Etiket arşivi: Ergenekon Davası

ERGENEKON DAVASI : Sanık Osman Yıldırım, Kılıçdaroğlu’nu suçladı

Ergenekon davasında, Osman Yıldırım’ın son savunması sırasında, sanık ve avukatlarını Danıştay saldırısına destek vermekle suçlayan ifadeleri nedeniyle duruşmada gergin anlar yaşandı.

Ergenekon davasında, Osman Yıldırım’ın son savunması sırasında, sanık ve avukatlarını Danıştay saldırısına destek vermekle suçlayan ifadeleri nedeniyle duruşmada gergin anlar yaşandı. Osman Yıldırım, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu‘nu da yargıya saldıranları kahraman yapmakla suçladı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon davasının duruşmasında sanıkların esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmalarının alınmasına devam edildi. Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesine bombalı saldırı davasının Ergenekon ile birleştirilmesinin dayanaklarından olan ifadeleri veren Osman Yıldırım, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunması için hazır olduğunu söyledi.

Mütaalada, darbeye teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep edilen ve Danıştay saldırısına ilişkin de suçundan ‘gönüllü olarak vazgeçtiği’ gerekçesiyle’ beraati istenen, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan 3. el bombası eylemine karışmadığı için de beraati talep edilen Osman Yıldırım’ın savunması sırasında salonda gergin anlar yaşandı.

Tutuklu sanık emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün, 1. iddianamenin dayanağı olan firari şüpheli Tuncay Güney’den hakaret ile söz ettiğini hatırlatan Yıldırım, "Kendisi istihbaratçı olan Veli Küçük’ün, soruşturmadan birini yanına alması mümkün müdür?" diye konuştu.

Veli Küçük’ün "KCK’lier serbest bırakılıyor, buradakiler tutuklu" şeklinde sözler söylediğini hatırlatan Yıldırım "Bu davada 200 kişinin tutuksuz yargılanması, adil yargılamanın göstergesidir." diye konuştu.

Avukat Zeynep Küçük’ün, Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet Gazetesi’ne el bombalı saldırıya ilişkin Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nden görülen davanın karar duruşmasında "Osman Yıldırım, Atatürk’e hakaret içeren sözler sarf etti" dediğini hatırlatan Yıldırım, "Ben orada ironi yaptım. Meşru olmayan bir karara karşı konuştum. Çok önemli bir davayı 2-3 kişinin üzerine yıkarak faili meçhul bırakılmasına yönelik bir tepkiydi sözlerim. Ancak sözlerim makaslanmıştır. Nasıl konuşmaya başladığım dinlettirilmedi." dedi.

Osman Yıldırım’ın, Danıştay davasına bakan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Orhan Karadeniz ile ilgili suçlayıcı sözler de sarf etmesi üzerine Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese suç oluşturabilecek hakaret içerikli sözler söylememesi için uyardı.

17 Mayıs 2006 tarihinde Danıştay baskınında öldürülen Danıştay 2. Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’in cenaze törenine ilişkin Veli Küçük’ün "Laik ve cumhuriyetçi kitle ilk defa gerçek gücünü cenaze töreninde direniş sergileyerek gösterdi." sözlerini hatırlatan Yıldırım, "Veli Küçük ifadesinde ‘Ulusalcılar Danıştay saldırısında ölen yargıcın cenazesinde direniş gösterdi. Protesto etti’ diyor. Aslında Veli Küçük’ün şehit ettirdiği yargıcın cenazesinde ulusalcı ve Kemalistler provakasyon yapmıştır. CHP, İşçi Partisi, ETÖ (Ergenekon Terör Örgütü) kader birliği suç ortaklığı yaparak bakanları linç etmeyi kalkıştılar. Cenazede ‘Katil Başbakan’, ‘Katil iktidar’ şeklinde sloganlar atıldı." diye konuştu.

Sanık Yıldırım, "Ulusalcı Kemalistler cezaevi önüne kamp kurmuş, mahkemeye baskın düzenleyerek katilliklerini bir kez daha ispatlamışlardır." dedi. Yıldırım’ın bu sözlerine avukatlar Serkan Günel ile İşçi Partili sanıkların avukatları Hüseyin Çobanoğlu , Sedef Ünal, Can Kurtuluş Önsel, Fırat Kayaönü’nün de aralarında bulunduğu avukatlar tepki gösterdi. Avukatlar, Osman Yıldırım’ın beyanlarına ilişkin suç duyurusunda bulunulmasını istediler.

Bu itirazların ardından duruşmaya öğle arası verildi. Yıldırım, öğleden sonraki oturumda da CHP ve İşçi Partisi’ni Danıştay saldırısına destek vermekle suçlamaya devam etti. Yıldırım, "Eğer bunların dediği gibi yargı cumhuriyetin değil ise, açıklasınlar da biz de safımızı belirleyelim. Cumhuriyet’te saldıranlara destek vermek için bariyerlerden atlıyorlar, sonra da ayaklarını kırıyorlar. Bariyerden çay, kahve içmek için atlamadılar herhalde. Mahkemeye saldırmak için koşuyorlar. Bu suçüstü halidir. Suç ortaklarının gazını almak için buraya destek vermeye geliyorlar." ifadesini kullandı.

Osman Yıldırım’ın bu sözlerine tutuklu sanık Aydınlık gazetesi yazarı Hikmet Çiçek bağırarak tepki gösterdi. Osman Yıldırım, "Ben sizi yıllardır dinledim, siz de dinleyeceksiniz" diye bağırdı. Başkan Özese de avukatlardan sanık Yıldırım’ın konuşmasına müdahale edilmemesini istedi. Özese, Yıldırım’ı da suçlandığı konular ve dosya kapsamında hukuki savunma yapması ve salonu germemesi konusunda uyardı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu‘nun 11 Nisan 2012 tarihinde grup toplantısında ‘Ergenekon davasından Silivri Cezaevi’nde yatanların insan hakları ve özgürlükler için bedel ödedikleri’ şeklinde konuştuğunu hatırlatan Yıldırım, "Kılıçdaroğlu, vatan ihanet edenleri, yargıya saldıranları kahraman yapıyor. CHP kahraman olmayı anlatıyor." diye konuştu.

Başkan Özese’nin, "Dava dışı beyanlar kim olursa olsun bizi ilgilendirmez" diye uyarıda bulundu.

Osman Yıldırım da "Bunlar dava dışında değil ama bu şekilde savunma yapamayacağım. Devamlı sözüme müdahale ediliyor. Konuşmama izin verilmiyor. Danıştay suikastından sonra Cumhuriyetçiler ve Ulusalcılar bu gösterdikleri tavırla yargıya müdahale ediyorlar. Yargı-Sen, ulusalcı sivil toplum kuruluşları, yargıya saldıranların avukatlığını yapıyorlar. Bunlar Türk ve Türkiyeli değil." diye konuştu.

Sanık Yıldırım, "Doğu Perinçek bana ‘Verdiğin ifadeni geri çek. Her türlü maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayalım’ dedi. Ben reddettim." diye konuştu. Sanık Doğu Perinçek’in avukatları hakaret ettiği gerekçesiyle Yıldırım’a tepki gösterdi. Bunun üzerine Yıldırım da "Kes lan" diye bağırdı. Başkan Özese de Yıldırım’ı yine uyardı. Osman Yıldırım ise "Ben bu zihniyeti kaldıramıyorum. ‘Perinçek bana teklifte bulundu’ diyorum. Avukatları ise hakaret ettiğimi iddia ediyorlar. Perinçek benimle konuştuğunda güvenlik kameraları kayıttaydı." dedi.

Perinçek’in avukatı Sedef Ünal’ın tepkileri üzerine Osman Yıldırım "Muhterem başkan bu sarışın bayan kimin avukatı. Onu kim konuşturuyor?" diye sordu.

İzleyici bölümünde oturan CHP Çanakkale Milletvekili Serdar Soydan "Sayın Başkan ben milletvekiliyim. Partime sabahtan beri hakaret ediyor. İzin vermeyiniz." dedi. Özese, Yıldırım’a "Savunma kapsamında kalın" diyerek uyarıda bulundu.

Reklamlar

ERGENEKON DAVASI : Emekli Albay Fikri Karadağ, savunmasında suçlamaları reddetti

Balyoz davasından da ayrıca 18 yıl hapis cezasına çarptırılan eski Kuvayı Milliye 1919 Derneği Başkanı, Ergenekon davası tutuklu sanığı emekli Albay Mehmet Fikri Karadağ, mütalaaya karşı savunmasında hakkında yapılan suçlamaları reddetti.

Balyoz davasından da ayrıca 18 yıl hapis cezasına çarptırılan eski Kuvayı Milliye 1919 Derneği Başkanı, Ergenekon davası tutuklu sanığı emekli Albay Mehmet Fikri Karadağ, mütalaaya karşı savunmasında hakkında yapılan suçlamaları reddetti.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon davasının 293’üncü duruşmasında CHP milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay ile Veli Küçük ve Tuncay Özkan’ın da aralarında bulunduğu 33 tutuklu sanık hazır bulundu. Tutuksuz sanıklardan ise Sami Hoştan, Cengiz Köylü, Selim Akkurt, Adnan Bulut ve Murat Yücel duruşmaya katıldı. Hoştan, Köylü ve Akkurt başka suçlardan tutuklu olduğu için tutuklu sanık bölümünde yer aldı.

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, YAŞ üyesi Orgeneral Nusret Taşdeler, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, Doğu Perinçek ve Danıştay saldırısı faili Alparslan Arslan’ın da aralarında bulunduğu 33 tutuklu sanık ise duruşmaya gelmedi.

Balyoz Davası’nda 16 yıl hapis cezasına çarptırılan, Ergenekon davasından ise tutuklu yargılanan emekli Albay Mehmet Fikri Karadağ, 2 bin 271 sayfalık esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmasını yaptı. 1934 gündür tutuklu olduğunu, sözünün delil sayılması gerektiğini belirten Karadağ, "İddia makamı bize yalancı diyor. Benim sahip olduğum bir dürüstlük, onur vardır. Ama en başından beri Şemdin Sakık’ın sözleri doğru sayılıyor." dedi.

Hakkında iddia edilen suçlamaları kabul etmediğini belirten Fikri Karadağ, Kur’an-ı Kerim ayetlerinden örnekler vererek savcı ve heyeti adaletsiz davranmakla suçladı.

Karadağ, "İftira üretim merkezi akıl almaz şekilde bu davanın Danıştay davasıyla birleştirilmesini istedi. Siz de birleştirdiniz. Alparslan Arslan’a araç kartını veren kişinin peşine düşmediniz. Bu araştırılsaydı olay çorap söküğü gibi çözülecekti. Saldırı gününe dair kamera görüntüleri kaydeden Danıştay güvenlik kameralarının OYAK güvenlik tarafından silindiği iddia ediliyor. Bu silinen görüntülerin ise ana bilgisayarda mevcut olduğu söylendi. Siz o görüntüleri izlemeden Danıştay davasının bu davayla birleştirilmesine karar verdiniz. Kararlık noktalar maalesef aydınlatamadınız." dedi.

Sanık Karadağ, savunmanın devamında "Önyargının ve kinin böylesinden Allah’a sığınırım. Yasal dayanaktan yoksun iddialarla tutuklandım. Bu nasıl bir kin?" dedi. Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese ise "Savunmaya karışmak istemiyorum ama şahsileştirmeden savunma yapın." uyarısında bulundu.

Ahmet Takan : AKP’liler çok merak ediyor; “Hangisi daha uzun koş abilecek ?..”

yazir44060b500.jpg

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Lizbon’dan yeni anayasa çalışmaları ve başkanlık sistemi heveslilerine yaptığı yumuşak(!) çakış, Ankara kulislerinde yeni dalgalanmalara sebep olmaya yetti de arttı.

Hiç gündemden düşmeyen Abdullah Gül’ün yeni parti çalışmaları üzerine kulisler daha da hararetlendi. Bu oluşumun içinde öyle isimler sayılıyor ki duysanız küçük dilinizi yutarsınız. İşçi Partisi, Aydınlık gazetesi önderliğinde kurulan Milli Merkez’de bulunan bazı ünlü isimlerden tutun da Ülkücü çizgide siyaset yapanlara, oradan da CHP’nin ulusalcılarına kadar, kimler var kimler!.. Hazırda bekleyen Milli Görüşçüleri ayrıca belirtmeye zaten gerek yok..

Hal böyle olunca iki arada bir derede kalan, yardan da serden vazgeçemeyen muhterem AKP’liler de papatya falına bakıyorlar. Falın konusu şu; Abdullah Gül mü daha sağlıklı, Tayyip Erdoğan mı?.. İkisinin de hastalıkları malum. Acaba hangisinin hastalığı uzun süreli koşuya daha müsait?..

Espri yapıyor veya ti’ye alıyor sanmayın. Fotoğraf aynen böyle.. Çok sıkıntı bastı AKP’nin yüzer-gezer mebuslarını. Bakmayın siz “Muhteşem”in Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelttiği sert eleştirilere!.. Adamcağızın içi yanıyor, kendini zor tutuyor; Abdullah Gül’e çakmamak için.Yanı başındakiler sürekli teskin ediyor Sultanlarını, “Aman şu süreç bir hallolsun. Bir de ABD’ye gidip dönelim. Ondan sonra bakarız icabına” diye. “Muhteşem”, Gül ve Cemaat üçgeninde patlayan Valiler ve Emniyet Müdürleri kararnamesi krizi o sebepten Lizbon dönüşüne tehir edilip sümen altına itildi. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, İçişleri bürokrasisi, fokur fokur kaynıyor. Hararetin en üst derecede olduğu diğer yer de yargı. Son hakimler ve savcılar kararnamesinin ardından şu bomba iddia ile çalkalanıyor başkent kulisleri;

“Yakında Kozmik Oda operasyonları başlayacak. Ardından da Öcalan ve terör örgütünün talepleri arasında olan faili meçhuller ile ilgili operasyonlar gelecek.”

Anlaşılan, “Muhteşem” sıkıntılarının bir bölümünü Ağustos Yüksek Askeri Şurası’nı beklemeden halletmeyi planlıyor.

Hazır, söz Çankaya Köşkü’nden açılmışken geçenlerde kıyıda kalan fakat çok önemli bir haberden alıntı yaparak aktarayım;

“Danıştay’ın kamuoyunda ‘Gizli Anayasa’ ve ‘Kırmızı kitap’ olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iptali istemiyle açılan ve 7 yıldır süren davada son sözünü geçen yıl sonunda söylediği ortaya çıktı. Danıştay, kırmızı kitabın iptal istemini reddetti. İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunarak Belge’nin ve ilgili Bakanlar Kurulu kararının iptalini istedi.”

Abdullah Gül’e Başbakanlık koltuğuna oturduğu ilk günlerde “Kırmızı kitabı gördünüz mü” diye sormuştum. “Gördüm. Bildiğimiz şeyler. Bir süre sonra kitap da Milli Güvenlik Kurulu da ortadan kalkacak” demişti. O zaman söyledikleri birer birer gerçekleşti. MGK “sivilleşti”. “Süreç” gidişatın ne yönde olduğunu da gösteriyor.
Benim bildiğim Abdullah Gül dediğini yapar!..

Gerçekten ibretlik mektup

28 Şubat tutuklularından emekli Albay Alican Türk, gazetecilere eşi aracılığıyla ara sıra mektup gönderir. En son aldığım mektubunun başlığı; “İbretlik mektup”tu. Türk, söze, “Orkun GÖKALP… Balyoz Davası’nda 16 yıla hüküm giyen bir albay… Orkun’la 2002 sonlarında Bosna Hersek’te tanıştık. O tarihte ikimiz de binbaşı rütbesiyle SFOR’da görevliydik. Saraybosna’nın hemen dışında yer alan Butmir kışlasındaki karargâhta çalışma bürolarımız altlı üstlü, yatakhanedeki odalarımız ise karşılıklı idi” diyerek başlıyor. Türk, silah arkadaşının kendisine gönderdiği mektubu kısaltarak şöyle aktarıyor;

“Abi, ben tutuklanalı 26 ay bitti.(…) İddiaya göre 2002’nin Aralık ayında dönemin 1’inci Ordu Komutanı Org. Çetin DOĞAN ile yüz yüze görüşerek Balyoz Darbe Planı içinde yer almayı kabul etmişim. ‘Yahu ben o tarihte Butmir’deyim, Çetin Paşa İstanbul’da… Nasıl yüz yüze görüşmüşüz?’ diye sordum, ama cevap veren olmadı. İsmim sözde 2002 Aralık ayında yayınlanan bir görevlendirme yazısında geçiyormuş. Yazı deyince yanlış anlama, imzalı bir evrak falan değil; bir CD içinde yer alan düpedüz sahte olarak düzenlenmiş bir Word dosyası…(…) Bosna’da olduğumuz süreçte, sorumluluk bölgem olduğu iddia edilen İstanbul’da darbe timlerine personel seçmekle suçlandım.(…) ‘Ben o tarihlerde Bosna’daydım, söz konusu seminere de katılmadım, katılamazdım’dedikçe savcılık makamı bana Bosna hariç yeni görev yerleri buldu, ama bir türlü yurt dışında olduğumu kabul etmedi. Mahkemenin talebi üzerine Genelkurmay, K.K.K.lığı, Emniyet Genel Md.lüğü resmî yazı gönderip yurt dışında olduğumu bildirdi, ama mahkeme gerekçeli kararında ‘sanığın savunmasına itibar edilmemiştir’ dedi. Yani aslında bana değil, devletin resmî kurumlarına itibar etmiyor.(…)

Sonuç, ağırlaştırılmış müebbet… Teşebbüs aşamasında kaldığı iddiası ile16 yıla indi. (…) Sen ne dersen de, istersen ben suç tarihinde doğmamıştım de yine de fark etmez. Aslında ortada bir suç olmadığı gibi suçlu da olmadığını onlar da biliyor.(…) Sen bu kirli senaryo içinde seçilmiş bir karaktersin ve sana biçilmiş rolü sen benimsemesen de zorla sana oynatıyorlar. Çünkü bu davalardan elde edilecek siyasî rant her türlü insan hakları ve masumiyetin üzerinde.”

Alican Türk de bunun üzerine şunları söylüyor;

“Değerli Yargıtay Hâkimleri,

Gizli tanıkların bol bol sahne aldığı bu davalarda, ben bir açık tanık olarak belirtirim ki, Balyoz sanığı Orkun GÖKALP Kasım 2002 – Mayıs 2003 tarihleri arasında benimle birlikte Bosna Hersek’te idi. Yani kendisine isnat edilen suçu işlemiş olması mümkün değil.”

Yeniçağ

Kongre-Gel Başkanı ve Ergenekon sanığına da kırmızı pasaport

Üç bin eski vekil ile 10 bin eş ve çocuğuna kırmızı pasaport verilecek. Bunlar arasında Kandil’deki PKK yöneticisinden, Kongre-Gel Başkanına ve eroin kaçakçısına kadar çok sayıda isim var.

TBMM’deki 4 siyasi parti tarafından hazırlanan kanun teklifi ile 3 bin eski vekil ve 10 bin kişilik aileleri, diplomatik pasaporta kavuşuyor. Teklif kapsamına haklarında çeşitli suç iddiaları bulunan, mahkum olan ya da yurt dışında kaçak yaşayan eski vekiller de giriyor.

Yasa teklifi ile, eski vekiller ile dışarıdan atanan bakanlar ve bunların eş ve çocukları da diplomatik pasaport alacak. Eski vekillerin öğrenimi devam eden çocuklarına 25 yaşını bitirene kadar, bedensel, zihinsel ve ruhsal özürlerinden dolayı bakıma muhtaç durumda olan çocuklarına ise, yaş sınır aranmadan diplomatik pasaport verilecek.

KANDİL’DEKİ EŞ

Bu değişiklik haklarında çeşitli suç iddiaları bulunan, farklı suçlardan mahkum olan ya da yurt dışında kaçak olarak yaşayan eski milletvekillerini de ilgilendiriyor. Haklarındaki yasal sorun çözüldüğü taktirde bu kişiler de kırmızı pasaport alabilecek.

KCK davasından bir süre tutuklu kalan BDP’li eski vekil Fatma Kurtulan’ın eşi ‘’Piro’’ kod adlı Salman Kurtulan halen Kandil dağında bulunuyor. Hatay’daki bir çatışmada öldüğü öne sürülen Kurtulan’ın bir süre önce Murat Karayılan’la çekilmiş fotoğrafları bulundu. Fatma Kurtulan’ın eşinden boşandığı da öne sürülüken, Mersin Menteş Mahallesi 109 cilt, 215 hane numaralı nüfus kaydında, çiftin 21 Ocak 1992’den bu yana evli olduğu görülüyor.

‘’İSA MESİH’’

Diplomatik pasaport hakkı, yasal sorunları çözülürse Belçika ve bazı Avrupa ülkelerinde kaçak olarak yaşayan Kongra-Gel Başkanı eski milletvekili Zübeyir Aydar ile çeşitli davalardan aranan eski HEP ve DEP milletvekilleri Remzi Kartal, Nizamettin Toğuç, Ali Yiğit, Mahmut Kılınç ile Ergenekon davasından aranan eski AKP’li Turhan Çömez gibi isimler için de geçerli olacak.

Adı sık sık eroin kaçakçılığı olaylarına karışan eski ANAP ve RP’li bir milletvekilinin yanı sıra, geçmişte eroin kaçakçılığı yaparken yakalanan 2 eski vekil, dolandırıcılıktan tutuklanan 3 eski Bakan, kendisini ‘’İsa Mesih’’ ilan eden eski RP’li bir vekil ve aileleri de yasa teklifi kapsamına giriyor. Teklif eski ve yeni milletvekillerine trafikte geçiş üstünlüğü, temsil ve tedavi gideri, emekli maaşı, protokol önceliği, süresiz silah ruhsatı gibi bir çok ayrıcalık da getiriyor.

KİTAP TAVSİYESİ : Ergenekon Tertibinde Gizli Tanıklar /// YAZAR : HİKMET ÇİÇEK

Yayınevinin tüm kitapları %25 indirimli

Basım Tarihi: Mayıs 2013

Dili: Türkçe

208 Sayfa

Barkod: 9789753437615

Boyut: 14.0×20.0

Kapak Türü: Ciltsiz

Kağıt Türü: 3. Hamur

TÜM KİTAPÇILARDA.

Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün Gizlenen 4 Yılı

Yıl 1994, Aydın ilimizin Çine ilçesi. Savcı Zekeriya Öz, eşi ve çocuğuyla birlikte ilk görev yeri olan Çine’ye taşındı. Yeni Savcı, önce, eşinin kara çarşafıyla Çinelilerin dikkatini çekti. Savcı Öz’ün evine gelen misafirler ise haremlik ve selamlık olarak ayrılan odalarda konuk ediliyordu. Kadınlar haremlikte, erkekler selamlıkta… Savcı Zekeriya Öz halktan gelen tepkiler üzerine kara çarşafı çıkarttırıp eşine türban ve pardösü giydirdi. Eşi kara çarşafı çıkardı ama Savcı Öz’ün adı Çine’de hiç gündemden düşmedi. Zira Savcı’nın adının karıştığı skandalın biri bitmeden diğeri başlıyordu.

KIDEMLİ SAVCIYA ÇİRKİN TEKLİF

Yıl 1995, Çine Adliyesi. Bütün adliyelerde olduğu gibi, faks ve adli sicil kaydı yaptıran yurttaşların ödediği paralar Çine Adliyesi’nde de Adaleti Güçlendirme Vakfı’na aktarılıyordu. Zekeriya Öz, bir gün, dönemin kıdemli savcısı Ayhan Uğurdan’ın kapısını çaldı. Savcı Öz, Vakfa aktarılan paranın bir bölümünü “paylaşma”, teklifinde bulunuyordu! Kıdemli Savcı, çirkin teklife büyük tepki gösterdi. Kıdemli Savcı Ayhan Uğurdan, Zekeriya Öz’ü Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikâyet etmeyi de ihmal etmedi. Sonunda, hem Zekeriya Öz hem de Kıdemli Savcı Ayhan Uğurdan soruşturma geçirdi. Zekeriya Öz, Çine’den Bitlis Mutki’ye sürüldü. Ayhan Uğurdan ise uğradığı haksızlığa dayanamayıp görevinden istifa etti. Zekeriya Öz’ün vukuatları bununla bitmiyor. Hakkındaki soruşturma tamamlanıp sürgün cezası yiyene kadar Savcı Öz, yeni skandallarla Çine’yi sarsmaya devam etti…

SAVCI ÖZ, REHİN ALINIYOR

Yıl 1998, Çine girişindeki Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Odası kıraathanesinin önü. Savcı Öz, oğlu ve babasıyla birlikte oradan geçiyordu. Mehmet Ocak adlı bir işadamı, silahını çekip Savcı Öz’ün ensesine dayadı! İşadamı Ocak, Savcı Öz’ü kolundan tutup sürükleyerek kıraathaneye soktu. İşadamı Mehmet Ocak, kıraathanede bulunan Çinelileri dışarı çıkarırken, Savcı Öz’ü rehin aldığını bildirdi. Çineliler eylemi hayretler içinde izliyorlardı. Zira, Mehmet Ocak, aynı yıl Çine vergi rekortmeni olmuş, Çinelilerin yakından tanıdığı bir işadamıydı! Yirmi kadar polis kıraathanenin etrafını çevirdi, Ocak’a Savcı’yı bırakmasını söylediler, bırakmadı… Daha sonra dönemin kaymakamı, savcısı ve komiseri araya girdiler. İşadamı Mehmet Ocak yatıştırıldı… Mehmet Ocak, tam iki buçuk saat Zekeriya Öz’ü rehin tutmuştu… Olaya tanık olan Çineliler, ertesi gün gazetelerde bu haberi bulamadılar. Ne işadamı Ocak hakkında, ne de savcı Zekeriya Öz hakkında soruşturma açılmıştı. Bu durum Çinelilerin merakını daha da artırdı. Neden sonra öğrendiler ki; Savcı Zekeriya Öz, işadamı Mehmet Ocak’ı haraç vermeye zorluyordu. Savcı Öz, arabasının benzinini de, yine Ocak’ın benzin istasyonundan bedava doldurtuyordu… Savcı Zekeriya Öz’ün, kendisini iki buçuk saat rehin tutan işadamı Mehmet Ocak hakkında neden şikâyetçi olmadığı da böylece anlaşılıyordu! Ergenekon Savcısı’nın Çine skandallarını Aydınlık’a anlatan emniyet yetkilileri, işadamları, politikacılar ve yurttaşlar, “İşadamı Mehmet Ocak, haklı olarak isyan etti” diyorlar…

RESMİ GAZETEDE DE YAZILI

Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün savcılıkta ilk dört yılı böyle geçti. Fethullahçı medya tarafından titizlikle sürdürülen “İlk görev yerim Mutki” yalanıyla örtülmek istenen gerçekleri, böylece açığa çıkarmış oluyoruz. Zekeriya Öz, Mutki’ye tayin olmadı, Çine’den sürgün gitti! Mutki’nin Zekeriya Öz’ün ilk görev yeri olmadığı, Mutki’ye Çine’den gittiği, 2 Temmuz 1998 tarihli ve 23390 sayılı Resmi Gazete’de de yazılı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığı tarafından yapılan atama kararlarının beşinci sayfasında şöyle yazıyor: “Mutki Cumhuriyet Savcılığına, Çine Cumhuriyet Savcısı 35837 Zekeriya Öz”.

ADALET BAKANLIĞI’NIN AYDINLIK’A YANITI

Aydınlık, 28 Temmuz’da Adalet Bakanlığı’na savcı Zekeriya Öz’ün “hangi tarihte, nerede göreve başladığını ve nerelerde görev yaptığını” sordu. Adalet Bakanlığı da “kamusal gizlilik ve kişisel gizlilik” gerekçesiyle sorularımızı yanıtsız bıraktı.

ÇİNELİLER: PARAYA ZAAFI VAR

Zekeriye Öz, aradan 10 yıl geçmesine rağmen Çine’nin adliye, polis ve işadamları çevreleri tarafından çok iyi hatırlanıyor. Çineliler bu olayları Aydınlık’a anlatırken, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz hakkında şu sıfatları kullanıyorlar: -”Doğru adam değildir.” -”Paraya zaafı vardır.” -”Para Zekeriya Öz’ün her şeyidir!” Çinelilerin anlattığına göre, Zekeriya Öz Çine savcısıyken, kanuna aykırı olduğu halde ticaretle de uğraştı. Merkezi Çine’de bulunan “İstanbullular Nakliyat” isimli bir firma ile araba alım satım işlerine girdi…

“ATATÜRK’TEN ‘BETON KEMAL’ DİYE SÖZ EDERDİ”

Öz, 1951′de Bulgaristan’dan Bursa’ya göç eden 8 çocuklu mutaassıp bir ailenin tek erkek çocuğu. 1968 doğumlu. Teyze oğlu Seyfullah Vatansever, Zekeriya Öz’ün İmam Hatip (İHL)’te okuduğu yıllarda Fethullah tarikatı tarafından “devşirildiğini” anlatıyor. Zekeriya Öz, o yıllarda Fethullah Gülen’in finanse ettiği Yeşilırmak Dershanesi’nde eğitim gördü. Kurban Bayramı’nda vatandaşlardan kurban derilerini toplar, Fethullahçıların vakfına verirdi. Öz’ün çocukluğu ve gençliği, Bursa-Yalova-İstanbul hattında geçti. Zekeriya Öz, 1997′de Hakimlik ve Savcılık Sınavı’nı kazandıktan sonra, Aktüel Dergisine verdiği bilgiye göre, Bursa Barosu’ndaki kaydını sildirip 35837 sicil numarasıyla savcı oldu. Mutki’de 2 yıl görev yaptıktan sonra, Balıkesir Bigadiç’e atanıyor. 2004′ten sonra da İstanbul Ümraniye’ye ve sonra da Beşiktaş’ta eski adıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri, yeni adıyla özel yetkilendirilmiş Ağır Ceza Mahkemeleri’ne “özel olarak” tayin ediliyor. Teyzesinin oğlu Seyfullah Vatansever, Zekeriya Öz için “Atatürk ve Cumhuriyet düşmanıdır” diyor, “Atatürk adını ağzına almaz, ‘beton Kemal’ ifadesini kullanırdı… Savcı olduğunu duyunca çok şaşırdım. Hâlâ da şaşkınım.”

ZEKERİYA ÖZ, BURSA BAROSU’NDAN ATILDI MI?

Zekeriya Öz, okulu bitirince Bursa Barosu’na kaydolur. Avukatlık stajını da Avukat Mustafa Noyan’ın yanında yapar. Bursa Barosu’na giriş tarihi 18 Şubat 1993. 18 Aralık 1997 tarihinde Baro’daki kaydı silinir. Ancak basının yazdığının aksine kendi isteğiyle değil, dönemin Bursa Barosu başkanı eski milletvekili Av. Yahya Şimşek’in verdiği bilgiye göre “aidatlarını ödemediği gerekçesiyle.” Zekeriya Öz’ün savcılık görevine başlama tarihi 1994. Bursa Barosu’ndaki kaydı ise 18.12.1997 tarihinde siliniyor. Buna göre Öz, üç yıl boyunca hem savcı hem de avukat. Yasalarımıza göre bir Cumhuriyet Savcısı’nın iki kimliği olamaz. Ergenekon Savcısı, attığı her adımda bir skandal yaratmış! BİGADİÇ’TE DE SORUŞTURMA GEÇİRDİ Zekeriya Öz’ün, 2003 yılında görev yaptığı Bigadiç’te Balıkesir Barosu avukatlarından avukat Dilek Özkayıhan tarafından Adalet Bakanlığı’na şikâyet edildiği de ortaya çıktı. Şikâyet üzerine bakanlık müfettişleri olayı soruşturuyor ve Öz’ün cezalandırılması için rapor hazırlayıp dosyayı üst kurula gönderiyor. Ancak Zekeriya Öz, o dönemde çıkan disiplin affı ile ceza almaktan kurtuluyor.

ZEKERİYA ÖZ, 4 CIA AJANINI SAKKA İLE GÖRÜŞTÜRDÜ

Savcı Öz’ün Ergenekon’dan önce baktığı en önemli soruşturma, El Kaide’nin Avrupa, Türkiye, İran, Suriye, Pakistan sorumlusu “Louai Sakka” davasıydı. Zekeriya Öz, İsrail gemisine saldırı hazırlığı yaparken yakalanan El Kaide’ci Sakka hakkında hazırladığı iddianameyle dikkatleri üzerine çekti. Savcı Öz, HSBC Bank, İstanbul’daki İngiliz Başkonsolosluğu ve sinagogları bombalayan eylemciler Azad Ekinci ve Abdülkadir Karakuş’un, Suriye’ye Sakka’nın yanına gittiğini belirledi. Öz, Sakka’ya müebbet hapis talep etti. Zekeriya Öz, eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri suikastıyla Sakka’nın bağlantısını araştıran Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu’na da bilgi verdi. Louai Sakka, ABD’deki ünlü ikiz kulelere yönelik büyük eylemi gerçekleştiren militanları Yalova’daki terörist kamplarında eğittiğini de daha sonra açıklamıştı. Tarih: 15 Kasım 2005. Yer: İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı. CIA uçağı Türkiye’ye Louai Sakka için geldi. Bu uçağın geliş nedeni sonradan ortaya çıktı. Sakka’nın avukatı Osman Karahan’ın verdiği bilgiye göre, “4 CIA ajanı Kandıra F Tipi Cezaevi’nde Sakka ile görüğtü.” CIA ajanlarının cezaevine girişleri için izni veren de Savcı Zekeriya Öz. Ayrıntıları Avukat Karahan’dan dinleyelim: “Uçak olayından önce 2 defa müvekkilimle görüşen yabancılar, Sakka’ya Suriye aleyhinde ifade vermesi halinde o dönemde havalimanında bekleyen uçakla dünyanın istediği yerine götürme vaadinde bulundular. İlk görüşmeden kısa bir süre sonra 2′si Türk 4 kişinin Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde görevli Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’den aldıkları yazılı bir belge ile cezaevine geldiler. Sakka ile 4 saat süren bir görüşme olmuş. Gelenlerden Türkçe konuşan 2′si kendilerini emniyet görevlisi olarak tanıtmış. Benzer önerileri sıralamışlar. Sakka, hiç konuşmayan diğer 2 kişiden şüphelenerek ‘Bunlar Türk değil mi?’ diye sormuş. Diğerleri ‘Onlar da Türk’ diye cevaplamışlar. Ancak, bu kişilerin konuşmaları diğerlerinin kulağına aktardığını görünce sinirlenmiş ‘Bunlar CIA ajanı’ diye bağırmış. Gerginlik yaşanması üzerine bu kişiler ‘Seninle nasıl burada görüşüyorsak, gücümüzü biliyorsun. Ay’a da gitsen seni infaz ederiz’ diye tehdit etmişler.” Aydınlık, 9 Aralık 2007′de “4 CIA Ajanı El Sakka’yla F Tipinde” görüştü başlığıyla çıkmıştı. Sakka’nın avukatı olayın tüm ayrıntılarını Aydınlık’a açıklamıştı. Doğu Perinçek tertibin içyüzünü ortaya çıkarmaya devam ediyor:

ARANAN SAVCI NASIL BULUNDU

Ergenekon tertibini anlayabilmek için, savcının bulunuş hikâyesini tertip merkezinden yazdırılan yazılarla özetleyeceğiz. Anlatılanlara göre, Savcı Öz, 17 Mayıs 2006 Danıştay suikastından beri aranıyordu. Olaydan hemen sonra Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanı sıfatıyla Emniyet ve MİT yöneticilerini topluyor. Bu bilgilendirme toplantısında (brifing diyorlar) Abdullah Gül’ün önüne bir şema konuyor. İsmet Berkan’ın yazdığına göre, Abdullah Gül, şu “açık talimatı” veriyor:

ABDULLAH GÜL’ÜN TALİMATI

“Bana anlattıklarınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın.”1 “Açık talimat” terimi İsmet Berkan’a ait. “Açık talimat”ın içeriği ise, Ergenekon Operasyonu’nun bütün sırlarını ortaya döküyor: – “Delillendirin”, – “Savcıya anlatın”, – “Hepsi yakalansın”, – “Hepsi yargılansın”. Bunları, savcı veya polis müdürü söylemiyor, o sırada Başbakan Yardımcısı koltuğunu işgal eden Abdullah Gül söylüyor. Başbakan Yardımcısı “Delillendirip savcıya anlatın” diyorsa, bunun “delil uydurun” anlamına geldiğini, yine İsmet Berkan’ın yazılarından öğreniyoruz:

DANIŞTAY SALDIRISIYLA BAĞLANTI KURULAMIYOR

Ergenekon şeması, sözü geçen toplantıda Abdullah Gül’ün önüne konduğu zaman, “Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcıya sunamıyor, delillendiremiyor.”2 Uydurma bir “şema” var! Fethullahçı Gladyo’nun uydurduğu “istihbari bağlantılar” var. Ancak delil yok! İşte o delilleri imal etme talimatını Abdullah Gül veriyor. Ancak talimat yalnız delil bulmaya yönelik değil, aynı zamanda savcı bulmayı da içeriyor. Burada hayli zorluk çekilmiş. Fethullahçı “güvenlik yetkilileri” Gazeteci Murat Yetkin’e “savcı bulunamıyor” diye yakınıyorlar. 3

“NASIL OLDUYSA” ZEKERİYA ÖZ

En sonunda delili olmayan uydurulmuş suçlamalarla soruşturma yürütecek o “savcı” da bulunuyor. İsmet Berkan’dan dinleyelim: “Nasıl olduysa İstanbul’da Zekeriya Öz isimli bir savcı bulundu. (…) Bütün bunların 2003 sonu 2004 başında yaşanan darbe girişimleriyle bağını keşfetti.”4 “Nasıl olduysa” deyişi yine İsmet Berkan’dan. Evet “Nasıl olduysa!” İşte Savcı Zekeriya Öz’ün bulunmasını anlatan anlamlı sözcükler: “Nasıl olduysa!” Nasıl olduğunu, olanlardan anlıyoruz. Savcı Öz, “uydurduğu delillerle” kendi bulunuş nedenini de ortaya koyuyor. Ve İsmet Berkan’ın yazdığı gibi, 2006 yılında gerçekleşen Danıştay suikastı ile iki yıl önce 2003-2004 yıllarındaki “darbe girişimleri” arasındaki “bağı keşfediyor”. Darbe 2003, 2004′te! Oysa Danıştay suikastı 2006′da.5 Bağlantıyı “keşfeden” savcının yeteneği işte burada. İki yıl sonrasının suikastıyla iki yıl önceki darbe girişimi arasında bağlantı kurabiliyor. Danıştay suikastı, kurguya göre niçin yapılmış? – “Darbe ortamı hazırlamak” amacıyla. Ancak darbe girişimi iki yıl öncesinde kalmış. Suçlanan komutanlar, Org. Yalman, Org. Eruygur, Org. Fırtına, Org. Tolon hepsi emekli olmuş. Mantık yok. Ama Fethullahçı Gladyo’nun 1998′den beri uydurduğu kurguları yargı önüne getirme cüreti var.

BOP EŞSAVCILIĞI

“Aranan savcı” bulunmuştur. “Bulunan savcı”nın CIA ile buluşturulduğu haberi de yine basında yer aldı. Fatih Altaylı, Savcı Zekeriya Öz’ün El Kaide soruşturmasında CIA ekibiyle görüşmeler yaptığını belirtti ve bu görüşmeden sonra Ergenekon savcılığına getirildiğine dikkat çekti. Altaylı, yorumu izleyiciye bırakıyordu.6 Böylece Ankara’daki BOP Eşbaşkanlığı’ndan sonra İstanbul’da da BOP Eşsavcılığı kuruldu. Bu BOP Eşsavcılığı’nın İstanbul C. Başsavcılığı’nın denetimi dışında çalıştığı haberleri gazetelerde sık sık yayımlandı.

SUÇ İŞLEME AYRICALIĞI

Örneğin İşçi Partisi yöneticilerinin gözaltına alınması konusu Savcı Zekeriya Öz tarafından üç kez İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in önüne götürülmüş, ancak reddedilmişti.7 Ne var ki, Savcı Zekeriya Öz’ün arkasındaki kuvvet büyüktü. Bulunan savcı, beğenilmeyen Başsavcı’dan daha güçlüydü. Arkasında ABD vardı; Fethullah Hoca vardı; AB vardı; Tayyip Erdoğan vardı; Abdullah Gül vardı; Mehmet Ali Şahin vardı. PKK ve DTP ve bilcümle Türkiye ve ordu düşmanı örgüt ve çevreler de, açıkça ve üstün bir gayretle Zekeriya Öz’ü destekliyor ve alkışlıyordu. Bulunan savcının Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan farkı, Ergenekon İddianamesi kamuoyuna açıklandığı zaman da ortaya çıktı. Başsavcı Aykut Cengiz Engin, İddianame’nin sorumluluğunu üç savcıya yüklüyor, basına sızdırılan bilgi ve belgelerin “gerçek dışı” olduğunu vurguluyordu. Basına sızdırılan yalan haberlerle “bilgi kirliliği” yaratılmış ve “şüphelilerin özel yaşamları ve temel hakları ihlal edilmişti”.8 Bütün bunlar, suçtu! Savcı Zekeriya Öz ve ekibi suç işlemişti. Ama o “bulunan” savcı idi. Suç işleme ayrıcalığı vardı.

ERGENEKON DAVASI : SANIK HİKMET ÇİÇEK SON SAVUNMASINI YAPTI !!

Hikmet Çiçek : İddianamenin altında Gladyo’nun imzası var

Aydınlık Gazetesi yazarı Hikmet Çiçek, 5 yıldır tutuklu yargılandığı Ergenekon davasında, son savunmasını yaptı. En yaşlı tutuklu gazeteci olan Çiçek, mahkeme heyetine "Benim suçumu arıyorsanız haberlerime, Gladyo’yu arıyorsanız iddianamedeki imzalara bakın" sözleriyle seslendi. Çiçek, "Silivri’den başımız dik çıkacağız" dedi.

Ergenekon Davası’nda Aydınlık Gazetesi Yazarı Hikmet Çiçek, esas hakkındaki savunmasını tamamladı. Çiçek sözlerine, "Cumhuriyet hukukunun uygulanmadığı koşullarda hukuki savunma yapmamız beklenmesin" diyerek başladı.

"Suçum, Gladyo karşıtı haberlerimdir" diyen Çiçek, "Gladyo’yu arıyorsanız, iddianamenin altındaki imzalara bakın" sözleriyle mahkeme heyetine seslendi. Hikmet Çiçek, 1999 yılında yayınlanan "Fethullah Emniyet’i Ele Geçirdi” başlıklı haberini de örnek gösterdi.

Hikmet Çiçek, KCK tutukluların pazarlıklarla serbest bırakıldığına işaret etti.

“Silivri’de Abdullah Öcalan değil, Öcalan’ı sorgulayan komutanlar vardır. Burada bağımsızlığı, birliği, bütünlüğü pazarlık konusu yapacak bir kişi bile bulamazsınız. Silivri tutsaklarıyla gizli görüşmeler yapamazlar. Biz buradan başımız dik çıkacağız.”

Hikmet Çiçek, Emekli Binbaşı Cem Ersever ile 20 yıl önce yaptıkları söyleşinin suç delili yapılmasına da tepki gösterdi. Ersever’e faili meçhul cinayetleri, gladyoyu, Yeşil’i sorduklarını anlatan Çiçek, söyleşinin savunma delili kabul edilmesini istedi.

Savunmasının hazır olup olmadığı sorulan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de dosyaya gelen evrakların yoğunluğuna dikkat çekerek 14 Mayıs salı gününe kadar süre istedi.

Balyoz davasında 18 yıl hapis cezası verilen Albay Cengiz Köylü son savunmasını yaptı. Karargah evleri ile TSK’da Alevi örgütlenmesi için çalışmakla suçlanan Köylü, nüfus kayıt örneklerini göstererek Alevi olmadığını açıkladı.

İşte Hikmet Çiçek’in savunmasının tamamı:

İSTANBUL 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

Esas No : 2009/191

SANIK : Hikmet Çiçek

Silivri 1 No’lu L Tipi Cezaevinde Tutuklu / İSTANBUL

KONU : 18.03.2013 tarihli esas hakkında mütalaaya karşı savunmam, tahliye ve beraat talebimin sunulmasıdır.

Sayın Başkan, Sayın Heyet,

Ergenekon davası elbette siyasi bir davadır. Siyasi bir dava olmasına rağmen, her davada olduğu gibi bu davada da hukukun temel ilkelerinin, yasalarının, usullerinin uygulanacağını sanıyorduk. Fakat böyle olmadığını kısa zamanda anladık. Burası başkaydı, burada başka bir hukuk uygulanıyordu.

Duruşmalar başladıktan bir süre sonra Beşiktaş merkezli özel yetkili mahkemelerde önemli değişiklikler oldu. Bu mahkemenin başkanı Köksal Şengün başta olmak üzere, Zafer Başkurt, Şeref Akçay, Oktay Kuban, Necdet Ede, Erkan Canak gibi meslekdaşlarınız çeşitli gerekçelerle görevlerinden alındı ve özel yetkili mahkemelerden uzaklaştırıldı. Yeni HSYK tarafından bir “saha temizliği” yapılmış oldu. Kalan hakim ve savcılara “hukukun değil siyasal iktidarın istek ve taleplerine uyun” mesajı verilmiş oldu.

Sonrasını hep birlikte yaşadık, Ergenekon davasında yaşadığımız hukuksuzlukları burada tekrar etmeyeceğim. Nice temel hakkımız hoyratça çiğnendi. Hukuk, hukuk olmaktan çıkarıldı. Son örneği, savcının mütalaasının özetini bile okuması saatlerce sürerken, sanıklara ve avukatlarına savunma için bir ya da iki saat ayırmanızdır. Suçlama sınırsız, savunma son derece kısıtlıdır.

Bu koşullarda bizlerden, savcının iddialarına sadece hukuki bir çerçeve içinde cevap vermemizi beklemeyiniz. Türkiye Cumhuriyeti hukukunun uygulanmadığı koşullarda nasıl hukuki bir savunma yapabiliriz?

Başka mahkemelerde ise farklı bir tutum sergilenmektedir. Daha birkaç gün önce, 30 Nisan 2013 günü İstanbul’da görülmekte olan KCK davasının 13 tutuklu sanığı da tahliye edildi. Daha önce Mersin KCK davasında 30 tutuklu sanıktan hepsi tahliye edilmişti. Ondan önce Ankara’da gene KCK davasında 22 tutuklu sanıktan tümü, daha önce de Van’da 15 tutuklu sanığın hepsinin tahliye edildiğini biliyoruz. Gazeteler yazdı. Ankara’da tahliye edilen KCK sanıklarının “bizim arkamızda siyasi irade var” dediklerini.

Peki bu davada ne oluyor? Üç hafta önce Ergenekon’da bir sanık tahliye edildi. 67 tutuklu sanıktan sadece 1’i!

Son iki yıl içinde çıkarılan sözde yargı reformu paketlerinin hiçbirinden Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Amirallere Suikast, vb. adları verilen dava sanıkları yararlanmamıştır. Demek ki bu paketler, bu davalar için çıkarılmıyor. Hatta tam tersi oluyor. Sözde yargı paketleri çıktıkça Ergenekon’da tahliyeler azalmış, sonunda 67’de 1’e düşmüştür, yakında sıfıra ineceği görülmektedir. Bundan önceki dört “reform paketi” bundan sonra çıkacakların da nasıl bir “reform” olacağını göstermektedir, AKP’nin çıkaracağı yargıya ilişkin paketlerden demokrasinin kırıntısını bile beklemek hayaldir.

Bu paketlerden sadece KCK sanıkları yararlanmıştır. Elbette öyle olacaktı. Çünkü bu paketler onlar için çıkarılmaktadır.

1 Mayıs’ta İstanbul’da yaşananları gördük. AKP iktidarının işçi sınıfına ve emekçilere verdiği biber gazı, tazyikli su ve polis copudur.

8 Nisan’da Silivri önünde yaşananlara da tanık olduk. Aynı baskı, zulüm ve gaz bombası.

Polis devleti uygulamasıdır bunlar. Gladyo diktası başka nasıl kurulur?

İyi ama daha bir ay önce başka bir yerde, başka bir tabloyla karşılaştık.

PKK’nın Nevruz’u coşkuyla kutlamasına izin verildi. Yalan medyası “barış” çığlıkları atıyordu.

Gene iki farklı tutum. Ancak iki farklı hukuk değil, aynı gladyo hukukunun iki ayrı yansıması. Cumhuriyeti savunanlara, işçi sınıfına ve emekçilere biber gazı, tazyikli su ve polis copu ile barış yalanları birbirini tamamlıyor.

SİLİVRİ’DE ÖCALAN YOKTUR!

Bu farklılık nereden geliyor biliyor musunuz?

Silivri’da pazarlık edilecek silahlı bir örgüt yoktur da ondan!

Silivri’de Öcalan yoktur!

Silivri’de Öcalan yoktur, fakat Silivri’de Öcalan’ı sorgulayan şerefli bir subay vardır! Hasan Atilla Uğur yıllardır tutsaktır. Ve onun gibi nice sivil, asker vatansever.

Burada, vatanımızın bağımsızlığını, birliğini, bütünlüğünü pazarlık masasına yatıracağınız bir kişi bile bulamazsınız. Bizlerle pazarlık edemez, gizli protokoller düzenleyemezler. Silivri tutsaklarıyla gizli görüşmeler yapamazlar.

Sonunda hepimiz tahliye olacağız, hepimiz özgür olacağız. Adım gibi biliyorum bunu.

Fakat pazarlıkla değil!

Peki neyle? İşte o 13 Aralık’ta, 8 Nisan’da, her türlü eziyete katlanarak Silivri kapılarına dayanan Türkiye halkının iradesiyle! Milletimiz bizi buralardan çıkaracaktır. Buradan hepimiz başımız dik çıkacağız. Onun için müsterihim.

20 YIL ÖNCE YAPILAN SÖYLEŞİ

Sayın Başkan, Sayın Heyet,

Savunma hakkımızı sınırladığınız için savcıların akıldışı ve hukuk dışı iddialarından bir kısmına sözlü olarak cevap vereceğim.

Mahkemenize son gelen evraklardan biri ile başlamak istiyorum. Bu evraklarla ilgili sanıklara söz hakkı verilmediği ve hemen ertesinde mütalaa sunulduğu için bir beyanda bulunamamıştım.

25 yıllık arkadaşım, gazeteci- yazar Soner Yalçın ile birlikte yirmi yıl önce, Binbaşı Cem Ersever ile yaptığımız söyleşi şimdi Ergenekon dava dosyasına girmiştir. Aydınlık gazetesi adına yapılan bu söyleşinin, yirmi yıl sonra Ergenekon dava klasörlerine bir “suç delili” olarak ekleneceğini asla düşünemezdim. Peki ama bu söyleşiden size ne? Bu davayla ne ilgisi var? Dava dosyasının milyonlarca sayfaya ulaşmasından şikayet ediyoruz, işte böyle evraklar yüzünden dosya kabardı, şişirildi.

Binbaşı Ersever’le yapılan görüşmenin kaset çözümü Naip Hakim Hüsnü Çalmuk tarafından yapılmıştır. Ama ben naip hakime teşekkür ediyorum, bu söyleşinin çözümünü yaptığı için.
Ses kasetleri, Aydınlık’a yaptığı açıklamalar nedeniyle hakkında askeri mahkemede açılan bir soruşturma yüzünden bizzat Ersever tarafından askeri savcılığa 7 Eylül 1993 tarihinde sunulmuştur. Mahkemeniz oradan isteyerek çözümünü yaptırdığı anlaşılmaktadır.

Öncelikle şunu belirteyim. Kaset çözümü eksik yapılmıştır. Askeri savcılığın gönderdiği kaset, muhtemelen söyleşinin tamamını kapsamamaktadır. Mahkemenizin yapması gereken şey, 9- 14 Haziran 1993 tarihleri arasında Aydınlık’ta yayımlanan söyleşinin tümünü getirtmesiydi. Aydınlık arşivinden istenebilirdi. Ayrıca bu söyleşi Soner Yalçın’ın “Binbaşı Ersever’in İtirafları” adlı kitabında da bulunmaktadır.

Kendisi de aynı yıl içinde faili meçhul bir cinayete kurban giden Binbaşı Cem Ersever’le Türkiye basınında bir ilk olan bu söyleşi hakkında çok şey söylendi, yazıldı. Ama gene de burada hatırlatmakta yarar var.

Aydınlık’ın Ankara bürosuna 5 Haziran 1993 günü Ulusal Basın Ajansı’nın (UBA) teleksinden gelen haberde “30 Özel Harpçi’nin ordudan istifa ettiği” yazılıydı. Aslında haberi yapan ve bazı gazete ve ajanslara gönderen Binbaşı Ersever’in kendisiydi. Ancak sadece UBA haberini yapmıştı.

PKK, 1993 yılının mart ayında ilk kez tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Çankaya Köşkü’nde Turgut Özal oturuyordu. Öcalan ise Bekaa’da idi. Ateşkes ilanından kısa süre önce, 24 Ocak

1993’te gazeteci- yazar Uğur Mumcu bir suikast sonucu öldürülmüştü. 16 Şubat 1993’te ise Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, esrarengiz bir “uçak kazası” sonucu hayatını kaybetmişti. Ateşkesten hemen sonra Özal’ın “özel danışmanı” Cengiz Çandar Bekaa’ya gitmiş, Öcalan’la ilk röportajını yapmıştı. Çankaya “siyasi çözüm”den söz ediyordu. UBA’nın haberi tam da bu günlere denk geliyordu. Haberde Ersever, “Bu iş Hezil çayında başladı orada bitirilecek, dağda başladı dağda bitirilecek” diyordu.

2000’e Doğru dergisinden beri hakkında çok şey duyduğumuz, yazdığımız Binbaşı Ersever’i bulmak, onunla bir söyleşi yapmak fırsatı doğmuştu. Ersever’e ulaşabileceğimiz bir telefon numarası buldum. Aradım, Aydınlık’ın Ankara haber müdürü olarak kendimi tanıttım. Karşıma adının “İhsan Hakan” olduğunu söyleyen bir şahıs çıktı, bu şahsın
Binbaşı Ersever’in sağkolu olan PKK itirafçısı Mustafa Deniz olduğunu sonradan öğrenecek ve onunla da tanışacaktık. Ersever söyleşi teklifimizi kabul etti ve bir gün sonra Ankara Mithatpaşa caddesindeki büromuza geldi.

ERSEVER’E NELERİ SORMUŞUZ?

Binbaşı Ersever, çok ses getiren açıklamasını yapmak için Türkiye basınında ilk olarak Aydınlık gazetesini tercih etmiştir. Ersever’le röportajı 7- 9 Haziran 1993 günleri arasında Soner Yalçın’la birlikte yaptık. Üç günlük söyleşiyi Aydınlık’ta dizi olarak yayımladık. Hem övgü hem de tepki anlamında çok ses getirdi.

Ersever’e neleri sorduk, neleri konuştuk? Hepsi kasette mevcuttur. Bu davayı ilgilendiren tam da bu sorulardır.

Öncelikle faili meçhul cinayetleri sormuşuz, Ersever’e. Uğur Mumcu, Turan Dursun, Muammer Aksoy suikastlarını; Musa Anter cinayetini; HEP Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın cinayetini ve Aydın’ın cenaze töreninde yaşananları; Ersever’in 1975 yılında Silopi’deki faaliyetlerini; “Patronu benim” dediği JİTEM’i; Gladyo’yu (o zamanki yaygın kullanımıyla Kontrgerilla’yı); Gladyo’nun, gayri nizami harbin teorisyeni David Galula’yı; Hizbullah terör örgütünü ve arkasındaki karanlık odakları; 1992’deki Alan, Aktütün, Derecik karakol baskınlarını; Çekiç Güç’ü; PKK itirafçılarını ve “yıldız timleri”ni; Kürt sorununda ABD’nin rolünü. Eşref Bitlis’in uçağının esrarengiz bir biçimde düşmesini; Yeşil’i, Barzani ve Talabani’yi, vs. vs…

Sonrası biliniyor. Ersever, 29 Ekim 1993 günü öldürüldü. Onunla birlikte Mustafa Deniz ve Ersever’in sevgilisi Neval Boz’un (Mahsune Dguvebe) cesetleri birkaç gün sonra Ankara’nın üç çıkışında bulundu.

Şimdi mahkemeniz bu söyleşide ne aramaktadır? Bu kadar zahmet içine neden girmektesiniz? Ergenekon davasıyla bu söyleşinin ne ilgisi vardır?

Bence çok ilgisi vardır! İyi ki bu kasetin çözümü yapılmıştır!

Bu kaset çözümü, Aydınlıkçılar’ın bundan tam 20 yıl önce de Gladyo ile nasıl mücadele ettiklerini kanıtlamaktadır. Türkiye halkı, Gladyonun (Kontrgerillanın) ne olduğunu Aydınlık’tan öğrenmiştir. Hayatları boyunca Gladyo ile mücadele eden, Türkiye kamuoyuna bu karanlık örgüt hakkında en ayrıntılı bilgileri açıklayan Aydınlıkçılar yani İşçi Partililer şimdi bu davada sanık yapılmış ve genel başkanı ve bazı yöneticileri hakkında ağırlaştırılmış müebbet istenmektedir.

Sadece bu söyleşi bile, savcıların iddia ettiği “PKK’ya, Hizbulah’a ve DHKP-C’ye talimat veren Ergenekon örgütü” iddiasının akıl ve mantık dışılığını kanıtlamaktadır. Gladyonun imzası asıl bu davanın iddianamesinde ve mütalaasında sırıtmaktadır.

Dolayısıyla bu kaset çözümünü tarafıma ait bir savunma delili olarak değerlendirmenizi talep ediyorum.

GİZLİ TANIKLAR

Sayın Başkan, Sayın Heyet,

Mütalaada, savcıların en muteber tanıkları olan gizli tanıkların bazılarının iddialarına ya da daha doğrusu yalanlarına itibar edilmiştir. Mütalaa, gizli tanık 17, gizli tanık Anadolu, gizli tanık Selçuk, gizli tanık İsmet, gizli tanıklar A ile B, gizli tanık Kıskaç, gizli tanık Kurşun, gizli tanık Erzincan, gizli tanık Efe, gizli tanık Munzur ve gizli tanık Aydın-1’in ifadelerini aktarmaktadır. Peki diğerleri nerede? “Veli Küçük köpeklerimi zehirledi, atımı kesti.” (Gizli tanık 15), “Kola içirdiler, bademciklerimi aldılar.” (Gizli tanık Akdeniz), “Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesini Sami Hoştan ile Veli Küçük teklif etti.” (Gizli tanık C), “Levent Ersöz’le Cemil Bayık Hezil çayında buluştu.” (Gizli tanık İlkadım), “Saddam Hüseyin’in ajanını ilaçla uyuttum, çantasını aldım.” (Gizli tanık Aydos), “Cezaevinde başsavcının odasında birlikte rakı içerdik.” (Gizli tanık Hisar), “Zar oynarım, yanık oynarım, pavyon alemine takılırım.”(Gizli tanık Poyraz) diyen itibarlı gizli tanıklar nerede?

En önemlisi mahkemenizin Diyarbakır’a, ayağına kadar giderek dinlediği gizli tanık Deniz yani Şemdin Sakık nerede?

Savcılar, bir yıldan fazla bir zaman bu sözde tanıkların akıl dışı beyanlarını dinletmediler mi? Mahkemeniz çoğu kez bu tanıklara soru sormamızı bile engellemedi mi, bunun yüzünden birçok sanığa 16 duruşma, ya da esas hakkındaki savunmaya kadar duruşmalardan men cezası vermediniz mi?

Şimdi bu gizli tanıkların yalnızca bu davada kullanılmadıkları görülmektedir.

Bu mahkemede dinlenen gizli tanık Selçuk’un iddialarına dayanarak Levent Ersöz, sözde Özal suikastının bir numaralı sanığı yapılmıştır. Hem de gizli tanığın söyledikleri bile tahrif edilerek yazılan bir iddianameyle.

Mahkemenizde dinlenen gizli tanıklardan biri de bir Hizbullah itirafçısı “Ahmet”ti. Gizli tanık Ahmet’e sanıkların sorabileceği hiçbir soru olmadı. Çünkü Ahmet’in ifadesinde hiçbir sanığın adı geçmiyor, sanıklardan hiçbirine bir suçlama yöneltilmiyordu. O zaman neden tanık yapılmıştı? Nedenini, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun raporu çıkınca öğrendik.

Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun Hizbullah örgütüne ilişkin Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yönelttiği soruya verilen yanıt komisyonun dosyalarında bulunuyor. İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı imzasını taşıyan “gizli” damgalı EGM raporunda, Hizbullah terör örgütü için, “Ergenekon isimli yapılanma tarafından yönlendirilmiş olabileceği” öne sürülüyor!
13. Ağır Ceza Mahkemesi Ergenekon’dan söz ederken, “iddia olunan Ergenekon örgütü” diyor. Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yazışmalarında fütursuzca “Ergenekon isimli yapılanma” deniliyor. Örgütü saptamış bile!

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bu raporunun önemi, Hizbullah ile “Ergenekon” arasında bağlantı arayan “sonuç ve kanaat” bölümünde görülüyor. Raporda, Hizbullah ile “Ergenekon”un “aynı kafileden el bombası kullandıkları ve aynı kaynaktan el bombası elde ettiği ve dolayısıyla aralarında bu yönde bir ilişki olabileceği” yalanına yer veriliyor. Emniyet resmen yalan söylüyor. Böyle bir iddia bile yok. Raporda, Ergenekon davasında dinlenen işte bu “Ahmet” denilen gizli tanığın ifadesi yer alıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporu, Cemaat tertibinin nerelere kadar uzandığını gösteriyor. Ergenekon davasındaki gizli tanık ifadelerinin yalnızca bu davayla sınırlı kalmadığını, genel müdürlük değerlendirmelerinde de esas alındığını kanıtlıyor. “Ahmet”in işte bu nedenle Ergenekon davasında gizli tanık yapıldığı anlaşılıyor.

Yalnızca şu gizli tanıklar rezaleti göstermektedir ki, bu dava bir hukuk davası değildir. Cumhuriyet’le hesaplaşma davasıdır. Bu dava toplumu sindirmek, susturmak, korkutmak için açılmıştır. Burada hukuk sadece bir alettir.

NEREDE BU SİLAHLI ÖRGÜT?

Sayın Başkan, Sayın Heyet,

25 Mart 2008 günü gözaltına alınıp daha sonra tutuklandığımda, Aydınlık dergisinin haber- araştırma müdürü ve aynı zamanda İşçi Partisi basın bürosu başkanı olarak görev yapıyordum. Gazeteci ve yazarım. Tutukluluğumun altıncı yılındayım.

Birinci Ergenekon davasının 52. celsesinde, 12 Şubat 2009 günü sorgu ve savunmam yapılmıştı. O gün iddia makamının var olduğunu ileri sürdüğü fakat beş yıldır varlığını kanıtlayamadığı, sanal bir örgütün üyesi olduğum iddiasına yeni bir delil, bilgi, belge, tanık ve gizli tanık olarak tek bir satır bile eklenememesine rağmen tutukluluğum sürmektedir.

Savcılar bu iddiayı öne sürerken, gizli bir örgüt içinde olması gereken hiyerarşiyi bir türlü kanıtlayamadılar. “Bir numara” dedikleri hayali şahsı da bulamadılar. Bulamazlar da, çünkü bu sözde örgüt bir imalattır, bir icattır ve sanaldır.

Fakat savcılar kanıtlayamadıkları bir örgütün hiyerarşisi yerine İşçi Partisi yöneticiliği ve üyeliğini ikame etmeye çalıştılar. İşçi Partisi’nin örgütsel disiplini ve hiyerarşisi, bu sözde örgütün hiyerarşisi gibi gösterildi.

Mütalaa, kullandığım telefonun rehberinde Doğu Perinçek, Nusret Senem, Ferit İlsever, Emcet Olcaytu, Ufuk Akkaya, Yusuf Beşirik, Deniz Yıldırım, Serhan Bolluk, Mehmet Perinçek, Ruhsar Şenoğlu,Turan Özlü gibi İşçi Partili yönetici ve üye arkadaşlarımın isimlerinin bulunmasını bile “sanığın bir kısım diğer sanıklarla irtibatı” olarak gösterilmektedir. Bir partinin üyeleri arasındaki ya da aynı gazetede çalıştığım arkadaşlarım arasındaki irtibat, nasıl “Ergenekon irtibatı” olabilmektedir. Mütalaa, bunun cevabını vermiyor.

İşçi Partisi’nde yönetici veya üye isen o zaman bu sözde Ergenekon örgütünün de yöneticisi veya üyesisin! Savcıların hukuk ve akıl dışı mantığı budur.

ERGENEKON BELGELERİ

Gelelim şu meşhur Ergenekon belgelerine.

Tuncay Güney ve Ümit Oğuztan’da bulunan bazı yazılar, bu davada “Ergenekon belgeleri” olarak davanın temel metinleri haline getirilmiştir. “Ergenekon Yeniden Yapılandırma”, “Lobi”,”Medya 2001”, “Dinamik Antitez”, “Dergi- Cumhuriyet”, “Türkiye’de ve Dünyada Casusluk”, “MİT- Medya Ajan Gazeteciler” gibi bildiğiniz yazılar.

Mahkemenizde duruşma Savcısı Murat Dalkuş, tanık olarak ifade veren Fehmi Koru’ya soruyor:

“Dosyamız sanıklarından Hikmet Çiçek, 6 Mayıs 2001 günü bir yazı yazmış. Sizin 30 Nisan ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarınıza bir cevap niteliğinde. Yazının başlığı: ‘CIA’nın ‘Ergenekon’ yaygarasında Fehmi Koru başı çekti.”

Savcı Dalkuş, yazıdan bazı bölümleri okuyor. Koru’ya ne düşündüğünü soruyor. Koru, Aydınlık’taki yazı okuyup okumadığını hatırlamadığını ama kendi yazısına karşı bir eleştirinin olabileceğini söylüyor. Yazının tamamı dava klasörlerinde bulunmaktadır.

“Ergenekon yaygarası” diye yazdığımızdan beri 12 yıl geçmiş. Ayrıca, 12 Mayıs 2001 tarihli Aksiyon dergisinde bu belgelerden söz edildiğini biliyoruz. Ayrıca Avukat Vural Ergül, bu belgeyi Sabah gazetesinden temin ettiğini, gene İşçi Partisi İstanbul il örgütünde bulunan “Yeniden Yapılandırma” adlı metnin Sabah gazetesi kaynaklı olduğunu Sayın Doğu Perinçek sayfa sayfa göstererek kanıtlamıştır. Tanıklardan Aslı Aydıntaşbaş, bu metnin kendisine nasıl ulaştığını mahkeme önünde açıklamıştır.

Bazı tutuklu sanıklarda “ele geçirildiği” iddia olunan bu metinlerin bir çok yerde ve çok sayıda gazetelerde ve dergilerde olduğunu tartışmaya bile gerek yoktur. Ayrıca 2008 yılı şubat ayında Avukat Hüseyin Buzoğlu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na verdiği bir dilekçede “Lobi” metnini internete gizlibelge.com ve aloihbar.org adlı sitelerde 2008 şubat ayında gördüğünü, kendisinin siteye girdiğinde, daha önceden 18 bin 907 kişinin de bu haberi okuduğunu ifade etti. Bunu mahkemenizde de söyledi.

MAHKEMEYE SUNDUĞUMUZ BELGE

Bu konuya ilişkin olarak ben de sorgum/ savunmam sırasında şimdiye kadar gündeme getirilmeyen bir belgeyi heyetinize sunmuştum. Bir mahkeme kararıydı bu.

Aydınlık dergisinde çıkan iki haber 12 yıl önce dava konusu olmuş. Aydınlık’ın 12 Ağustos 2001 tarihli nüshasında yer alan haberlerden biri “Mesut ve Şenkal Milli Güvenlik’e savaş açtılar” başlığını taşıyor. Diğeri ise “MGK’ya sunulan MİT ve basın ilişkileri raporu” başlıklı. İkisi de imzasız haber olduğu için derginin sorumlu müdürü hakkında “emniyet muhafaza kuvvetlerinin tahkir ve tezyif etmek” iddiası ile dava açılmış. İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi 31 Ocak 2003 tarihinde karar vermiş. Bu dava sürerken Aydınlık’ın avukatı bu yazıların bir MİT raporuna dayandığını belirterek “MİT- medya ve ajan gazeteciler” belgesini 2. Ağır Ceza Mahkemesine sunmuş. Mahkeme de bu belgeyi MİT’e sormuş.

MİT’ten gelen cevabi yazıda, “Aydınlık dergisinin 12 Ağustos 2001 tarih ve 35-7333 sayılı nüshasında MİT’i hedef alan bazı iddialara yer verilmesi iddiasıyla açılan ve İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2001/371 esası bağlamında görülen davaya ilişkin olarak anılan mahkeme tarafından MİT Medya ve Ajan Gazeteciler başlıklı yazı ilgili olarak teşkilatımızdan bilgi talebinde bulunulmuştur” deniliyor.

MİT’ten gelen cevap açık değil mi? 2001 yılında dava konusu olan bir yazıdan söz ediliyor. Ergenekon tertibi başlamadan yedi yıl önce.

MİT, söz konusu belge ile ilgili mahkemeye “biz hazırlamadık” yanıtını vermiş. Mahkeme hem dergide çıkan iki haber ve hem de söz konusu belge hakkında, “… MGK ya sunulduğu ifade edilen bir istihbarat raporundan söz edildiği görülmüş, sanık vekili MİT medya ve ajan gazeteciler başlıklı kırk sayfadan ibaret rapor fotokopisi sunmuş ise de mahkemece yapılan araştırma sonucu ilgili kurumlarca böyle bir raporun hazırlanmadığı anlaşılmış, yazı incelendiğinde yazı ile MİT teşkilatını yıpratıcı sözlere yer verilmediği, yalnız kişilere yönelik eleştirilere yer verildiği, devletin emniyet muhafaza kuvvetlerini tahkir tezyif sayılabilecek ifade taşımadığı gibi buna yönelik bir kasıt da içermediği anlaşılmaktadır” diyerek hem Aydınlık’ta çıkan iki haber hakkında ve hem de “MİT- Medya ajan gazeteciler” başlıklı metin hakkında beraat kararı veriyor. Ne zaman? Ocak 2003’te. Beş yıl sonra “terör örgütü belgesi” olarak yeniden imal edilecek metin budur. Bu mahkeme kararı da dava dosyasında bulunmaktadır.

Şimdi mütalaa, bu metnin Veli Küçük, Ümit Oğuztan, Adil Serdar Saçan, Tuncay Özkan, Şener Eruygur, Ufuk Akkaya, Deniz Yıldırım (ki, Akkaya ve Yıldırım’ın bu metni Ergenekon dava klasöründen aldıkları saptandığı halde), Hasan Atilla Uğur ve bende çıkmasını bir “örgüt bağlantısı” olarak gösterebilmektedir.

İşte “Ergenekon belgeleri” denilen o dokümanlardan birisinin öyküsü böyledir.

Dünyanın neresinde görülmüştür, bir terör örgütünün, kendine ait bir gizli belgeyi mahkemeye sunduğu? Biz bu belgeyi mahkemeye sunmuşuz. Araştırın bakın biz buna dayanarak haber yapmışız diye. Mahkeme de araştırmış ve bu belgelerden dolayı Aydınlık dergisini aklamış. Bir mahkeme kararı, heyetiniz için dikkate alınmayacak bir kanıt mıdır?
Şimdi 2003 yılında aklanan bu belge bende çıktığı için “terör örgütü üyesi” olarak altı yıldır tutuklu yargılanmam hangi akla, mantığa, hukuka sığmaktadır?

6 Mayıs 2001 tarihli yazımda esas olarak “Ergenekon” adı altında koparılan yaygaraya dikkat çekmişim. Taha Kıvanç’ın yazısında belirtilen “Ergenekon analiz yeniden yapılanma yönetim ve geliştirme projesi” başlığını taşıyan alıntılara yer vermişim. Bu belgeden, Fehmi Koru’nun yazısı nedeni ile haberdar olduğum yazıdan anlaşılıyor. Belgenin kendisini görmemişim. “Sözde rapor” diyorum. “CIA’nın psikolojik savaş imalatı olduğu her cümlesinden sırıtan rapor” diye değerlendiriyorum. Bu yazı da mahkemenize sunulmuştur.

Aydınlık’ta “CIA’nın psikolojik savaş imalatı” olarak yorumladığım belgeleri şimdi savcıların mütalaada “İşçi Partisi yöneticilerinin yazdığını” öne sürmelerinde bir akıl ve mantık var mıdır? 6 Mayıs 2001 tarihli yazım “Ergenekon hikayelerini daha çok duyacağız” diye bitiyor. Ne kadar doğru yazmışım.

NEREDE ÇIKMIŞ BUNLAR?

Bu belgeler 2001 yılında Tuncay Güney’de bulunmuş. Fehmi Koru’nun yazısından ve Aksiyon dergisinin haberinden anlaşılıyor ki birileri tarafından bazı yerlere servis edilmiş. Sonra, 2008 yılında bu soruşturma başlayana kadar Ergenekon hikâyelerinde bir duraklama olmuş. Neden? Tuncay Güney yok da ondan! 2001 yılında Tuncay Güney yurt dışına kaçtıktan veya kaçırıldıktan sonra Ergenekon hikâyeleri işte bu soruşturma başlayana kadar sona eriyor, bir köşede bekletiliyor. Bizler Ergenekon’dan ancak yedi yıl sonra, bu dava başlayınca,

Ocak 2008’de İstanbul emniyeti Ergenekon adını kullanınca haberimiz oluyor.

Artık bugün biliniyor. “Ergenekon belgeleri” denilen bu uydurma belgelerin tümü ya Tuncay Güney tarafından ya da Tuncay Güney in de içlerinde bulunduğu bir ekip tarafından imal ediliyor. Tuncay Güney bunları sağa sola gönderiyor, fakat Tuncay Güney ortadan çekilince Ergenekon belgeleri de ortadan çekiliyor.

ŞEMALAR, KROKİLER…

Esas hakkındaki mütalaada benim, Flash TV’deki bazı programlarda ve Aydınlık dergisinde yayınlanan yazılarımda özellikle asker kişiler hakkındaki konulan ele alıp haklarındaki iddiaları çürütmeye çalıştığım ifade edilmektedir. Örnek olarak, sanıklardan Muzaffer Tekin ile birlikte Flash TV’de kamuoyunda “Atabeyler” olarak bilinen dava hakkında bir yayına katılmamı vermektedir. Savcının mantığına bakar mısınız? Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik bir yalana, kara propagandaya bir televizyon programında cevap vermeyi bile suçun delili olarak gösterebilmektedir.

Bir gazeteci olarak yıllardır Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili çok sayıda olayı izledim ve haberini yaptım. Şemdinli olaylarını izledim, Atabeyler davasını baştan sona mahkemede izledim. Aydınlık’ta haberini yaptım. Sauna (Küre) adı verilen dava ile ilgili belgeleri, mahkeme tutanaklarını inceledim.

2005 yılından itibaren bu operasyonların hepsinde şemalar, cd ler, krokiler olduğunu gördüm. Şemdinli olayında yargılanan iki astsubay üzerinde çıktığı söylenen bir kroki gazetelere yansıdı. Atabeyler davasında Başbakan Erdoğan’ın evinin ve başbakanın danışmanı Cüneyt Zapsu’nun sahibi bulunduğu Bim marketler zincirinin krokilerinin bulunduğu, başbakana karşı bir suikast hazırlığı içinde olunduğu, Bim marketlerinin bombalanacağı vs. hep gazetelerde yazıldı. Keza Sauna- Küre adı verilen operasyonda Etimesgut askeri garnizonuna ilişkin krokilerin ele geçtiği yazıldı. Şimdi bunların tümünü kamuoyu unuttu. Yani Şemdinli’de kroki, Atabeyler’de kroki, Sauna’da kroki hepsi unutuldu. Fakat o yıllarda bu krokiler, şemalar kamuoyunu yönlendirmek o kirli bilgilerle kamuoyunu bombardıman etmek için bir kısım medya tarafından kara propaganda amaçlı olarak çok kullanıldı. Demek ki krokilerle, şemalarla, cd’lerle bazı insanları ve kurumları suçlamanın geçmişi o kadar uzakta değil. Bunlar, AKP iktidarından sonra 2005’lerde başlıyor. Ya da bir başka deyişle malum cemaatin, Emniyet teşkilatının kritik makamlarına hakim olmasından sonra.

Bu davada da öyle. Beş yıldır kamuoyu krokiler, şemalar, cd’ler ve onlara eklenen gizli tanıklarla oyalanıyor. Bunları tertip eden merkez, Fethullahçı Gladyo hiç yaratıcı değil. Hep aynı yöntem. Bu tertibi tezgâhlayanlar sağa sola krokiler koyuyor, cd’ler yerleştiriyor, flash bellekler icat ediliyor, telefonlara “sehven” numaralar ekleniyor, gizli tanıklar bulunuyor ve bunlara dayanarak davalar açılıyor ve insanlar yıllarca hapiste tutuluyor.

GENEL MERKEZ’DE YAPILAN KANUNSUZ ARAMA

21 mart 2008 günü İşçi Partisi genel merkezi arandı. O gün Genel Başkan gözaltına alındı. Dört gün sonra, 25 mart günü o dönemde partinin genel sekreteri Nusret Senem, Ulusal Kanal İzmir temsilcisi Hayati Özcan ve ben göz altına alındık, 29 Mart günü de tutuklandık. Savcılık bizlerin terör örgütü üyeliği ve devletin gizli belgelerini hile yolu ile temin etmek iddiaları ile tutuklanmamızı talep etti. 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin nöbetçi yargıcı üçümüzü de “devletin gizli belgelerini hile yolu ile temin etmek” (TCK 326-1) iddiası ile tutukladı.

Tutuklama kararında, Hayati Özcan’ın 55 ve 13 nolu cd çözümü ve cd içeriğindeki yazı içerikleri, Hikmet Çiçek in İşçi Partisi’nde bulunan “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” yazılı cd içeriği ve Nusret Senem’in de gene partide bulunduğu öne sürülen “Yargıtay üyelerine ilişkin bilgi ve Yargıtay dairesine ilişkin krokinin yer aldığı cd içeriği” gerekçe gösterildi.

Üçümüz de terör örgütü üyeliğinden değil, işte bu cd’lerden dolayı tutuklandık. Nedir bu cd’ler? Bu sözde önemli delillerin, bu cd’lerin seri numaralarının, içeriklerinin arama tutanağında bulunması gerekmez mi? Fakat arama tutanağında böyle bir şey yok, sadece markalar var. Çeşitli cd markalarının adı yazılmış. Seri numarası yok, bu cd’lerin içeriği ne, içinde ne var? O da yok. Peki bu cd’lerin bir kopyası İşçi Partisi yöneticilerine bırakılmış mı? Hayır bırakılmamış.

Tutuklanmamıza gerekçe gösterilen bu CD’lerle ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis laboratuarları Daire Başkanlığının hazırlamış olduğu 22 Nisan 2008 tarihli Ekspertiz Raporu dava klasöründe mevcuttur. Raporda, “Arşivde fotokopileri mevcut faili meçhul dokümanlardaki el yazılarıyla Hayati Özcan, Hikmet Çiçek ve Nusret Senem’in el yazıları arasında kaligrafik ve karakteristik özellikler yönünden ilgi ve irtibat tespit edilememiştir” denilmektedir.

Kaldı ki bana suç atfedilen bu CD’lerle ilgili olarak ikinci Ergenekon davasının iddianamesinde, “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” klasörü içindeki “koruma planı”na ilişkin savcıların değerlendirmesi şöyledir:

“… dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’a yönelik bir eylem hazırlığı yapıldığı şüphesini akla getirmekte ise de, bu eylemin hazırlık hareketlerinin tamamlanıp teşebbüs aşamasına geçtiğine dair delil elde edilemediğinden suç isnadına konu edilmemiştir.”

Şimdi savcılar, yukarıdaki yorumu kendileri yapmamış gibi gene ceza talebinde bulunmaktadırlar!

BU ARAMANIN HUKUKİ SONUÇLARI NE OLMUŞTUR?

İşçi Partisi yöneticileri bu aramaya ilişkin Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca görevlendirilen Ankara Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyelerinden oluşturulan Bilirkişi Kurulu raporunda aramaların hukuka aykırı olduğu tespit edildi. Raporun gerekçeleri şöyle:

a- Bilgisayar ve dijital verilerde arama el koyma kararı olmadığı,

b- Aramanın gece yarısı yapılması,

c- 5 katlı bina aramasında iki partili yetkilinin huzurunda 100 polisin aramaya katıldığı, diğer parti yetkililerinin binaya girmesinin ve aramaya katılmasının engellendiği,

d- İP Genel Başkanı Doğu Perinçek’in gözaltına alınıp götürülerek aramanın kendi huzurunda yapılmadığı,

e- Arama sonunda el konulan eşyalara, CD ve benzerlerine hazır bulunan parti yetkililerinin imzalarının alınmaması,

f- Arama yapılan yer Ankara’da olmasına rağmen, İstanbul Emniyeti’nden görevlendirme yapılması.

Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi 2010/ 318 E., 25. 11. 2010 tarihli karar ile İşçi Partisi Genel Merkezi’nde aramaya katılan polislerin yasalara aykırı işlem yaptığını saptamış, ancak kastın varlığı saptanamadığı gerekçesiyle polislere ceza verilmemiştir. Kısaca, İP Genel Merkezi’nde bulunduğu öne sürülen delillerin hukuka aykırılığı mahkeme kararıyla sabittir.
Bu mahkeme kararı da mı heyetiniz için bir önem atfetmiyor? Hadi bu kararı da geçelim. Geçen günlerde Anayasa Mahkemesi daha önce verdiği bir kararın gerekçesini açıkladı. “Kanunsuz elde edilen delil, delil olamaz” diye. Bunu da dikkate almıyorsunuz ama bizler “Burada Cumhuriyet hukuku yok” deyince hemen itiraz ediyorsunuz.

48 SAAT GEÇMEDEN NASIL SORULUYOR?

Genel Merkezden alınan binlerce evrakın dışında, 584 CD, 231 DVD, 93 disket, 85 mini DVD, 44 VHS kaset olmak üzere toplam 1037 dijital malzemeye 21 Mart 2008 günü el konulmuştur. Fakat aradan kırk sekiz saat bile geçmeden İstanbul’da Emniyet’te Genel Başkan Doğu Perinçek’e iki tane CD soruluyor: “Yargıtay krokisi çıkmış sizde, ne diyorsunuz? Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt’ın İzmir ve Manisa ya yapacağı gezilerin programı çıkmış ne diyorsunuz?”

Kırk sekiz saat geçmeden 1037 cd’yi İstanbul Emniyeti ne zaman inceledi, bu cd’lerle ilgili inceleme tutanağını ne zaman yazdı da, Doğu Perinçek’e bu sorular soruluyor? Çok açık bir tertip olduğu belli değil mi? CD’leri koyan hemen buluyor!

İşte bu cd’lerden biri de içinde “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” adı verilmiş klasörün olduğu CD’dir.

Emniyet’te, savcılıkta “Hayır benim böyle bir cd’den haberim yok” diyorum, “fakat üstünde adın yazılı” diyorlar! Savcılıkta, “O zaman bu cd’ler üzerinde parmak izimizi arayın” diye ben talep ediyorum, o da yapılmıyor. Peki nerede bulunmuş bu CD’ler Perinçek’in, Senem’in veya Çiçek’in masasında mı? Hayır. Bizlere suç atfedilen dört cd’de sekreterlik odasında bir masanın üzerinde. İddianame de hep böyle geçiyor.

İşçi Partisi Genel Başkanı Perinçek’in, Ergenekon tertibi konusunda peş peşe basın toplantıları yaptığı, “Bu bir tertiptir, ulusal kuvvetlere karşı bir tertip geliyor” diye kamuoyunu uyardığı günlerde, bizler bizi suçlayacak dört cd’yi sekreterlik odasında bir masanın üzerine bırakıyoruz ve bunu polisin gelip aramada bulmasını bekliyoruz! İddia böyle mantık ve aklı dışıdır.

İŞÇİ PARTİSİ’NİN TEMEL METİNLERİ SUÇ DELİLİ OLAMAZ

Daha önce belirttiğim gibi tutuklandığım sırada İşçi Partisi’nde görevim basın bürosunu yönetmekti. Yaptığım görev, partinin etkinliklerini, eylemlerini, programını ve ülkemizin temel sorunlarına yönelik düşünce ve çözüm önerilerini kamuoyuna en geniş biçimde yansıtmaya çalışmaktır. Bu nedenle basın bürosu görevlisinin gazeteci kökenli olması normaldir ve öyle olması gerekir.

Bu görevim nedeni ile de partinin belgelerinin, çoğu sayın genel başkanın yaptığı açıklamaların, partinin çeşitli program ve faaliyetlerine ilişkin çeşitli karar ve yazışmaların bende bulunmasından daha doğal bir şey yoktur. Burada suç nerede?

Esas hakkındaki mütalaada, “İP genel merkezinde yapılan aramada Hikmet Çiçek’in kullandığı masanın çekmecesindeki bir flash bellek içinde "Türkü ve Kürdü Birlikte Örgütleme Tasarımı”, "Cumhuriyet Devrimi İktidar Projesi", "Ulusal Güç Birliği Üzerine Görüşler, 3 Aralık 2000", "Devletin Yeniden Yapılanması Üzerine, 25 Kasım 1999" isimli belgeler bulunmuştur” deniliyor.

Hepsi partinin yasal belgeleridir, hepsini satırı satırına savunuyorum. Mütalaa partinin temel metinlerine “terör örgütü belgesi” diyebilecek kadar şaşırmıştır.

KİTAP HALİNE GETİRDİĞİM BELGELER

Mütalaada benimle ilgili olarak, “kendisinden birçok askeri ve istihbari nitelikli belge ele geçmiş olması dikkate alındığında, Ergenekon Terör Örgütünde önemli bir konumu bulunduğu”

denilmektedir. Bu iddiaya kanıt olarak yukarıda açıkladığım “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” klasörü gösterilmektedir. Peki onun dışında hangi belge çıkmış bende?

Doğrudur, genel merkezdeki çalışma masamda ve evimde bulunan belgelerin bir kısmı askeri kaynaklı belgelerdir. Bu belgelerin çoğu Harp Akademileri Komutanlığı’nın halka açık stantlarında açıkça satılan kitapçıklardır. Bir kısmı, 28 şubat süreci sırasında. o süreci anlatan Batı Çalışma Grubu’na ilişkin raporlar, “Batı Harekat Konsepti” adı verilen ve o dönemdeki genelkurmay kaynaklı resmi çalışmalardır. Ne yapmışım ben bu belgeleri? Toplamışım kitap yapmışım. “İrticaya karşı Genelkurmay belgeleri” adı altında 1997 yılında yayımlanmış.

Kitap, sadece bu belgelere dayanıyor. Kitapta her konu başında bu belgeyi nereden aldığımı da yazmışım. Her gazetecide olan belgeleri ben bir kenara atmamışım. Hayırlı bir iş yapıp bunları bir kitap haline getirmişim. Harp Akademileri Komutanlığı’nın çeşitli yayınlarında bir kaynak olarak bu kitabın gösterildiğini görünce de bundan memnun olmuşum! Mütalaada “delil” diye gösterilen belgelerin önemli bir kısmını bu kitapta kullanmışım. Suç mudur bu?

Gene Hikmet Çiçek’te bulunan askeri kaynaklı belgeler arasında, Türkiye’de irticai hareketler ve terörizm ilişkileri konulu bir başka kitapçık bulunuyor. O da Harp Akademileri Komutanlığı yayınları. 15 Kasım 1998 tarihinde Aydınlık’ta bu kitabı tanıtan bir haber yapmışım ve gene TSK belgelerine dayanan diğer başka haberler de yapmışım.

Ne var bunda? Neresi suçtur bunların?

HİZBULLAH’IN KİTABINI YAZDIM

Savcıların mütalaasında “Ergenekon”un “bir çatı örgütü olduğu” iddiası sıkça tekrarlanıyor. Ergenekon’un PKK’yı, Hizbullah’ı, İBDA-C yi, DHKP-C yi, yönettiği ve yönlendirdiği iddiasının akıl dışılığını tanımlayacak bir sıfat bulamıyorum. Bu saçmalıkları yalnızca savcılar ve gizli tanıklar dile getirebilir. Bu örgütlerden birisi de Hizbullah. Bu örgütü teşhir eden ve bu örgüte karşı İşçi Partisi’nin mücadelesini anlatan “Hangi Hizbullah” kitabımı mahkemenize sunmuştum.

13 yıl önce bu kitapta kaynak göstererek kullandığım ve kitapta tam metin olarak yayımladığım Jandarma Genel Komutanlığı tarafından hazırlanan “Hizbullah Terör Örgütü ve Diğer İrticai Faaliyetler, Eylül 1999” başlıklı kitapçıktan dolayı şimdi savcılar “gizli kalması gereken bilgileri temin etiğim” iddiasıyla cezalandırılmamı (TCK. 334-1) istemektedirler. Oysa, 2008 yılında sözde Ergenekon Terör Örgütü soruşturmasına kadar, bu rapor ile ilgili yetkili kurumlardan ne yalanlama gelmiştir, ne de aleyhime ceza şikayeti vardır. Kaldı ki bu raporu tek yayınlayan kişi de ben değilim.

GAZETECİNİN ARŞİVİNDE HER ŞEY OLUR

Bir gazetecinin arşivinde haber ve bilgi notları bulunması, bu davada “suçun delili” olarak kabul edilmektedir. Evimde, işyerimde, bilgisayarımda bulunan haberler, haber notları, bilgi notları yüzlercedir. Bir gazeteciye değişik konularda sayısız bilgi ve haber gelir. Bir gazetecinin arşivinde devletin resmi belgesi de olur, gayri resmi belge de. İmzalı imzasız mektuplar olur, tehditler de olur, övgüler de. Doğrulanmamış iddialar da olur. Halkı yanlış bilgilendiren, yanlış yönlendiren sahte belgeler de olur. Ben neyin arşivini yapacağımı savcılara mı soracağım?

Benim flash belleğimde çıkan ve savcıların neredeyse her gizli tanığa sordukları “Sabancı suikastı” başlıklı notlar, keza Ümit Sayın tarafından Mehmet Perinçek’e e-posta ile iletilen “Ecevitin öldürülme kararı ve raund table toplantıları” isimli metin belgesi bu türden, akıl ve mantık dışı iddialardır. Ne yapacaktım, çöpe mi atsaydım? Niye çöpe atmadım diye mi ceza vereceksiniz? Önemli olan bunları nasıl değerlendirdiğiniz, kullandığınızdır.

Bende bulunan belgeleri ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi, İşçi Partisi’nin merkez organ karar ve faaliyetlerine ilişkin belgelerdir. Bunların iddianamede yer alması bile suçtur. Bir partinin yasal faaliyetleridir bunlar. Şimdi savcılar mütalaada da aynı suçu işlemeye devam etmektedirler. İkincisi, benim mesleğim ile ilgili belgelerdir. Bunların bir suç unsuru olarak görülmesi bu mütalaanın, ne kadar dayanıksız, zayıf, çürük olduğunu göstermektedir. Her iki belge türünü ayırdığınızda “terör örgütü”nden geriye kalan sıfırdır!

İP-KARARGAH EVLERİ

Mütalaada, “İP/Karargah Evleri” adında MİT’in gönderdiği, “ikaz istihbaratı” denilen bir bilgi notunda adım geçtiği için suçlanmaktayım. Savcılar mahkeme safahatında, MİT’in “Bu bir ikaz istihbaratıdır, mahkemelerde delil olarak kullanılamaz” diye özellikle belirtmesine rağmen neredeyse her tanığa sordukları bu bilgi notunun, şimdi mütalaada “ikaz istihbaratı değil, gerçek bilgi” olduğunu öne sürebilmektedirler.

MİT belgesindeki iddiaların tümü gerçek dışıdır ve konuyla ilgili askeri savcılıkta yürütülen soruşturma sonucunda belgede yazılanların doğru olabileceğine ilişkin somut ve hukuki tek bir delil elde edilememiştir.

AYDINLIK’A BAŞVURMAK SUÇ MU?

Mütalaada, Tuncay Güney ve Ümit Oğuztan’ın çıkarmayı düşündükleri Strateji dergisi hakkında benimle görüşmelerini, “Hikmet Çiçek’e başvurularak fikir ve tecrübesinden istifade edildiği” şeklinde yorumlanmaktadır.

Ne var bunda? Suç nerede?

Türk basınında Aydınlık’ın hem gazete hem de haftalık dergi olarak özel bir yeri vardır. Türkiye’de haftalık bir dergi çıkarmak isteyenin ilk başvuracağı yerdir Aydınlık.
Mütalaada artık iddialar çığırından çıkmıştır.

Bir MHP kongresinde genel başkanlığa aday olacağını söyleyen Taner Ünal ile Ulusal Kanal’da yıllar önce yaptığım söyleşi bile savcılar tarafından bir “delil” olarak sunulabilmektedir.

Mütalaa, Tuncay Güney’in 2001 yılındaki anlatımlarına itibar ederek sayın Yalçın Küçük’ün, “MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve Hikmet Çiçek’in hocası olduğu” iddiasını iddianamede olduğu gibi tekrar etmektedir ki, buna cevap vermeye bile gerek yoktur.

SUÇLARIMI SAYIYORUM!

Sayın Başkan, Sayın Heyet,

Bu dava, mahkemenizin sanıkları aklayacağı ya da cezalandıracağı bir dava değildir.

Bu, ya Türkiye Türkiye olarak kalacak, devleti içinde bir ur gibi örgütlenmiş bu Gladyo’yu tasfiye edecek, ya da geride Türkiye diye bir ülke kalmayacak, bölünüp parçalanacak. Bu dava bunun davasıdır. Ama kazanan Türkiye ve Türk milleti olacaktır. Türkiye’nin bağımsızlığını, birliğini, bütünlüğünü, egemen bir devlet olarak kalmasını savunan ulusal kuvvetlerin bu hesaplaşmadan galip çıkacağına ve milletimizin ülkemizi bu beladan kurtaracaklarına inanıyorum.

Benim suçum bu mütalaada yazılanlar değildir. Benimle aynı hukuki durumda olanlar çoktan tahliye olduklarına göre benim suçum bunlar olamaz. Neden tahliye edilmediğimi sonradan anladım!

Yaklaşık 20 yıldır Aydınlık’ta yazdığım yazılar, haberler, Ulusal Kanal’da yaptığım programlardır benim suçum.

Ben, Fethullahçı Gladyo’nun devlet içindeki yuvalanmasına karşı yıllardır mücadele eden insanlardan biriyim. Bu konuda birkaç kitaba sığacak sayısız haber yaptım. Hem de ses getiren, devlet içinde, kamuoyunda tartışılan haberler. Bu karanlık örgütlenmeyle mücadele eden haberler. Sadece bir örnek vereyim, onu da mahkemenize sunmuştum. 10 Ocak 1999 tarihli Aydınlık’ın kapak haberini, “Devlete sunulan rapor: Fethullah Emniyet’i Ele Geçirdi” haberini hatırlatayım. Bu haber üzerine, Başbakanlık Teftiş Kurulu soruşturma başlatmış, Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde soruşturma açılmıştı. Ama o günlerde ne yazık ki devlet içindeki bu cemaat yapılanmasına karşı güçlü bir siyasi irade olmadığı için soruşturmadan bir sonuç çıkmamıştı.

Benim “suçlarımı” Aydınlık’taki haberlerimde arayınız. Ben o yazıları bugün de savunmaktan onur duyuyorum.

Tahliyemi ve beraatımı talep ediyorum.

Saygılarımla arz ederim.

Hikmet Çiçek

ulusalkanal.com.tr

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: