de rejim değişikliğini savunan ülkelerin politikalarını koordine edememesi Esad rejiminin yaşam süresini uzatan faktörlerin başında gelmektedir. Söz konusu aktörler içinde ABD’nin pozisyonu ise sahip olduğu askeri ve ekonomik kaynaklar, siyasi ve diplomatik güç çerçevesinde düşünüldüğünde daha büyük önem arz etmektedir. Birçok ülke Suriye’de değişim için çaba sarf etse de, ABD’nin iradesini net şekilde ortaya koymaması durumunda değişimin zor gerçekleşeceği ortadadır. ABD’nin Suriye politikasına bakıldığında ise son derece temkinli hareket ettiği görülmektedir. Bazı faktörler ABD’yi Suriye’deki sorunu bir an önce sonlandırmak konusunda motive ederken bazı faktörler politikalarını sınırlamaktadır. Ancak ABD açısından ortaya çıkan sonuç Suriye’yi henüz tüm iradesini değişim yönünde kullanmaya yetecek kadar stratejik bir sorun olarak algılamadığıdır. Ancak istikrarsızlığın bölge geneline yayılması, İsrail’in güvenliğini doğrudan tehdit etmesi Suriye sorununu stratejik boyuta taşıyabilir ve ABD’yi daha etkin bir politika izlemeye yönlendirebilir. Bu durumda doğrudan askeri müdahale, muhaliflere ağır silah yardımı yapılması ya da Rusya ile anlaşarak siyasi bir çözüm bulma şeklindeki değişik seçeneklerden biri hayata geçirilebilir.

ABD’yi Suriye meselesini sonlandırma konusunda sınırlayan faktörler şu şekilde sıralanabilir:

Esad sonrası istikrarsızlık ve daha kanlı iç savaş korkusu:

Suriye’de hali hazırda bir iç savaş yaşanmakla beraber rejimin yıkılması ve ordunun dağılması durumunda farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında daha kanlı bir sivil savaş yaşanması olasılığı mevcuttur. Bu argüman Esad rejiminin meşruiyet temelini oluşturan “ya ben ya kaos” ikilemi yaratarak ABD’yi temkinli davranmaya itmektedir.

Radikal İslamcıların güçlenmesi:

ABD özellikle son dönemlerde El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’nin güçlenmesini Suriye konusunda adım atmamanın en başta gelen nedeni olarak öne sürmeye başlamıştır. Suriye askeri muhalefeti içinde oranı az olmakla birlikte en etkili gruplardan biri olan El Nusra Cephesi ABD tarafından Irak El Kaidesi ile bağlantılı olduğu gerekçesi ile terör örgütü olarak ilan edilmiştir. ABD rejimin yıkılması durumunda bu örgütün Suriye’de etkinlik kazanacağı argümanını sık sık kullanmaktadır.

Siyasi ve askeri muhalefetin dağınık yapısı:

İstanbul’da kurulan Suriye Ulusal Konseyi’nin içeriyi temsil etme, iç muhalefet üzerinde etkin olma, kendi içindeki rekabet sorunlarını aşma gibi unsurlar açısından başarısız olduğu sürekli dile getirilmişti. Bunun ardından ABD’nin öncülüğünde Katar’da Suriye Ulusal Koalisyonu adı ile yeni bir siyasi muhalif oluşuma gidilmişti. Ancak neredeyse Suriye Ulusal Konseyi için dile getirilen eleştirilen aynıları Koalisyon için dile getirilmektedir. Antalya’da kuruluşu ilan edilen ve askeri muhalefeti tek çatı altında toplamayı amaçlayan Yüksek Askeri Konsey de henüz dağınık askeri güçleri tek komutanlık altında toplamayı başaramamıştır. Bu açılardan ABD Esad rejimine alternatif olabilecek düzenli ve etkili bir siyasal ve askeri muhalefetin olmadığını öne sürmektedir.

ABD’yi Suriye’de değişimi sağlamak konusunda motive eden ve önümüzdeki dönemde stratejik bir soruna dönüşmesini sağlaması ihtimali bulunan faktörler ise şu şekildedir:

Mülteci meselesi insani bir konu olmanın ötesinde stratejik bir tehdide dönüşmektedir:

1 milyonu aşkın Suriyeli mülteci Ürdün, Lübnan, Türkiye, Irak ve Mısır’a yerleşmiş durumdadır. Bu sayı ülkede istikrarın her geçen gün daha da bozulması ile giderek artmaktadır. Bu durum insani açıdan çok büyük sorunlar doğurmaktadır. Tüm yardım çabalarına karşın mülteciler son derece zor koşullar altında yaşamalarını sürdürmeye çalışmaktadır. Sorunun insani boyutu ABD’yi Suriye konusunda ikna için yeterli olmamaktadır. Ancak mülteci sorunu giderek tüm Ortadoğu bölgesini etkileme potansiyeline sahip stratejik bir soruna dönüşmekte, Suriye sorununun bölgeselleşmesine neden olmaktadır. Türkiye ekonomik ve siyasi gücü ile bu sorunun bir şekilde üstesinden gelebilir ve mülteci meselesinin Türkiye’nin istikrarını olumsuz etkileme potansiyeli sınırlıdır. Ancak Ürdün ve Lübnan gibi iki kırılgan ülke her birinde yarım milyona yaklaşan Suriyeli mülteciyi daha fazla barındırma konusunda zorlamaktadır.

Ürdün neredeyse bir mülteciler ülkesine dönüşmüştür. Zaten var olan Filistinli ve Iraklı mültecilere Suriyeliler eklenmiştir ve ülke toplam nüfusunun büyük çoğunluğunu mülteciler oluşturur hale gelmiştir. Bunun yanı sıra yaklaşık 4 milyon nüfusa sahip Lübnan’da kamplar dışında yaşayanlar ile birlikte yarım milyonun üzerinde Suriyelinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Lübnan’da mezhepler arası hassas dengeye dayalı siyasi ve sosyal bir yapı mevcuttur. Ülkedeki temel siyasi dinamik Sünni – Şii çatışmasıdır. Lübnan’a göç eden Suriyeli mültecilerin çok büyük çoğunluğu ise Sünni kökenlidir. Bu durum Lübnan’daki hassas dengeleri kökten sarsmakta ve ülkeyi her an patlamaya hazır bir bomba haline getirmektedir. Dolayısıyla Suriye’de bir şekilde istikrar sağlanmazsa mülteci akını söz konusu ülkelere devam edecek ve bir noktada istikrarsızlık İsrail’i güvenliğini olumsuz etkileyecek şekilde bölgeselleşecektir.

Kimyasal silahların merkezi kontrolden çıkması:

Suriye yönetiminin kendi ifadesi de ülkede kimyasal silahların var olduğunu göstermektedir. Son dönemde bazı çatışmalarda kimyasal silahların kullanıldığına ilişkin iddialar hem rejim hem de muhalifler tarafından dile getirilmiştir. Suriye’de çatışmaların uzun süre devam etmesi durumunda bu silahlar rejim tarafından kullanılabileceği gibi bazı muhalif güçlerin eline geçmesi ihtimali de bulunmaktadır. Ayrıca rejim tarafından Hizbullah gibi müttefiklere verilmesi de ihtimal dahilindedir. Her iki şekilde de İsrail’in güvenliği açısından tehlikeli bir durum oluşacaktır. Bu değerlendirme ABD’yi Suriye sorununa çözüm bularak kimyasal silahların güvenli bir şekilde imha etmeye yönlendirebilir.

ABD açısından henüz Suriye sorununu sonlandırma konusunda ikna olmadığı, sorunu stratejik bir tehdit olarak algılamadığı, hatta bazı açılardan mevcut dengenin belli bir süre daha korunmasını fırsat olarak algıladığı şeklinde değerlendirme yapmak mümkündür. Bu şartlar altında yakın dönemde ABD’nin hayata geçirebileceği politika alternatifleri şunlar olabilir: “İyi muhalefeti” destekleyerek “kötü muhalefeti” zayıflatmak, muhalefetin kontrolü altındaki bölgelerde Esad sonrası kaos ortamını engellemek için yönetim altyapısını oluşturmaya çalışmak. Daha ileri aşamada ise sivillerin korunmasına yönelik olarak bazı bölgelerde uçuşa yasak bölge ilanı gündeme gelebilir.

ABD temkinli tavrına gerekçe olarak en fazla El Kaide’nin askeri muhalefet içinde güçlenmesini öne sürmektedir. Ancak Suriye’de ayaklanma başladığında radikal grupların etkisi son derece sınırlıyken aradan geçen sürede etkinliklerini artırmışlardır. Suriye’de çözüm için daha fazla beklenmesi durumunda ülkede radikal grupların daha fazla güçlendiği görülecektir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Reform ve Kalkınma Listesi Üyesi Muhammed Beziyani ile Söyleşi

Muhammed Beziyani: “Reform ve Kalkınma Listesi, vatandaşlık kavramı üzerinde durmakta ve her türlü milliyetçiliğe karşı çıkmaktadır.”

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Ziraat Bakanlığı yapmış Reform ve Kalkınma Listesi Üyesi Muhammed Beziyani ile Türkiye ziyaretini ve IKBY’deki son siyasi durum hakkında konuştuk.

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz?

Muhammed Beziyani: 1996-1997 yıllarında otonom Kürt Yönetimi’nde Ziraat Bakanlığı yaptım. Türkiye’de Refah Partisi’nin iktidarı döneminde Türkiye ile iyi ilişkilerim oldu. 1996’da Refah Partisi iktidarıyla tarımsal kalkınma projesi yaptık, ancak Kürt Yönetimi tarafından kabul edilmedi. Kürdistan İslami Birliği ve Kürdistan İslami Hareketi içerisinde yer aldım. Aslen Kerküklü olmakla birlikte Erbil’de ikamet ediyorum. Kerküklü olmam nedeniyle Arapça ve Türkmence’yi anlıyorum. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) yapılacak seçimlere katılmak amacıyla kurulan Reform ve Kalkınma Listesi adındaki siyasi oluşumun öncüleri arasında yer alıyorum. Aynı zamanda 1998’de kurulan HUDA Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde kuruluşundan beri görev yapıyorum.

ORSAM: Reform ve Kalkınma Listesi hakkında bilgi verebilir misiniz? Ne zaman kuruldu ve içerisinde kimler yer alıyor?

Muhammed Beziyani: 100 kişiden oluşan Reform ve Kalkınma Listesi’nin 15 Aralık 2012 tarihinde kurulmuştur. Reform ve Kalkınma Listesi içerisinde IKBY’nin önde gelen aşiret liderleri, akademisyen, bürokrat, din alimi ve iş adamları gibi bağımsız kişilerin yer almaktadır. Reform ve Kalkınma Listesi herhangi bir siyasi partiye bağlı değildir. Reform ve Kalkınma Listesi’nde 2 eski bakan, 4 eski parlamenter ile halen parlamentoda görev yapan 2 parlamenter de yer almaktadır. Reform ve Kalkınma Listesi’nde Erbil Tıp Üniversitesi Rektör Yardımcısı ile bazı Türkmen şahsiyetlerin de bulunmaktadır. Aşiret çapında özellikle Surçi ve Hamavendi aşiretlerinden destek alınmaktadır. Irak’taki önemli Kürt aşiretlerinden biri olan ve KDP’nin kontrol bölgelerinde yaşadığı Surçi aşireti, KDP’ye karşı hareket etmektedir. Barzani’ye bağlı güçler Surçi aşireti lideri Hüseyin Surçi’yi öldürmeleri nedeniyle bir kan davası güdülmektedir. Bu yüzden Surçi aşireti, Barzani’ye karşı Reform ve Kalkınma Listesi’ne destek vermektedir.

Hamavendi aşireti ise KYB’nin kontrolü altında olan bölgelerde yaşamaktadır. Osmanlı Devleti döneminde bir çete olan bu aşiret, çete faaliyetleri nedeniyle Libya’ya sürülmüş, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından Irak’taki yaşadığı topraklara dönmüştür. KYB ile sorunlu olan bu aşiret, daha önce Goran Hareketi’ni desteklemiştir. Duhok’taki önemli din adamlarından Molla Reşit de Reform ve Kalkınma Listesi’ne destek vermektedir. Molla Reşit’in hutbe vermesi KDP tarafından yasaklanmıştı. Bu olay üzerine halk gösteriler yaptı. Kürdistan İslami Birliği’nin önde gelen isimlerinden biri olan Dr. Hadi Ali ile yakın ilişkilerim var. Reform ve Kalkınma Listesi ortak projemiz. Dr. Hadi Ali liste içerisinde yer almıyor ama destek veriyor. Kürdistan İslami Birliği’den ayrılan bağımsız Kürt Parlamentosu üyesi Abdurrahman Sıddık ve Kürt Parlamentosundaki Türkmen üyelerden Molla Beşir’in de Reform ve Kalkınma Listesi’ne dışarıdan destek veriyor.

ORSAM: Reform ve Kalkınma Listesi hangi amaçla kuruldu?

Muhammed Beziyani: IKBY’de yaşayan insanlar siyasi partilerden soğumuş ve uzaklaşmıştır. Partilerin dışında kalan pek çok önemli ve yetenekli kişiler bulunmaktadır. Bu kişilerden yararlanmak istiyoruz. Ayrıca listede yer alan 100 kişi dışında din alimleri, akademisyenler, bürokrat, iş adamı ve daha bir çok alandan destek alıyoruz. IKBY’de sandığa gitmeyen yüzde 25-30 oranında bir seçmen kitlesi var. Reform ve Kalkınma Listesi, bu kitleyi hedefliyor. Bu hedef kitlesinin seçimlere ilişkin bir ümidi kalmamıştır. Bu kitle seçimde her ne şartla olursa olsun KDP ve KYB’nin seçimi kazanacağını düşündüğü için seçime gitmesinin bir anlamı olmadığını düşünmektedir. Sandığa gidilse de gidilmese de KDP ve KYB’nin hile ile seçimleri kazanacağı yönünde görüş birliği vardır. Bu yüzden bu kitlenin tutumunu değiştirerek herkesin seçimlere gitmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bunun için Reform ve Kalkınma Listesi tarafından küçük çaplı bir kamuoyu yoklaması yapılarak istatistik çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu istatistikler doğrultusunda yüzde 10’luk bir oy potansiyeline ulaşılabileceği düşünülmektedir. IKBY’deki siyasi partiler ve liderlerle görüştük. Goran Hareketi dışında tüm taraflar bize olumlu bakmaktadır.

ORSAM: Reform ve Kalkınma Listesi, hangi görüşleri savunuyor ve neler yapıyor?

Muhammed Beziyani: Reform ve Kalkınma Listesi, IKBY’deki araştırma merkezi ve STK ile de işbirliği içerisindedir. Gelecek dönemde vakıf ve yardım kuruluşlarının kurulması planlanmaktadır. Reformcu bir yapıdayız. Kendi görüşlerimize yakın partilerin siyasal İslam’ı temel alıyor. Bu anlamıyla siyasi partilerden farklılaşıyoruz. Reform ve Kalkınma Listesi, temiz bir geçmişe sahip olan, akademik bilgi düzeyi yüksek ve dil yeteneği olan kişilerden oluşturulmuştur. Reform ve Kalkınma Listesi, “vatandaşlık” kavramı üzerinde durmakta ve her türlü milliyetçiliğe karşı çıkmaktadır. Bu yüzden liste içerisinde Hıristiyanlara da yer verilmiştir. Ayrıca Reform ve Kalkınma Listesi’nin sertlik yanlısı değildir. Muhalefet olarak eleştiri tonumuz yumuşaktır. Çözüm üretici eleştiriler yapıyoruz. Bir konuda eleştiri yaparken sadece eleştiri yapmıyoruz. Eleştirilen konuya ilişkin alternatif politikalar ve projeler üretiyoruz. Irak’taki genel seçimlere de girmek istiyoruz. Kerkük ve belki Musul’da seçimlere girebiliriz.

ORSAM: Türkiye ziyaretinizin amacı nedir?

Muhammed Beziyani: AK Parti’nin tecrübelerinden faydalanmak istiyoruz. AK Parti tecrübesini IKBY’ye uygun şartlar dahilinde uygulamak istiyoruz. Bu yüzden 2003’ten bu yana AK Parti üzerinde çalışmalar yapıyoruz. Hem AK Parti hem de Başbakanlık ile sürekli temas halindeyiz. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile de görüşmek istedik, ancak henüz görüşemedik. 2003 sonrası Başbakanlık tarafından Irak’ın yeni yapısına ilişkin bir çalışma yapıldı. Bu çalışmada ben de yer aldım. Ekonomik, toplumsal ve kültürel konuların baz alınarak ilişkilerin gelişmesi gerektiğine inanıyorum.

ORSAM: IKBY’deki son siyasi durum hakkında bilgi verebilir misiniz?

Muhammed Beziyani: 21 Eylül 2013’te IKBY’de yapılması planlanan seçimler çok önemli. KDP ve KYB arasındaki stratejik ittifakın bozulmayacak. İki taraf arasındaki ekonomik ilişkilere dikkat çekmek gerekiyor. Mesut Barzani’nin yeniden başkanlığının tartışıldığı süreçte, KYB’nin Barzani’den ekonomik çıkarları nedeniyle vazgeçemez. Goran Hareketi, Talabani’nin taktiksel adımı olarak değerlendirilebilir. KDP’nin oyunu azaltmak ve KYB’den kaçan oyların başka bir tarafa gitmesini engellemek amacıyla Goran Hareketi ortaya çıkarıldı. KDP ve KYB stratejik ittifakının iki yıl daha devam edecektir. Sonra bölgeden gelişen dinamiklere göre yeni şekil alabilir. Süleymaniye’de Goran Hareketi ve KYB’nin, Duhok’ta ise KDP’nin kesin kontrolü var. Asıl mücadele alanı Erbil. Erbil’de KDP’nin oyunun azaltılmaya çalışılıyor. KYB, KDP’nin Erbil’deki kontrolünü azaltmayı başarırsa stratejik ittifakı yeniden değerlendirebilir. Bu yüzden 21 Eylül’de yapılacak yerel seçimler büyük önem taşıyor. Bu yüzden KYB’nin Reform ve Kalkınma Listesi’ne olumlu yaklaşıyor. Ancak Goran Hareketi’nin olumsuz tavrını biliyoruz. Goran Hareketi’nin bu olumsuz tavrı Reform ve Kalkınma Listesi’nin kendisinden rol kapmasından korkmasından kaynaklanıyor. Yerel seçimlerde Reform ve Kalkınma Listesi’nin yüzdeli bir oy alması durumunda KDP’nin bize yaklaşabilir. Goran Hareketi’nin oy kaybetmesi durumunda KYB’nin de bize yaklaşma ihtimali yüksek.

ORSAM: Görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Başarılar diliyoruz.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: