Etiket arşivi: Atatürk

ATATÜRK VE DEVLETİN VALİSİ

Yıl 1924, Kars ve çevresinde şiddetli bir deprem olur. Vali, İbrahim Ethem Aykut’tur. İki gün sonra Cumhurbaşkanı Atatürk Kars’a gelir, akşam yemeğinde deprem hakkında ayrıntılı bilgi ister.. Vali ayrıntılı bilgi verir, bölgeye gönderdiği memurların raporlarını özetler. Atatürk beğenmez, sert bir dille hoşnutsuzluğunu belirtir.

***

VALİ, susup bir kenara çekilmez:

“Zatı devletlerinin bir devlet başkanı ve bunun üstünde büyük kurtarıcı bulunmanız dolayısıyla benim de derin hürmet ve bağlılığım var. Aldığım tedbirleri yeterli görmeyebilir, beni de valilikten uzaklaştırabilirsiniz. Ama, devleti, sizi temsil ettiğimizden, şu anda ve burada küçük düşüremezsiniz.” (X)

Sonra ne mi olur?

Elbette soğuk bir hava eser, yemekten kalkılır, Vali’nin eşi Hacer Hanım, “Aferin Ethem!” der.

“Çamaşır yıkar, yine geçimimizi sağlarız!”

***

Daha sonra İbrahim Ethem Aykut, Samsun, İzmir gibi büyük illere atanır, oralarda valilik yapar. Atatürk, Cumhuriyet’in valisini yememiştir.

Vali yemek ya da yedirmemek, o günlerin sözlüğünde yoktur.

(X) İz bırakan Mülkü İdare Amirleri, Mehmet Aldan, İçişleri Bakanlığı Yayınları, 1990

Şahin Erkenez

Reklamlar

(MERHUM) FİDEL CASTRO VE ATATÜRK

ATATÜRK ve Fransız Sefir ( İbretlik Bir Hikaye )

Fransada çok meşhur bir sözlük vardır, Larousse. Burada bir kelime var, "Decapiter". Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye ifade ediliyor.. Kelimenin bir başka anlamı daha var. Kazığa oturtmak, yani sivri bir kazık hazırlamak ve insanları kazığın bir ucu ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak. Vahşi bir uygulama.

Burada kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:

"Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar."

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor. Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet edildiği için. Köşke geliyor, yemekler yeniyor. Atatürk tabii bir şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.

Atatürk :

"Kelimenin başka bir anlamı var mı?" diye sorunca büyükelçi: "Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir" diyor. Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larousse’ u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor.

Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor. Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye gelince ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk’ ün yüzüne bakıyor..

Atatürk diyor ki:

"Demek ki biz Türkler bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu? Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki:

"Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi’nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız."

Atatürk:

"Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum" diyor. Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve: "Ekselans, protesto ederiz " diyor.

Bunun üzerine Atatürk:

"Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz? " diyor ve ilgililere dönerek: "Sefire yolu gösterin" diyerek bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor?

Tabi Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.

Şahin Erkenez

ARAŞTIRMACI YAZAR HAKAN YILMAZ ÇEBİ : Atatürk Masonmuydu ?

ataturk-masonmuydu.jpg

En Çok Sorulan ve Merak Edilen Sorulardan Biri Atatürk Masonmuydu ?

Atatürk Mason Düşmanıydı!

Türkiye GAZİ MUSTAFA KEMAL’le ilgili yıllardır zihni bulanıklık içinde…

Peki Neden ?

“Bulanık suda balık avlamak “ şeklindeki psikolojik yaklaşım; sokuşturulmuş kitle psikolojimiz olmuş durumda. Halkımız bu “bulanık suyun balığı” yerine konularak istedikleri gibi yönlendirilebiliyor! Çünkü devletini, devletini kuranları tanımıyor, haliyle de güvenmiyor. Bunların neticesinde “milli bir stratejide”, “ülkü ve hedefte” bir araya gelmiyor, getirilemiyor… Önce devletini ve devletini kuranlara atılan iftiralardan kurtulması gerekiyor. Bu amaçla, “ATATÜRK MASON MUYDU” kitabını 2006 yılında Nokta Yayınevi’nden Yayın Yönetmeni Sevgili Arkadaşım Engin UĞUR’A teslim ettim! Kitap anında 10 bin bakıyı tüketti. Sonra; sonra dağıtım şirketleri tekbir yerden emir almış gibi siparişlerini bir anda bıçak gibi kestiler. Kültür bakanlığından çalınan bandrolle korsanı bile basıldı.

Neden ?

Halkın önce, mason-siyonist ittifakının ve uşaklarının propaganda ettiği tabuya dayalı Atatürk olgusundan, düşüncesinden kurtulması gerekir !..

Atatürk’e Siyonist eşraftan sonra en büyük kötülüğü “Antropomorfistler” yapıyor. O’na tanrısallık vererek; Siyonistlerin “34. DERECE” için kullandığı “YÜCELER YÜCESİ” tabirini kullanıyorlar! Oysa bu tabir peygamberler için bile kullanılamaz. Haliyle cahilde olsa aydın da olsa inançlı halkların tümünden Sevgili Atamızı soğutuyorlar!..

Atatürk tacirlerinin ise Anadolu deyimiyle “yatacak yeri yok! “Ham sofu-din bezirgânları gibi onlarda işin dünyevi -asalaklık boyutundalar! Onların hesabı çok ayrı olacak belli…

Kitapta yer alacak konuların bir kısmını ise arka kapak yazısına taşıdım:

* Atatürk Beyoğlu’ndaki Mason Locası “VEDETAS”a nasıl götürüldü?

* Neler gördü, ne yaptı?

* Atatürk’e kimler, ne zaman 33. DERECE masonluğu teklif ettiler? Ne cevap aldılar?..

* Atatürk, kime “SEN BENİM ŞEREFİMLE OYNUYORSUN, HANGİ YAHUDİ ŞİRKETİNİ TETKİK EDERSEK, KULAKLARIN ŞİRKETİN ARKASINDA GÖZÜKÜYOR… SENİ, “TOPRAK ALTI YAPARIM” dedi.

* Atatürk kime “Ben bu ülkede olduğum sürece sana yazdırmam” dedi. Daha sonra Türkiye’ye gelen bu adam “biraderlerce” gazeteciliğin duayeni sayıldı?

* Türk milletinin savaştan kırıldığı bir anda HİMÂYE-Î ETFALİN- ÇOCUK ESİRGEME KURUMU- üzerinde görülen- Siyon Yıldızı Atatürk’e nasıl ulaştırıldı? Atatürk’ün tepkisi ne oldu?..

* Atatürk’ün yaşadığı dönemde mason localarının kapatılması üzerine ağzını açamayan, hangi mason üstadı?..

“ Halklarını tanımayan ve bütün kudret ve hakları, tek şahısta toplayan totaliter memleketlerde Masonluk yaşatılmamıştır, yıkılmıştır. İşte Hitler Almanya’sı, işte Mussolini İtalya’sı” diyerek, Atatürk’e gönderme bulundu?… Ve kitabın sonunu eski askeri istihbaratçılardan da aldığım bir takım bilgilerin yanında Kurmay Albay Abdülvahit Erdoğan Bey’e (KARA VAHİT) ait şu cümlelerle bağladım…. Son söz: Kitabın nihayete varan bu bölümünde her an içlerinde yaşayan kardeşleri olarak, inanıyorum ki Türk milletinin ekserisinin yüreğinden geçen şu sözleri vermenin daha doğru olduğuna inanıyorum. Bırakalım 1970 yılında Simavi’lere ait Günaydın Gazetesi’nin arabasıyla Cuma namazından çıktığı bir sırada Sirkeci Tren İstasyonu önünde trafik kazasında merhum edilen Emekli

Kurmay Albay ve İstanbul Emniyet Müdürü Abdülvahit Erdoğan Bey söylesin.

O Abdülvahit Bey ki 1960 yılındaki ihtilalde “Tepebaşı 111” numaradaki mason mahfillerinin genel merkezini basmış üç yiğit Türk subayından biridir (Diğerleri Numan Esin ve Muzaffer Özdağ (Prof. Dr). Buradan çıkardıkları iki Reo dolusu evrak birçok sırrın ortaya çıkmasına halen devam etmektedir…

“BÜYÜK TÜRKİYE STRATEJİSİ” KİTABININ YAZARI Emekli KURMAY ALBAY ABDÜLVAHİT ERDOGAN’DAN TAVSİYELER:

“Çok iyi hatırlıyorum Amerikan Kolejinde dört kızımızı kandırarak Hıristiyan yaptıkları gerekçesiyle rahmetli Atatürk İzmir Amerikan Kolejini derhal kapattırmıştı. Nur içinde yatsın Atam! İşte bugünde başımızda aynı kabadayı hükümetleri ve devlet adamlarını görmek istiyoruz” (Büyük Türkiye Stratejisi, Milliyetçi Toplumcu Doktrin- MİTAD- s. 36)

“Atatürk’ün Anıtkabiri yapılırken proje müsabakasında Yunan mabetlerinden mülhem olan bugünkü ANITTEPE doğdu. Bu kadar çabaya göre her gün binlerce kişinin ziyaret etmesi gereken Anıtkabir’e resmi günler dışında değil bir vatandaş Sayın İnönü acaba gitmiş midir? (Bu cümleler yazıldığında İnönü hayattaydı)

Dini bayramlarda giden bir kişi gösterebilir misiniz?

Asla!.. Kimse iddia edemez dini bayramlarda dahi ANIT KABRİ ziyaret eden ne resmi ne de gayri resmi bir Türk vatandaşı bulunsun. Neden HACI BAYRAM VELİ her gün ziyaretçilerde dolup taşarda, Türkiye’nin kurtarıcısı diye andığımız ve millete sevdirmek için bu kadar çaba sarf ettiğimiz halde gün geçtikçe azaldığını görmekteyiz.

Sebep ?

Tarihten faydalanmadan, TÜRK SANAT TARİHİNİ UNUTUP YUNAN ESERLERİNİ BİR TÜRK BÜYÜĞÜNE KABİR YAPMAK İÇİN KULLANMAK SURETİYLE ATATÜRK’Ü HAKİKATEN GÖMDÜLER. Ey Atatürkçü idareciler size ister misiniz bir akıl vereyim: Milliyetçiliğinden şüpheniz olmayan mimar heyetine yaptırılacak bir ek projeyle, ceddimiz Osmanlı padişahlarının türbelerine kıyasla Anıtkabir’e fevkalade güzel ve Türk mimari tarzında yapılmış bir cami ekleyin. Bir Türk Cumhurbaşkanının kabri ancak bu şartla bir ANITKABİR mahiyetini alır yoksa bir mezar olmaktan ileri geçemez. (Büyük Türkiye Stratejisi , Abdülvahit Erdoğan, (Büyük Türkiye Stratejisi, Milliyetçi-Toplumcu Doktirin –MİTAD- s.74)

Atatürk Mason muydu? /// Hakan Yılmaz Çebi

Kayank: www.hakanyilmazcebi.com – Atatürk Mason muydu? Kitabından

Ahmet Takan : Atatürk’ün kurduğu Anadolu Ajansı Kandil’de !..

iha555555.jpg

Bu fotoğraf karesine ve o gün orada olup biten her şeye çok büyük tepkim var. Fakat, beni çok derinden yaralayan bir kareye dikkatinizi çekmek istiyorum. Kanlı terör örgütünün paçavraları altında düzenlenen ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yenilgisinin ilan edilmeye çalışıldığı o kirli masanın üstündeki Anadolu Ajansı logolu mikrofona.

Evet!.. Hainlerin 23 Nisan Milli Egemenlik Bayramı’nın tam ertesine rast getirdiği cerahat akan Kandil inindeki basın toplantısını Anadolu Ajansı da 3 ayrı ekiple izledi. Hem de görüntülü olarak. Aynı günün akşamı da bazı televizyon kanalları AA’nın çektiği görüntüleri hain Murat Karayılan’ın sesinden, logoyu da kullanarak rahatça yayınlayabildi.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi haber ajansı, Kandil’i ve oradaki hainleri ve hain yapılanmayı da meşrulaştırdı. Bir bakıma bu devletin resmen tanınması da oldu. Devlet, hainleri muhatap aldığını pazarlık masasına oturduğunu en güzel (!) şekilde somut görüntüleriyle gösterdi.

Sakın!..

Bana, “Ne var bunda habercilik yapıyorlar. AA da haber kuruluşu değil mi?” demeyin!..

Ben de sizi o zaman ta 6 Nisan 1920’ye, Türk’ün milli mücadelesinin sesinin duyurulması için Başbuğ Mustafa Kemal tarafından Anadolu Ajansı’nın kuruluş günlerine götürürüm;

Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’u fiilen işgal eden Müttefikler ile Damat Ferit Paşa Hükümeti arasında varılan uzlaşma gereğince, yabancılara haber imtiyazı verilerek kurulan Türkiye-Havas Reuter Ajansı’nın yayınladığı haberler, o zamanlar da işgalcilerin, hain işbirlikçilerin borazanlığını yapıyordu. Mustafa Kemal Paşa da bu ajansın uydurma, karışıklık çıkarmaya ve zihinleri bulandırmaya yönelik haberlerinden rahatsızlık duymaktaydı. Milli mücadelenin kahramanları TBMM açılmadan Anadolu Ajansı’nı kurdular ve Mustafa Kemal Paşa kendi imzasıyla bu kuruluşu şu genelge ile duyurdu;

“İslam’ın canevi olan Osmanlı Saltanatı merkezinin düşman işgaline geçmesi, bütün ülke ve ulusumuzun en büyük tehlikeyle karşılaşması sonucu olarak bütün Rumeli ve Anadolu’nun giriştiği ulusal ve kutsal savaşım sırasında, Müslüman kişilerin iç ve dış en doğru havadis ile aydınlanmalarının zorunlu bir gereksinme olduğu önemle göz önüne alınmış, bunun sonucu, burada en yetkili kişilerden oluşan bir özel kurul yönetiminde, (Anadolu Ajansı) adı altında bir kurum kurulmuştur. Anadolu Ajansı’nın en hızlı araçlarla vereceği havadis ve bilgi aslında, Temsilciler Kurulumuzun belgeli ve asıl kaynaklarının sonucu olacağı için, bu ajans bildirimlerinin oraca ve özellikle Müdafaai Hukuk örgütümüzce dahi seçilecek caddelere ve toplanılacak yerlere asılması, dağıtımı, dahası bucak ve köylere dek ulaştırılması yolunda, olabildiğince çok yayınlanabilmesi için ivedili düzenlemeler yapılması, sonucundan da bilgi verilmesi önemle rica olunur.”

Kahraman Türklerin kurduğu AA’nın 12 Nisan 1920’de geçtiği ilk haber:

“Devlet Merkezimizin düşman işgali altına geçmesi üzerine Anadolu ve Rumeli’nin Müdafaa-i Hukuk azim ve kararlılığı içinde yiğitçe harekete geçtiği şu sıralarda din ve vatan kardeşlerimizin en doğru haber ve bilgiler alabilmelerini sağlamak için kurulan Anadolu Ajansı bugünden itibaren göreve başlıyor. Bugün alınan haber ve bilgilerin oralarda da mümkün olduğu kadar fazla kimse tarafından okunup bilinmesi gereğini arz ve açıklamaya yer yoktur. Bu amaçla oralarda dahi özel örgütler meydana getirerek her gün vereceğimiz bilgilerin telgrafhane kapılarında siyah levhalar üzerine yazılması ve yeterli araç olan yerlerde basılması, yayınlanması ve dağıtılması, nahiyelere ve hatta köylere kadar gönderilmesi hususlarının yerine getirilmesini, hepinizin vatan ve millet sevgisinden ve yardımlarından rica ederiz.”

Nereden… Nereye…

Anadolu Ajansı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın kontrolünde. Kurum Arınç’ın talimatı veya izni olmadan Kandil’e ekip gönderemez. Yine Arınç’a bağlı olan TRT de hain elebaşları ile özel söyleşiler yayınlamaya başlarsa hiç şaşırmayın..

Oldu olacak, hain elebaşlarını toparlayıp TRT’de canlı yayına çıkarsınlar. Terör örgütünün kanlı sofrasına oturup kanlı ekmekle midelerini şişiren yandaş medya temsilcilerini de karşılarını oturtsunlar!..

Diyebilecek daha fazla laf bulamıyorum.

İnanın bana!..

Memleketimde gazeteci olarak anılmaktan çok utanır hale geldim…

Yeniçağ

Ümit Özdağ : Atatürk’e şükran duymak

123936.jpg

Türk olmanın ne demek olduğunun tartışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Türk olmanın saldırı altında olduğu bir çağı yaşıyoruz. Anayasadan Türk Milletinin adının çıkarılmasının düşünüldüğü günler yaşıyoruz. Türk olmak, Ermeni sözde soykırımından başlayarak birçok olumsuzluk ile birlikte anılmak anlamına geliyor. Prof. Dr. İskender Öksüz, böyle bir ortamda yeni yazdığı kitabının adını “Türk’üm Özür Dilerim” diye koyuyor. Sessiz çoğunluk ise bir grup azınlığın şirretliğini ibretle, kızgınlıkla seyrediyor. Sessiz ve yumuşak bir güç kendisini patlamak üzere biriktiriyor. Seçim sandığından miting meydanlarına kadar uzanacak bir patlamadan bahsediyoruz.

Türk olmanın saldırı altında olduğu bir dönemde Atatürk’e yönelik sinsi, arkadan saldırıların her geçen gün biraz daha arttığını görüyoruz. Atatürk’ün gençliğin dimağından silinmek istendiğini, yanlış tanıtılmaya çalışıldığını, her gün değişik vesilelerle yaşıyoruz. Ders kitaplarında yapılan tahrifatlar, amatör tarihçiler tarafından Atatürk’e saldırmak amacı ile çıkarılan tarih dergileri ve kitaplar günün modası.

İşte bugünleri yaşarken, birkaç gün önce 23 Nisan’da eşimle bir AVM’de lokantada yemek yerken, yanıma yaklaşan ve kendisini AVM’deki mağazalardan birisinin yöneticisi olarak tanıtan kişi bana “Dedem vefat ettiği zaman cebinden çıkan bir notu bugünün 23 Nisan olması dolayısıyla ve içinden geçtiğimiz günleri göz önünde tutarak size vermek istiyorum” dedi.

Uzattığı fotokopi de hem orijinal el yazısı ile dedesinin 10.08.1982’de yazdığı not, hem de bu notun daktilo edilmiş şekli vardı. 1896 doğumlu. Yani notu yazdığında 87 yaşında. Arkasında uzun ve çok şey görmüş yaşamış bir adam olarak küçük bir sayfaya çok önemli şeyler yazmış.

Notun sahibi Demir Polat Kubat şöyle diyor: “Seni ne ad ile çağırayım bilmem, acaba Atam mı desem Babam mı desem, bunların hiç biri sana olan aşk ve sevgimi ifade etmeye yetmiyor. Bu söylediklerim riya, ukalalık değildir hakikattir çünkü resmine baktığımda gözümde ve ruhumda insanüstü, bambaşka, ismini bulamadığım bir şey yaşamaktayım. Peygamber diyemem, çünkü Hazreti Allah’ın, son peygamber olarak Hazreti Muhammed’i gönderdiğine inanıyorum, o halde Hazreti Allah’ın Adem’in neslini, batıl, batak yollardan kurtarmak için (yolladığı) peygamber gibisin. Batmış, uçurumdan yuvarlanmış olan Osmanlı imparatorluğunu kurtarmak için sana görünmeyen ilahi bir kuvvet verdi ve vatanını, kalın otlardan çekici halatlar bükerek, büyük Türk Milletini kuyudan çekerek kurtardığına ve yeniden, Cenabı Allahın yardımı ile Türkiye Cumhuriyetini yarattığına inanıyorum. Ben de 1917’de yıkılan Rus imparatorluğunda esir gibi yaşayan Kuzey Kafkasyalılardanım. 1917-1918-1919-1920 Mart ayına dek iç harpte Danikin ve Vrangel ordularında gönüllü olarak komünizmle mücadele ettikten sonra 1923’de senin yarattığın Türkiye’ye iltica ettim. Bugün 10.8.1982, 87 yaşımda, kurduğun yurdunda yaşamaktayım. Burada olduğun gibi, o şimdi ebedi mekanında, cennetin en nurlu kademesinde rahat et. Sana minnettarım Atam.

Ankara 10.8.1982,

Demir Polat KUBAT

Bu kısa notta, hem Atatürk’e duyduğu şükranı hem de kendisini Büyük Türk Milleti diye nitelendirdiği milletin parçası olarak gördüğünü Demir Polat Kubat ortaya koyuyor. Peki, Atatürk’ü zihinlerden ve gönüllerden silmek isteyenler başarılı olabilecekler mi? Türk milleti nasıl 734’de öldürülen Bilge Kağan’ı 2013’te ölümünden 1279 sene sonra unutmadı ise 20. Yüzyılın Bilge Kağan’ı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü de üzerinden binlerce sene geçse de unutmayacaktır. Öte yandan Bilge Kağan’ı zehirleyen Çin ajanı Buyruk Çor’u nasıl bugün kimse hatırlamıyor ise Atatürk düşmanlarını da kimse hatırlamayacaktır. Orhun Abidelerinde Bilge Kağan’ın Türk Milletine seslenişi nasıl ebediyete uzanıyor ise ‘Gençliğe Hitabe’ de ebediyete uzanarak, Türk Milletine seslenmeye devam edecek.

Yeniçağ

Esfender Korkmaz : Atatürk’ün ulusal bağımsızlık anlayışı

esfender-korkmaz.jpg

1935 yılına kadar TBMM’nin açılış yıldönümlerinde 23 Nisan Milli Bayramı kutlanırdı. Ayrıca yine 1935 yılına kadar yine 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlanırdı. Bu iki bayram 1935’te “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştirildi. Ulusal Egemenlik veya Milli Hakimiyet, egemenliğin doğrudan doğruya ve kayıtsız-şartsız millete ait olmasını ifade eder.

Atatürk’ün ulusal egemenlik anlayışında temel ilkeler özetle:

1. Emperyalistlere ve mandacılara karşı ülkenin siyasi bağımsızlığı,

2. Padişahlık ve halifeliğin olmadığı bir Cumhuriyet düzeni,

3. İktisadi anlamda bağımsızlık, şeklinde idi.

Günümüzde küresel süreçte emperyalizm şekil değiştirdi. Daha kolay olarak içeriden ajanlar ve küresel spekülatif sermaye yoluyla top-tüfek kullanmadan daha kolay yoldan iktisadi emperyalizm yapılıyor. Bizde maalesef ‘Kontrolsüz Spekülatif Sermaye’, sermaye piyasasında, sahip olduğu bankalar kanalıyla, kapattığı kamu altyapı yatırımları yoluyla, fahiş kârlar elde ediyor ve bunları dışarıya transfer ediyor. 330 milyar dolara ulaşan dış borçlarımız nedeniyle her sene dışarıya 10 milyar dolara yakın faiz ödüyoruz.
Yanlış kur politikası yoluyla, dış ekonomik ilişkilerde her yıl yüksek cari açık veriyoruz… Faiz ve kâr transferi de içinde olan bu cari açık, bir ülkenin en iyi sömürülme göstergesidir. 2012 sonuna kadar geçen son on yılda Türkiye, 343.5 milyar dolar cari açık verdi. Üstelik bu cari açığı yatırım malı ithal etmek için vermedik… Ara malı ve hammadde ithal ettik. İçerideki ara malı üretimi ve hammadde üretimi artmadı. Tüketim malı ithal ettik. Yatırım malı içermeyen ithalat ve bu yolla verilen cari açık ülkenin kaynak kaybı demektir. Kan kaybı demektir. Bundan daha önemli bir sömürü düzeni olabilir mi?

Böyle bir sömürü işgalinde olan Türkiye için “IMF’ye borç verir hale geldi” denilmesi trajikomik değil mi?

Sonuç olarak, Atatürk’ün ulusal politikalarına yenilen emperyalistler, şimdi spekülatif sermaye yoluyla Türkiye’yi işgal etmiştir. Eğer siyasi iktidarlar Atatürk’ten ders alsaydı, Türkiye bu denli kan kaybetmezdi.

Kurtuluş savaşı Türkiye’nin yalnızca Yunanistan veya diğer işgalcilerle yaptığı bir savaşla sınırlı değildir. Kurtuluş savaşı aynı anda ekonomik bağımsızlık savaşıdır.
Ülkenin birlik ve beraberlik alt yapısıdır. Bu temel felsefe hiçbir zaman eskimez.

Tersine, Türkiye’nin her adımı bu temel üstüne kurulmalıdır.

Atatürk Türkiye’sinde belirgin iktisat anlayışı şöyle idi:

* Ekonomide tam bağımsızlık. Tam istikrar.

* Halk için akılcı çözümler.

* Ulusal çıkarları kollayan ekonomik ilişkiler.

* Açık ve şeffaf devlet.

Kurtuluş savaşında Rusya, Türkiye’ye destek sağlamıştır. Savaş sonrası, Atatürk, Rusların empoze etmek istediği ” sosyo-ekonomik “ sistemi kabul etmemiştir.

Ekonomide ideolojinin esiri olunmamış, ekonomik ve sosyal altyapıya göre ülke çıkarları ön planda tutulmuştur. 1923-1932 liberal ekonomi ile yeterli sermaye birikimi sağlanamadığı için, 1932’den sonra bu birikim ve yatırımlar devlet eliyle olmuştur.

Türkiye Osmanlı’nın borçlarını ödemiş, ABD’den aldığı 10 milyon dolar dışında dış borç almamış, dış ticaret açıkları vermemiş, ayrıca 1932 sonrası sanayi planları ve kamu yatırımları ile yüksek büyüme sağlanmıştır.

Yeniçağ

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: