Etiket arşivi: Esfender Korkmaz

Esfender Korkmaz : Demokrasi karın doyurur

esfender-korkmaz.jpg

Yarım asırdır demokrasiye ve serbest piyasa ekonomisine geçiş dönemi yaşıyoruz. Güney Kore bu geçişi çok daha hızlı yaşadı ve bitirdi. Komünist dikta rejiminden daha 20 yıl önce çıkmış birçok Doğu Avrupa ülkesi de bizden daha ileriye geldi.

Söz gelimi Freedom House Dünya Özgürlük Endeksi’nde Romanya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi Doğu Avrupa Ülkeleri özgür ülke statüsünde yer alıyorlar. Biz ise kısmen özgür olan ülkeler içinde yer alıyoruz. Sözün kısası, demokraside geri sayıyoruz.

Ekonomik refah ile demokrasi arasında sıkı bir bağ var. Her şeyden önce, dünyanın en zengin ülkeleri dünyanın en demokratik ülkeleridir.

Demokrasi hükümetlerin yapacağı sosyal ve ekonomik faaliyetlerde yolsuzluğu sınırlayacak hesap verme mekanizmalarına sahiptir. Dikta hedefli veya doğrudan diktanın hakim olduğu yönetimlerde, teşebbüs özgürlüğü diktaya hizmet edenlerle sınırlıdır. İktisadi ajanlar, dinamizmini kaybetmiştir.

Çin, demokratik açıdan özgür olmayan bir ülkedir. Ne var ki Çin’in büyümesi ve cari fazla vermesi dünyada örnek gösterilir. Ancak bana göre Çin örneği aldatıcıdır. Çin büyüyor, GSYH’sı artıyor ve fakat bu büyüme topluma yansımıyor. Dönüyor ABD toplumuna yansıyor.

Söz gelimi, Çin dış ekonomik ilişkilerde cari fazla veriyor. Bu fazla, Çin Merkez Bankası döviz stokunun artmasına yol açıyor. O kadar ki Çin’in döviz stoku şimdilerde 3.5 trilyon dolara ulaşmıştır. Çin Merkez Bankası bu stoku ABD devlet tahvillerine yatırıyor. Çin’in ABD devlet tahvillerine yaptığı yatırımdan elde ettiği ortalama getirinin yüzde 3-4 olmasına karşılık, Çin’deki ABD firmalarının doğrudan yatırımlarından elde ettikleri ortalama getiri, 2008’de yüzde 33’tür. (Vikipedi)

Birleşmiş Milletler’in 72 ülkeyi kapsayan raporuna göre, Çin’de ortalama işçi ücretleri dünya ortalamasının yarısı kadar, 656 dolardır. ABD’de ise Çin’in 5 katından fazla, 3.353 dolardır. Çin, ABD’ye ihraç ettiği ürünlerin imalatı için işçisine ayda ortalama 656 dolar ödemekte, buna karşılık ABD, Çin’e ihraç ettiği ürünlerin imalatı için işçisine 3.355 dolar vermektedir. Eğer demokrasi içinde büyüyen bir Çin olsaydı, aynı büyüme olmasa da Çin halkı ABD’ye çalışmazdı.

Bizim toplumun Demokrasiden çok, din ve inanç konusunda daha hassas olması, demokrasinin daha hızlı yerleşmesini engelliyor. Daha önemlisi siyasiler bu hassasiyeti kötüye kullanıp, istismar ediyorlar. Din ve inanç istismarı ile siyaset yapmak, hem günahtır hem de zamanla toplumun dini ve inanç bağlarını olumsuz etkiliyor. Din istismarı hep geç anlaşılıyor ve fakat bir defa anlaşılması tepkiye dönüşüyor. Bunun içindir ki laiklik, demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Demokratik toplumlarda insanlar inançlarını daha serbest yaşarlar. Demokrasinin gelişmesi için toplumun, demokratik haklar, yargı bağımsızlığı, siyasi gerginlikler, yolsuzluklar ile seçme ve seçilme haklarında daha hassas olması ve haklara sahip çıkması gerekir.

Bizim toplum radikal düşünce ve eylemlere her zaman tepkili olmuştur. Siyasi partiler; din ve mezhep istismarından, etnik ayırımcılıktan ve özellikle son zamanlarda moda olan Türk karşıtlığı gibi radikal düşüncelerden uzak durmalıdır.

En tehlikeli olanı da maalesef küreselleşme sürecinde yaşadığımız fikir yolsuzluğudur. Bu yolsuzluğu Soros gibi spekülatörler spekülatif sermaye para vererek, çıkar sağlayarak kontrollü yaptırmaktadır.

Yeniçağ

Reklamlar

Esfender Korkmaz : Ekonomiyi kur tuzağına soktular

esfender-korkmaz.jpg

Merkez Bankası(MB) Başkanı, daha önce yaptığı bir konuşmada, reel efektif kur endeksinin yeniden 120’nin üzerine çıkması halinde MB’nin politika faiz indirimini araç olarak kullanabileceğini söylemişti. MB, 2003 yılı ve TÜFE bazlı, Reel Efektif Döviz Kuru Endeks’nin Nisan ayında 121.1 olduğunu açıkladı.

Döviz alım ve satışında iki kur var… Efektif kur… Döviz kuru.. Banknot yani kağıt para şeklindeki dövizlere, efektif deniliyor. Efektif kur da bu anlamda kullanılıyor. Ayrıca, dövizlerin hesaba transfer edilmesi yoluyla alınıp-satılmasında da döviz kuru kullanılıyor.

Reel efektif döviz kuru endeksleri, Türkiye’nin enflasyon oranının, dış ticaret yaptığı ülkelerin enflasyon oranı ile ağırlıklı geometrik ortalaması alınması yoluyla hesaplanıyor.

Reel döviz kuru endeksin 121.1 olması demek, TL’nin yüzde 21.1 daha değerli olması demektir. Söz gelimi, Nisan ayında MB efektif satış kuru bir dolar 180.49 kuruş idi. Demek ki TL değerli olmasaydı, Nisan ayında bir dolar 218.57 kuruş olacaktı. Başka bir ifade ile Nisan ayında TL 38.08 kuruş daha değerli olmuştur.

TL’nin değerli olması, Türkiye’nin dış ticarette rekabet gücünün düşmesi demektir. Söz gelimi eğer TL değerli olmasaydı, dolar 218 kuruş olacaktı. İhraç ettiği her dolarlık ihracat için ihracatçının eline 180.49 kuruş yerine 218.57 kuruş geçecekti. Bu durumda ihracatçı, ihraç ettiği ürünlerin fiyatını 1 dolardan daha düşük, 82 cent’e kadar düşürebilecek ve pazarlık gücü artacaktı.

Öte yandan, TL değerli olmasaydı, bir dolarlık ithalat için ödemekte olduğumuz 180.49 yerine 218.57 kuruş ödeyecektik. Bu durumda pahalı olacağı için, sanayi sektörü daha az ithal ara malı ve hammadde ve tüketici de daha az ithal tüketim malı kullanacaktı. Sonuçta rekabet gücünün artması ve ithalatın azalması halinde cari açık kalmayacaktı.
TL’nin aşırı değerli olması, Türkiye’nin son on yılda 343,5 milyar dolar cari açık vermesine neden olmuştur. 2012 yılında büyüme oranını düşmüş ve fakat yine de 48.9 milyar dolar cari açık meydana gelmiştir.

Aslında Türkiye’de büyüme oranını düşürmekle cari açık çözülmüyor. Çünkü sanayi üretimi yüzde 70 oranında ithal ara malı ve hammaddeye bağlıdır. İthalatın çok kısılması halinde üretim yapamayız. Üretimi ithalata aşırı değerli TL bağlamıştır. Büyüme sıfır da olsa mevcut üretimi sürdürmek için ara malı ve hammadde ithalatına ihtiyaç var.

Merkez Bankası, finansal kesim dışında özel sektörün 145.9 milyar dolar net döviz pozisyon açığı olduğunu açıkladı. Bunun nedeni de değerli TL’dir. Çünkü dövizle borçlanma faizi daha düşük ve ayrıca kur artmadığı sürece, yani kur riski olmadığı sürece, özel sektörün döviz cinsinden borçlanması daha kârlı olmuştur.

Kurların düşük kalması sıcak para içinde teşvik niteliğinde olmuştur. Sıcak para nominal olarak dışarıya göre daha yüksek faiz almış ve kur kaybı olmadan geri götürmüştür.

Bu sorun nasıl çözülür?

Şimdi bankaların ve özel sektörün döviz pozisyon açığı yüksek olduğu için, kurların artması özel sektörü zora sokacaktır. Bu nedenle ve aynı zamanda enflasyonu artırır korkusuyla hükümet kurların artmasını istemiyor.

MB faizleri düşürürse, kısmen de olsa TL’den talep dövize kayar. Kurlar bir miktar artabilir. Ancak faizleri fazla düşürmenin, tüketimi artıracağı, tasarrufu düşüreceğini de unutmamak gerekir. İç tasarruf düştüğü sürece yatırım-tasarruf açığı artacak ve bu açık dış kaynak ihtiyacını artıracaktır. Yani sonuç yine göz yaşı…Yine cari açık…

Çözüm; 2-3 yıllık bir geçiş dönemi içinde kur politikasını değiştirmek ve planlı kalkınmaya geçmektir.

Yeniçağ

Esfender Korkmaz : Denetimsiz demokrasi olmaz

esfender-korkmaz.jpg

Merkezi ABD Washington’da bulunan Freedom House isimli kuruluş, dünyanın tüm ülkelerinde “politik haklar ve sivil özgürlükler” açısından anket ve araştırma yaparak dünya özgürlük endeksini yayınlıyor. Türkiye bu endekste “kısmi özgür” ülke olarak yer alıyor. Ayrıca geçenlerde Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, Freedom House Dünya Basın Özgürlüğü Raporu yayınladı. Bu raporda Türkiye’nin basın özgürlüğünde önceki yıla göre üç basamak gerileyerek 120. sıraya düştüğü açıklandı.

Türkiye’de demokrasinin geri gittiğini, yalnızca yabancılar değil, siyasi iktidarı desteklemiş kesimler de sık-sık dile getiriyor. Kaldı ki politik haklar ve sivil özgürlükler konusunda gerileme varsa bunun baş sorumlusu siyasi iktidardır. Ancak demokrasilerde halkın çoğunluğuna dayansa da siyasi iktidarlar demokrasinin araçları tarafından kontrol edilir ve denetlenir.

Demokrasinin araçları, parlamento, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleridir. Türkiye’de siyasi partiler ve seçim kanunları milletvekili seçimini siyasi partilerin inisiyatifine bırakmıştır. Bu yasalar ön seçimi zorunlu tutmadığı için, Parlamentoya seçilecek olanları fiilen genel başkanlar tayin ediyor. O zaman iktidardaki milletvekillerinin denetleyici etkisi kalmıyor. Bu şartlarda muhalefete görev düşüyor. Ancak şimdi muhalefet ve özellikle ana muhalefet partisi iç sorunlarla uğraşmaktan dolayı denetim görevini aksatıyor.

Bazı okuyucularım soruyor… Bu yanlışları iktidar partisi yaptı.. Muhalefet mi yaptı? Bu konuda kimsenin şüphesi yoktur.. Ancak bugünkü ortamda muhalefet partilerine her zamankinden daha fazla iş düşüyor. Özellikle CHP’ye daha fazla iş düşüyor. Ancak CHP’de genel başkan hep beklemeyi tercih ediyor. Bu arada atı alan Üsküdar’ı geçiyor.
Söz gelimi laiklik demokrasinin olmazsa olmazıdır.Ç ünkü demokrasi inançlara göre değişmez. Devlet inanç konusunda tarafsız değilse insan haklarından söz edilemez. Kamuoyunda ve parti tabanında “CHP laikliğe neden sahip çıkmıyor” gibi bir sorular var.

Söz gelimi köşe yazarı Mustafa Mutlu, Kılıçdaroğlu’na vatandaşların laiklik konusunda sorduğu soruları açıklamıştı…

Cevabı ne olursa olsun bu sorular vatandaşın laiklik konusunda endişeli olduğunu gösteriyor. Sorular şöyle:

* Başbakan bile laiklikten söz etti ama Kılıçdaroğlu’nun ağzından duyduğumu hatırlamıyorum. Neden? (Etem Develi)

* Genel Başkan, yurtdışında yaptığı bir konuşmada, Türkiye’de laiklik ilkesinin tehdit altında olmadığını söylemişti. Hâlâ bu düşüncesini koruyor mu? (Av. Serdan Yılmaz)

* Laik, ulusalcı ve vatansever insanların önüne geçip, Cumhuriyet Mitingleri benzeri eylemler yapmayı düşünüyorlar mı? (Bilge Bilek-Mustafa Pınar)

Parti içi çekişmelere gelince .. Bunları yaratan ve CHP’nin denetim gücünü düşüren, Kılıçdaroğlu’nun milletvekili seçimlerinde “herkesi kucaklayan Yeni CHP” tercihi olmuştur. Ben şahsen bu tercihleri duyduğumda bir daha milletvekili adayı olmayacağımı açıklamıştım.

Bu çekişmelerle ilgili, basındaki haber şöyle idi: CHP’de Parti Meclisi’nde “ulusalcı kanat” ile “sol kanat” arasındaki tartışmalara el koyan CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Bu haberlere siz sebep oluyorsunuz. Buna bir daha alet olursanız, sizi CHP’li saymam” demişti.

Bu söz Temel hikayesine benziyor …

Dursun, Temelle buluşacak… Bakıyor Temel derenin karşı tarafında… Soruyor… Temel karşıya nasıl geçtin, söyle ben de geçeyim… Temel cevap veriyor: Ula sen zaten karşıdasın ya…

Bir çok milletvekili ve parti meclisi üyesi zaten CHP’li olmadığını söylüyor. Bunları da kamuoyu biliyor. Kılıçdaroğlu bunları CHP’li saymazsa ne olur? Bunların içinde Saidi Nursi’yi öven ve CHP milletvekiliyim ama CHP’li değilim diyenler var.. Başka partinin genel başkan yardımcısı iken veya başka partiye kayıtlı iken son anda gelenler var. CHP ile ilgim yok diyen profesörler var. CHP karşıtı parti kuran, Anayasaya evet diyen, Türkleri suçlayan ve Ermenilerden özür dileyenler var. Milletvekilliği teklif edildiği halde gelmeyen yerine eşi veya çocuklarını gönderenler var. Parti meclisine girdiğini radyodan öğrenenler var.

Bu dışarıdan gelenlerin tamamına yakını, liberal sol kanat denilenler içindedir. Genel başkan hâlâ denge peşindedir. Bu şartlarda CHP denetim işlevini nasıl yapar? Sorun seçim sorunu değil.. Türkiye’nin geleceği sorunudur. Bu yazıya lütfen bu noktadan bakalım…

Yeniçağ

Esfender Korkmaz : Bakkal hesabıyla kalkınma olmaz

esfender-korkmaz.jpg

Kalkınmanın temel hedefi, toplumun ve fertlerin refah düzeyini artırmaktır. Bir ekonomide en iyi refah göstergesi fert başına gelirdeki büyüme, düşük işsizlik ve bu gelirin adil dağıtılmış olmasıdır.

Bugüne kadar hangi ekonomik düzen olursa olsun, uygulamada hiçbir zaman sıfır işsizlik ve gelir dağılımında mutlak adalet sağlanamamıştır. Önemli olan toplum vicdanını rahatsız etmeyen, toplumun kabul edebileceği bir gelir dağılımını sağlamaktır.

Bugün bizde bir kalkınma politikası yoktur. Her şey piyasanın insafına bırakılmıştır. Piyasa da spekülatif sermayenin hizmetine bırakılmıştır.

Vergiler torba yasaların içine sıkıştırılarak her gün ve ihtiyaca göre değişmektedir. Cari açığı önlemek için kur politikasını değiştirip , Türkiye’nin rekabet gücünü artırmak yerine, talebi düşürmek ve büyümeyi düşürmek kararları alınmaktadır. Zira spekülatif sermaye kur politikasının değişmesini istemiyor. Gerçekçe ise TL değerli olduğu sürece Türkiye eksi büyüme de yaşasa, cari açık düşmez. Düşmesi için üretimi durdurmamız gerekiyor. Çünkü üretimde yüzde 70 oranında ithal ara malı ve hammadde kullanıyoruz.

Bizim için temel hedef kalkınma olmalıdır. Kalkınma da günübirlik hesaplarla olmaz. Uzun dönemli ekonomik ve sosyal planlama ile olur. Büyüme yalnızca kalkınmanın gereklerinden biridir. Yalnızca büyümeyi sağlayarak da kalkınma olmaz. Çünkü kalkınma, sosyal ve siyasi boyutları olan bir süreçtir. Bu süreç içinde gerçekleşen kalkınmanın finansmanı istikrarlı büyüme ile sağlanan gelir artışıdır. Ancak büyümeye de artık farklı açıdan bakmak gerekir.

Her şeyden önce zaman içerisinde toplam talebin yapısı değişmiştir. Toplam talebi tüketim harcamaları, yatırım harcamaları ve stok kullanımı oluşturur. 1930 sonrası talep yapısı ile bugünkü talep yapısı farklıdır. İktisatta Keynesgil politikalar, toplam talebin eksikliği halinde devletin kamu harcamaları yoluyla ve alınacak önlemlerle toplam talebin artırılmasını öngörmekteydi.

Keynesgil politikaların uygulandığı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında talep artışı ile birlikte büyüme ve enflasyon da artmaktaydı. 1970-1974 petrol krizleri ile ekonomi durgunluğa giderken, aynı zamanda enflasyon da yaşandı.

(Stagflasyon) Bugün ise dünyada likidite artışı, genişleyici ekonomi politikaları ve bütçe açıklarına rağmen, enflasyon artmıyor. Ya da artış sınırlı kalıyor. (Türkiye’de enflasyonun nedeni yapısaldır.) Enflasyon neden artmıyor?
Bunun iki nedeni var:

1) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, uluslararası işbirliği arttı. Kalkınma programları yapıldı. Sanayileşme ve gelir artışı hızlandı. Orta gelir oluştu. Tüketim arttı. Küreselleşme ile bu artış hızlandı. Son yıllarda tüketim doyum noktasına ulaştı.

2) 1990’lı yıllardan sonra durum değişti. Küreselleşme sürecinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı büyüyen sanayileşme ve reel sektörün gelişmesi ile artan refah ve artan istihdam dengeleri bozuldu. Spekülatif piyasa oluştu. Tasarruf eğilimi düştü ve reel yatırımlar azaldı. Ülkeler arasında ve bir ülke içinde gelir dağılımı bozuldu. Fakirleşme arttı. Orta sınıfın nüfus içindeki oranı düştü. Ekonomide ikili yapı oluştu. Orta sınıfın talebi azalınca, talep artışı yavaşladı ve aynı zamanda talep artışının enflasyonist etkisi azaldı.

Bir anlamda, likidite artışı talep artışına yansımıyor. Çünkü likidite artışı gelir artışına yansımıyor. Bu artış adeta para ve sermaye piyasaları dışına çıkamıyor. Spekülatif piyasa içinde kalıyor. Talep artırıcı etkisi zayıflıyor. Bu şartlarda küreselleşmenin getirdiği bir sorun da reel piyasalar ile finansal piyasaların ayrı ayrı çalışmasıdır.
Öte yandan gelişmekte olan ülkelerde, enflasyonun getirdiği bütçe açıkları sorunu da azaldı. Yerini kur savaşları ve dış rekabete bıraktı. Dış rekabette zayıf ülkelerde temel sorun, dış açıklar oldu.

Bu gidişle Türkiye’de orta sınıf kalmayacak. Türkiye bu şartlarda, 3 yıllık, ruh taşımayan ve uydurma programlardan ve günübirlik politikalardan vazgeçip uzun dönemli bir kalkınma planı yapmalıdır.

Yeniçağ

Esfender Korkmaz : CHP’yi zora sokan anlayış…

esfender-korkmaz.jpg

CHP’yi iç kavgalar medya gündeminde tutuyor ve fakat aynı zamanda siyaset sahnesinde pasifize ediyor. Bu kavgaların tohumunu, Yeni CHP sloganı ile Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ekti.

Kendisini genel başkanlığa taşıyan lobinin isteklerine karşı çıkamayan Sayın Kılıçdaroğlu, şimdi zaten tarafsız olamaz… Partinin misyonuna ve değerlerine sahip çıkamaz. Yaptıkları ve tercihleri buna izin vermez.

1) CHP milletvekilleri içinde CHP’li olmayan 30 kadar milletvekili var… Bunların uygulamada ve fikren CHP’li olmadığını herkes biliyor. Söz konusu lobinin etkisiyle Kılıçdaroğlu, “Yeni CHP ve herkesi kucaklayan parti” sloganıyla, adeta kendi sorunu olarak bu milletvekillerini Meclise taşıdı. Mamafih, bir genel başkan yardımcısı hâlâ “CHP’yi değiştirmek, dönüştürmek ve yenilemek zorundayız” diyor. Ne var ki parti bünyesi bu zoraki gelini kabul etmedi.

2) CHP, Habur sürecine karşı çıkarken, Habur’u dizayn eden ve avukatlığını yapanları genel başkan yardımcısı yapan Kılıçdaroğlu değil mi?

3)“1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” Bu metne imza atanlar, Ermeni Taşnak Sütyun çetelerinin Erzurum ve Kars bölgelerinde yaptıkları katliam ve tecavüzlere acaba hangi gözle bakıyorlar? Ermeni vatandaşlarımız dahi bu çeteleri lanetlerken, imza atanlar neden bu katliamları görmezlikten geliyorlar?

Kılıçdaroğlu, bu metne imza atanlardan birini genel başkan yardımcısı yaptı, birini de parti meclisine aldı. Ermeni soykırımı var diyenleri ısrarla ve üzerinde durarak parti meclisine alan ve birini de genel başkan yardımcısı yapan bir genel başkan onlardan farklı düşünüyor olabilir mi?

4) Kılıçdaroğlu “Atatürk ilkelerinin ve Cumhuriyet’in bekçisi değilim, olmak da istemiyorum” diyen bir milletvekilini CHP genel başkan yardımcısı yapmadı mı?

5) 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden hemen önce 10 aralık hareketi, CHP’ye karşı ÖDP ile işbirliği yaptı. DSP ise bu işbirliğini reddetti. Bu hareketin içinde olanları Kılıçdaroğlu milletvekili yaptı ve parti meclisine aldı.

6) Atatürk’ü mahkemeye veren ve Atatürk döneminde soykırım yapıldı diyen ve aynı zamanda ben CHP’li değilim diyen birisini Kılıçdaroğlu “sen bize lazımsın” diyerek zorla milletvekili yapmadı mı?

7) Radikal’de bir yazar, CHP’nin paniğe kapıldığını, acz, nefret ve şaşkınlıktan eli ayağı tutmaz hale gelmiş bir parti görünümü sergilediğini, bazı siyasi tavırların ‘patetik’ yani hastalıklı olduğunu , Kılıçdaroğlu’nun acz içinde olduğunu yazdı. Gülseren Onanç, bu analizi twitledi. Oysa ki genel başkan yardımcısı olarak bu tespitlerin yanlış olduğunu savunması lazımdı. Peki bu kişiyi genel başkan yardımcısı kim yaptı? Doğrudan Kılıçdaroğlu yapmadı mı?

8) Türkiye bir darboğazdan geçiyor. Bütün siyasi partilerin tarihi sorumluluğu var. Kılıçdaroğlu ise susuyor. Sükut ikrardan gelir. Kılıçdaroğlu’nun temel sorunu görmezlikten gelip ve suskunluğunu iktidar partisinin ne yaptığını açıklamıyor olmasına bağlaması, iktidar partisini destekleme anlamına gelmez mi?

Her partide ve her zaman çekişmelerin ve yanlışların tek sorumlusu genel başkandır. Bu yanlışları milletvekilleri ve örgüt, söylemekten korkuyor. İki nedenle korkuyor… Birisi disiplin kurulu… Diğeri de beklentiler. Beklentisi olanlar partiyi ve partinin geleceğini unutuyor. Söz gelimi, Kılıçdaroğlu’nun geldiği kurultayda, bir gecede 3 ayrı gruba farklı şekilde yanaşan bir milletvekili tanırım.

Sonuç olarak, CHP’yi ele geçirenlerin partiyi yeniden dizayn etme projeleri ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı tutmamıştır. Seçimler yakınken bu kadronun değişmesi ve CHP’nin CHP’lilere verilmesi gerekir. Bunu ancak örgüt yapar. Kurultay olmadığına göre, örgüt bunu zorlamayla ve partiye sahip çıkarak yapar.

Yeniçağ

Esfender Korkmaz : Atatürk’ün ulusal bağımsızlık anlayışı

esfender-korkmaz.jpg

1935 yılına kadar TBMM’nin açılış yıldönümlerinde 23 Nisan Milli Bayramı kutlanırdı. Ayrıca yine 1935 yılına kadar yine 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlanırdı. Bu iki bayram 1935’te “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştirildi. Ulusal Egemenlik veya Milli Hakimiyet, egemenliğin doğrudan doğruya ve kayıtsız-şartsız millete ait olmasını ifade eder.

Atatürk’ün ulusal egemenlik anlayışında temel ilkeler özetle:

1. Emperyalistlere ve mandacılara karşı ülkenin siyasi bağımsızlığı,

2. Padişahlık ve halifeliğin olmadığı bir Cumhuriyet düzeni,

3. İktisadi anlamda bağımsızlık, şeklinde idi.

Günümüzde küresel süreçte emperyalizm şekil değiştirdi. Daha kolay olarak içeriden ajanlar ve küresel spekülatif sermaye yoluyla top-tüfek kullanmadan daha kolay yoldan iktisadi emperyalizm yapılıyor. Bizde maalesef ‘Kontrolsüz Spekülatif Sermaye’, sermaye piyasasında, sahip olduğu bankalar kanalıyla, kapattığı kamu altyapı yatırımları yoluyla, fahiş kârlar elde ediyor ve bunları dışarıya transfer ediyor. 330 milyar dolara ulaşan dış borçlarımız nedeniyle her sene dışarıya 10 milyar dolara yakın faiz ödüyoruz.
Yanlış kur politikası yoluyla, dış ekonomik ilişkilerde her yıl yüksek cari açık veriyoruz… Faiz ve kâr transferi de içinde olan bu cari açık, bir ülkenin en iyi sömürülme göstergesidir. 2012 sonuna kadar geçen son on yılda Türkiye, 343.5 milyar dolar cari açık verdi. Üstelik bu cari açığı yatırım malı ithal etmek için vermedik… Ara malı ve hammadde ithal ettik. İçerideki ara malı üretimi ve hammadde üretimi artmadı. Tüketim malı ithal ettik. Yatırım malı içermeyen ithalat ve bu yolla verilen cari açık ülkenin kaynak kaybı demektir. Kan kaybı demektir. Bundan daha önemli bir sömürü düzeni olabilir mi?

Böyle bir sömürü işgalinde olan Türkiye için “IMF’ye borç verir hale geldi” denilmesi trajikomik değil mi?

Sonuç olarak, Atatürk’ün ulusal politikalarına yenilen emperyalistler, şimdi spekülatif sermaye yoluyla Türkiye’yi işgal etmiştir. Eğer siyasi iktidarlar Atatürk’ten ders alsaydı, Türkiye bu denli kan kaybetmezdi.

Kurtuluş savaşı Türkiye’nin yalnızca Yunanistan veya diğer işgalcilerle yaptığı bir savaşla sınırlı değildir. Kurtuluş savaşı aynı anda ekonomik bağımsızlık savaşıdır.
Ülkenin birlik ve beraberlik alt yapısıdır. Bu temel felsefe hiçbir zaman eskimez.

Tersine, Türkiye’nin her adımı bu temel üstüne kurulmalıdır.

Atatürk Türkiye’sinde belirgin iktisat anlayışı şöyle idi:

* Ekonomide tam bağımsızlık. Tam istikrar.

* Halk için akılcı çözümler.

* Ulusal çıkarları kollayan ekonomik ilişkiler.

* Açık ve şeffaf devlet.

Kurtuluş savaşında Rusya, Türkiye’ye destek sağlamıştır. Savaş sonrası, Atatürk, Rusların empoze etmek istediği ” sosyo-ekonomik “ sistemi kabul etmemiştir.

Ekonomide ideolojinin esiri olunmamış, ekonomik ve sosyal altyapıya göre ülke çıkarları ön planda tutulmuştur. 1923-1932 liberal ekonomi ile yeterli sermaye birikimi sağlanamadığı için, 1932’den sonra bu birikim ve yatırımlar devlet eliyle olmuştur.

Türkiye Osmanlı’nın borçlarını ödemiş, ABD’den aldığı 10 milyon dolar dışında dış borç almamış, dış ticaret açıkları vermemiş, ayrıca 1932 sonrası sanayi planları ve kamu yatırımları ile yüksek büyüme sağlanmıştır.

Yeniçağ

Esfender Korkmaz : Finansal tuzak

esfender-korkmaz.jpg

Mart ayında ve Marttan Mart’a geçen son bir yılda, borsa dışında kalan mevduat, altın, dolar, euro gibi diğer tüm finansal yatırım araçları yatırımcısına TÜFE’ye göre reel kayıp getirdi. Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK)’in resmi istatistiklerine göre, borsanın Mart ayında sağladığı reel getiri oranı yine TÜFE’ye göre hesaplandığında, yüzde 4.90 oldu. Son bir yıllık reel getirisi ise yüzde 26.27 oldu.

Borsa dışındaki finansal yatırım araçlarında yerleşiklerin payı yüksektir. Yabancı payı çok düşüktür. Borsada ise tersine yabancı yatırımcıların payı yüzde 65 dolayındadır. Bu demektir ki tek ve yüksek reel getiri sağladığı için, Türkiye borsaya çalışıyor. Borsa ise yabancıya çalışıyor.

Borsa yabancıya nasıl çalışıyor?

1) Yabancı hisse senedi alıp satıyor. Kârını dışarıya transfer ediyor. Türkiye’de yatırım yapmıyor. Türkiye’de sermaye birikimi olmuyor.

İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın (İSMMMO) Hazırladığı Faiz ve Kâr Transferi-2011 adlı raporuna göre yabancı şirketlerin Kâr Aktarımı ve Portföy Yatırımları ile 2011 yılına kadar yani Türkiye’den Yurt Dışına Giden Net Kar Transferi 54 milyar dolardır. 2012 yılı sonunda bu rakam takriben 70 milyar dolar olmuştur. Çünkü yılda ortalama 8-10 milyar dolar yurt dışına kâr transferi yapılıyor.

Yabancı Türkiye’yi, borsa yoluyla ve kârlı şirketleri satın almak yoluyla yolunacak kaz gibi görüyor. Çünkü kazandığı para ile Türkiye’ye yatırım yapmıyor. Bu gerçeği eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da söylüyor. Yılmaz, “Ülkemize doğrudan yabancı sermaye gelsin istiyoruz. Geliyor da ancak sermaye, kâr transferi yaptığında üzülüyoruz, milyarlarca dolar elden gidiyor” diyor.

2) Başbakan faizlerin düşmesini istiyor. Merkez Bankası faizleri düşürüyor. Faizler düştükçe paralar borsaya gidiyor. Yani Türkiye’nin faiz politikası temelde borsayı kolluyor.

Mevduatın mart ayında reel kaybı yüzde 0.20 oldu. Son bir yıllık reel kaybı ise yüzde 0.57 oldu. Mevduatta bu kayıplar brüt faiz üzerinden. Ayrıca da faiz gelirinden alınan yüzde 15 oranında gelir vergisi stopajı ile yine yüzde 1 diğer vergi ve harçlar var. Yani net reel faiz olarak tasarruf sahibinin kaybı daha yüksektir.

lolo333333333333.jpg

Bu günlerde bankalar mevduata yüzde 6 ile yüzde 7 arasında faiz veriyor. Bir yıl sonra TÜFE yüzde 7’den fazla olursa, ki öyle olacağı anlaşılıyor mevduat sahibi yine kaybedecek. Mevduat sahibi sürekli kaybedince, bu defa borsaya dönüyor. Yabancılar da işi bildikleri için zaten doğrudan sıcak para olarak borsaya geliyorlar. Yani ekonomi her yol borsaya çıkacak şekilde faiz politikası uyguluyor.

3) Merkez Bankası döviz kurlarını enflasyonu frenlemek için kullanıyor. Döviz kurları enflasyonun altında kalınca reel olarak eriyor. Mart ayında dolar bir miktar reel getiri sağladı. Ancak bu aynı zamanda Euro’ya karşı değer kazanmasından oldu. Son bir yılda dolar yüzde 5.39, Euro ise yüzde 7.14 reel kayıp getirdi. Bu kayıplar borsayı cazip hale getirdi. Ancak aynı zamanda da cari açığa neden oldu.

Yeniçağ

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: