Etiket arşivi: savaş

ARAŞTIRMA DOSYASI : Çanakkale Atatürk’tür, Atatürk Çanakka le’dir

Çanakkale zaferi, Türk tarihindeki zaferler içinde en çok kan dökülerek, en çok şehit verilerek kazanılmış zaferlerin başında gelir. Evet Çanakkale zaferini düşmanın üstün silahlarına, çelik kalelerine karşı canımızı, kanımızı ortaya koyarak kazandık. Kendi iç denizimiz Marmara’ya bile güvenemeden, ikmalimizi karadan binbir zorlukla yaparak kazandık. Şehitlerimizle, gazilerimizle ve nice adsız kahramanlarımızla kazandık. Bir kuşağın gürbüz gençliğini orada gömerek kazandık.

Bugün her yıl 18 Mart’ı törenlerle, gururla ama bin bir acıyla yüklü olarak kutlarız. Törenlerde hep, “Biz orada 250.000 şehit verdik” denir. Çoğumuzun aklında da Çanakkale Savaşı’ndaki şehit sayısı 250.000 olarak yerleşip kalmıştır. Çanakkale Savaşı’ndaki şehit rakamı daha düşük olsa da bu durum zaferin büyüklüğüne en ufak gölge bile düşürmez. Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarına göre Çanakkale Savaşı’ndaki kayıp rakamlarımız şöyledir.

Subay Er Toplam
Şehit 589 56.495 57.084
Yaralı 1.017 96.847 97.864
Kayıp 27 11.151 11.178
Hastaneye Gönderilen 14.000
Hava Değişimi 13.459
Hastalıktan Ölen 20.000
Zayiat Toplamı 213.585

Kurtuluş Savaşı’nda en güçlü olduğumuz Büyük Taarruz öncesinde Türk ordusunun toplam mevcudunun yaklaşık 100.000, Kurtuluş Savaşı boyunca verdiğimiz şehit sayısının yaklaşık 40.000 olduğu hatırımıza gelecek olursa Çanakkale zaferinin ne denli ağır bir bedel ödenerek kazanıldığı anlaşılabilir.Kesin olmayan tahminlere göre bu rakamlara dahil olan 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk Ocakları’nda yetişmiş okur-yazarın kaybedilmesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında en ağır biçimde hissedilmiştir. Zayiatın neredeyse 250 bin civarında olduğu göz önünde bulundurulursa, yaklaşık 1,5 milyon Türk’ün aile bağlarıyla bu savaştan etkilendiği görülür. Eğer bunlara akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık bağları da eklenirse, neredeyse o günkü bütün Anadolu nüfusunun Çanakkale Savaşı’yla doğrudan ilgisi bulunabilir.

Çanakkale zaferinin Türk tarihinin altın sayfalarından birisi olmasının tek nedeni elbette verilen şehit ya da zayiat sayısı değildir.

Çanakkale Savaşı sırasında Türk ulusunun karşısındaki düşman, “yedi denizin hakimi, toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk” denilen ve devrin en güçlü imparatorluğu olan İngiltere ile birlikte Fransa’dır. Yani devrin en büyük güçleri. Her iki devlet de 1. Dünya Savaşı’nı bir an önce bitirmek için Mehmet Akif’in deyimiyle ufacık bir karaya tüm güçleri ile yüklenmiş, bütün sömürgelerinden adeta insan yağdırmıştı:

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!

Oysa düşmanın böylesine güçlü olduğu bu savaşa, Türk ordusu en güçsüz olduğu dönemlerden birinde girmişti. Çok değil, yalnızca bir yıl önce Balkan Savaşı’nda tarihinin en acı yenilgilerinden birini yaşamış, topraklarının beşte birini kaybetmişti. Türk ulusunun tarihinin en güç dönemlerinden birini yaşadığı bu savaşa İtilaf devletleri adeta güle oynaya gelmişlerdi; Türk ordusu bu kadar güçsüzken ne kadar dayanabilirdi ki? İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan donanma, savaşın başında kendisine o kadar çok güveniyordu ki, en geç bir ay içinde Marmara’ya girerek İstanbul’u alacaklarını düşünüyorlardı. Fakat Türk’ün tükendiği, tarihi misyonunu tamamladığı, kolayca zafere ulaşılacağının düşünüldüğü sırada Mustafa Kemal adındaki biri tarih sahnesine çıkacak; Türk’ün, koşullar ne denli zor ve umutsuz görünürse çok şeyler başarabilecek güç ve inanca hâlâ sahip olduğunu, devlet çökse bile Türk ulusunun çökmeyeceğini bir kez daha dünyaya kanıtlayacaktı. İşte Çanakkale Savaşı’nın diğer bir önemi de budur. Napolyon Bonapart’ın, “Türkler öldürülebilir fakat mağlup edilemezler” sözünün anlam bulduğu yerdir Çanakkale…

Bu zaferle Türk milleti eski güç ve dinamizmini koruduğu, “hasta adam” nitelendirmesinin yanlışlığını ortaya koymuştur. Çanakkale Savaşı’nın en önemli siyasi sonucu ise hiç kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlamış olmasıdır. Zira, İstanbul’un o sırada ele geçirilemeyip, savaşın uzaması bambaşka şartlar doğurmuştur. I. Dünya Savaşı’nın sonunda ülkenin işgale uğraması karşısında Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verilen mücadelenin en önemli dayanak noktası Çanakkale’nin verdiği moral güçtür.

Çanakkale aynı zamanda Osmanlı’yı ayakta tutmak, yaşatmak için öne sürülen ümmetçilik akımının iflas ettiği, Türk milliyetçiliğine dayalı uluslaşma sürecinin güçlendiği yerdir. Türk ulusu Çanakkale Savaşı’nda Halife’nin kutsal cihat çağrısına karşın karşılarında Hristiyanlarla omuz omuza çarpışan Fas, Tunus, Mısır ve Senegalli Müslüman askerleri görmüş, ümmetçiliğin artık Osmanlı’yı bir arada tutacak bir tutkal olmadığını anlamıştır.

Çanakkale Savaşı'nda Atatürk

Çanakkale Savaşı’ndan Mustafa Kemal’i Silmek

Günümüzde ilginç bir biçimde, Türk tarihinde bir inanç, cesaret ve kararlılık sembolü haline gelen Çanakkale Savaşı’ndan Atatürk’ün adını silmek, Atatürksüz bir Çanakkale Savaşı tarihi yazmak için olağanüstü bir gayret gösteriliyor. Tüm tarihi ters yüz ederek Çanakkale Savaşı’nı yeniden yazmaya çalışanların iddiasına göre Çanakkale Savaşı sırasında Atatürk’ün esamesi bile okunmuyordu. Gayr-i Resmi Yakın Tarih Ansiklopedi’nde yazanlar işin artık ne boyuta geldiğini gösteriyor: “Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı sırasında göğsünü düşmana siper eden 1887 subaydan sadece biridir. İstiklal Harbi’nde bile vatanı kurtardığı söylenemez!

Çanakkale Savaşı’nı geçtik, artık Kurtuluş Savaşı’nda bile Mustafa Kemal’in bir rolü olmayacağını iddia edebilecek düzeyde bir tarih çarpıtması tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor.

Peki, onların iddiasına göre madem Atatürk’ün Çanakkale zaferinde hiçbir payı yok, bugün neden Çanakkale Savaşı denilince herkesin aklına ilk gelen isimlerden biri Atatürk oluyor? Neden Çanakkale ve Atatürk adı birbiriyle bu kadar özdeşleşmiş durumda?

Yine aynı iddia sahiplerine göre bugün Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’nda bir kahraman gibi gösterilmesinin nedeni, Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilanı ile siyasi gücü eline geçirmesinden sonra tarihin yeniden yazılması. Demek istiyorlar ki, 1923’ten sonra Çanakkale Savaşı resmi tarihe göre yeniden yazıldı ve Atatürk Çanakkale Savaşı’nın tam ortasına bir kahraman gibi monte edildi. Çanakkale Savaşı’nda Atatürk’ü ön plana çıkaran resmi tarihtir, oysa 1923 öncesinde Çanakkale Savaşı’nda Atatürk’ün (Mustafa Kemal) adı bile geçmez. Daha insaflılarına göre ise Mustafa Kemal’in de rolü vardır ama önemli değildir, gerçek kahramanları unutturmak için abartılmıştır. Örneğin Ahmet Altan’ın, “Mustafa Kemal Çanakkale’de yarbay rütbesi ile komuta kademesinde 17. sırada olmasına karşın resmi tarih onu kahraman gibi göstermiştir” sözlerinde olduğu gibi…

Bazıları ise bırakın Atatürk’ü, Çanakkale zaferinde Türk ulusunun bile hiçbir payı olmadığını ima etmekten çekinmiyor. Örneğin 12-19 Mart 1992 tarihli Aktüel dergisinde Mete Tuncay’ın yazdığı gibi:

Tamam, Mustafa Kemal’in Çanakkale zaferinde kısmi başarısı vardır ama zafer Mustafa Kemal’e ait değildir. Ordu Osmanlı ordusu ama (Çanakkale) zafer Almanlarındır. Çünkü savaşta zaferi komutanlara izafe etmek bir gelenektir.

Acaba gerçekten Çanakkale Savaşı’nda Atatürk’ün başarıları 1923’ten sonra resmi tarihin uydurduğu bir yalandan mı ibaret? Atatürk yalnızca sıradan bir asker miydi, zaferi kazanan Almanlar mıydı?

Oysa güneş nasıl balçıkla sıvanmazsa, Atatürk’ün olmadığı bir Çanakkale Savaşı yazmak düşünülemez bile. Çünkü iddiaların aksine Atatürk adının Çanakkale zaferi ile özdeşleşmesi 1923’ten sonra olan bir olay değildir. O’nun adı daha savaş devam ederken Çanakkale ile özdeşleşmeye başlamıştır bile. Dilerseniz biz de Atatürk’ün henüz Atatürk olmadığı dönemlerin, yani diğerlerinin iddia ettikleri gibi resmi tarihi etkileyemeyeceği dönemlerin kaynaklarına bakarak ve yabancı tarihçilerin gözünden Çanakkale Savaşı’nda Atatürk’e bakalım da bu iddiaların ne kadar temelsiz ve kasıtlı olduğunu hep birlikte görelim.

Goben ve Breslav gemileri Rus limanlarını bombalayıp Osmanlı İmparatorluğu bir oldubitti ile kendini Birinci Dünya Savaşı’nda bulduğunda, Mustafa Kemal Sofya’da ateşemilititer idi. Savaşın patlak vermesi üzerine Kasım 1914’te Mustafa Kemal, Başkomutanlığa mesaj çekip Sofya’daki görevinden alınmasını ve cephede bir göreve verilmesini ister fakat isteği kabul edilmez. Mustafa Kemal vazgeçmez ve bir kez daha mektup yazarak cephede savaşmak isteğini yineleyince Başkomutan Enver Paşa tarafından, 3. Kolordu’ya bağlı olarak Tekirdağ’da kurulacak 19. Tümen Komutanlığı’na atanır. 18 Nisan 1915’te 19. Tümen, Çanakkale’ye yeni atanan Mareşal Liman von Sanders’in emri altında 5. Ordu’nun yedeğine verildiğinde Mustafa Kemal’in Çanakkale cephesindeki görevi de başlamış olur.

Savaşın Yazgısını Değiştiren Mustafa Kemal’dir

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı’na katıldığında rütbesi yarbaydır, fakat yalnızca 5 hafta sonra, 1 Haziran 1915’te Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşı sırasındaki rütbesi albaylığa yükseltilir.

Bazı tarihçiler üzerine basa basa “ihtiyat kuvveti” komutanı diyerek Mustafa Kemal’in rolünü küçümsemeye çalışır. Böylece Mustafa Kemal’in bir yedek kuvvetler komutanı olduğunu ve savaşa dahil olmadığını bilinç altına yerleştirmek isterler. Doğrudur, Mustafa Kemal savaş başladığında ihtiyat kuvvetleri komutanıdır fakat Çanakkale’de kara savaşlarının başladığı daha ilk günden (25 Nisan 1915) itibaren bilfiil savaşa dahil olmuş ve daha ilk günden savaşın yazgısını değiştirmiştir.

25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu’na çıkarma yapan düşman kuvvetleri, kendilerini durduracak yeterli kuvvet olmadığından hızla Conkbayırı’na doğru ilerlemektedir. Conkbayırı’nın düşmanın eline düşmesi ise Çanakkale’nin savunmasız duruma gelmesi, İstanbul’a giden deniz ve karayolunun düşmanın eline geçmesi ile aynı anlama geldiğinden felaketle sonuçlanacak bir durumdur.

Dakikaların bile önemli olduğu o anlarda, Mustafa Kemal 3. Kolordu Komutanlığı’na durumu anlatan bir mesaj gönderir ve mesajın yanıtını bile beklemeden inisiyatif kullanarak 57. Alay ve bir dağ bataryası ile birlikte düşmanın çıkarma yaptığı yere doğru harekete geçer. Atatürk’ün inisiyatif kullanarak, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” diyerek başlattığı taarruzla, tam düşmek üzereyken Conkbayırı kurtarıldığı gibi düşman kıyıya kadar sürülür. “On Yıllık Harbin Kadrosu” adlı kitabında, o gün kazanılan zaferin önemini İsmet Görgülü şöyle değerlendiriyor:

Yarbay Mustafa Kemal, düşmana taarruz etmek için Ordu Komutanından gerekli izni almayı bekleseydi, düşman muharebenin ilk saatlerinde, bölgenin en hakim tepeleri olan Conkbayırı ve Kocaçimen’i ele geçirecek ve Boğaz yolunu açmış olacak, Seddülbahir’i de savunan Türk kuvvetlerini de kuzeyden kuşatmış olacaktı. Aynı zamanda düşmanın çıkarma yaptığı Arıburnu ve Seddülbahir bölgelerine, muharebenin ilk gününde müdahale edebilecek mesafede Türk birliği bulunmadığından (M. Kemal’in tümeni dışında) Mustafa Kemal’in bu tarihi müdahalesi olmasaydı Çanakkale Muharebeleri, 25 Nisan günü kaybedilebilirdi.

Şimdi birileri, “Başka komutan da olsa aynısını yapardı” diye düşünebilir. Oysa kolay kolay yapılamazdı, yapılamadı da! Düşmanın Arıburnu’na çıkarma yaptığı hayati dakikalarda Yarbay Mustafa Kemal, Kolordu Komutanı’ndan saldırı için izin ister. Mustafa Kemal’in emrindeki 19. Tümen ihtiyat tümeni olduğundan bizzat Ordu Komutanı’nın izin vermesi gereklidir ve bu yüzden Kolordu Komutanı bir türlü karar veremez. Çünkü Mustafa Kemal’in 19. Tümeni’nin Arıburnu’na gönderilmesi durumunda diğer bölgelerde meydana gelebilecek tehlikelere karşı elde yedek kuvvet kalmayacaktır. Kolordu Komutanı üstü olan Ordu Komutanına danışmak ister ama telefonla bağlantı kurulamayınca 40 km ötedeki Saros Bölgesi’ne doğru yola çıkar. Oysa bu en az iki saat daha gecikme demektir. Fakat düşman Kolordu Komutanının dönmesini beklemeyecektir. İşte bu durumda Mustafa Kemal inisiyatif kullanarak, Çanakkale Savaşı’nın yazgısını değiştirecek adımı atar, gelecek emri beklemeden düşmana saldırır.

Oysa inisiyatif kullanamayan, bir türlü karar veremeyip Ordu Komutanı ile görüşmeye giden Kolordu Komutanı, Balkan hezimetimizdeki ender başarılı savunmalarımızdan Yanya Savunması’nı yapan Yanyalı Esat Paşa’dan başkası değildir. Böyle bir komutanın dahi inisiyatif kullanmaktan çekindiği bir durumda, Mustafa Kemal’in tüm kariyerini riske atarak giriştiği böyle bir saldırı komutanlık ve savaş sanatının altın sayfalarından biri değil de nedir? Kaç tane subay, kolordu komutanının emrine rağmen böyle bir saldırıyı gerçekleştirme cesaretini kendinde bulabilir?

Mustafa Kemal bu büyük başarısının ardından aynı gün Arıburnu Kuvvetler Komutanlığı’na getirilir.

Tarihler 8 Ağustos 1915’i gösterirken Mustafa Kemal’i bu kez Liman von Sanders tarafından Anafartalar Grup Komutanı olarak atanmış olarak görürüz. Emrine 2, 16 ve 15. Kolordular olmak üzere tam üç kolordu verilmiştir. Atatürk’ün bu görevi, Çanakkale’den ayrılacağı 10 Aralık 1915’e kadar devam edecektir.

Burada dikkat edilmesi gerek en önemli nokta, o sırada albay rütbesinde olmasına karşın Atatürk’ün emrine verilen kuvvetlerin ordu niteliğinde bir kuvvet olmasıdır. Tüm Çanakkale Savaşı boyunca, Liman von Sanders dışında hiçbir komutan, bu kadar uzun zaman, bu kadar çok birliği ve bu kadar geniş bir alanı komuta etmemiştir. Çanakkale zaferinde Mustafa Kemal’in payı yok diyenler için bir kez daha tekrarlayalım: Liman von Sanders dışındaki hiçbir komutan Çanakkale Savaşı’nda Mustafa Kemal kadar büyük bir kuvvete komuta etmemiştir!

Şimdi, açık bir tarihi gerçek olan bu durum, resmi tarihin yalanlarından biri olarak açıklanabilir mi? Madem hiçbir rolü yok, neden Ordu düzeyindeki büyük bir güç, çok daha kıdemli üstleri olduğu halde albay rütbesindeki Mustafa Kemal’e verilmiştir?

Atatürk, Anafartalar Grup Komutanı olduktan sonra da tıpkı Arıburnu’nda olduğu gibi başarılarını tekrarlar, artık Anafartalar Kahramanı olarak anılmaya başlanır. Atatürk’ün kazandığı bu haklı ün, Başkomutanlık tarafından da dikkatle izlenmektedir. Kendisine savaş sürerken iki önemli görev teklifi yapılır. İlki, Temmuz 1915 ortasında, Trablusgarb’a ordu komutanı yetkisiyle ve Tuğgeneral (Mirliva) rütbesi ile gitmek isteyip istemediği sorulur. İkincisi ise Anafartalar Grup Komutanı iken 1915 Ekim ayı başında, Irak Ordusu Komutanlığı görevi kendisine teklif edilir.

Tüm bu teklifler, henüz zafere erişilmemişken bile Genelkurmay’ın Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’e bakış açısını gösterdiği gibi hakkının daha o zaman teslim edildiğinin en açık göstergesidir. Yani 1923’ten çok önce bile Mustafa Kemal’in Çanakkale zaferindeki haklı payı çoktan teslim edilmeye başlamıştır.

Harp Mecmuası: Büyüklüğüne Söz Bulunamayan Bir Levha-i Şehamet

Mustafa Kemal cepheden Çanakkale Savaşına komuta ederken

Çanakkale Savaşı sürerken, asker ve sivil işbirliğinde yani yarı resmi yayın organı olan Harp Mecmuası adlı bir yayın çıkarılmaktadır. Bu yayının 1915 yılı 4. sayısında Mustafa Kemal’in Kireç Tepe’de mermi kovanlarından yapılmış bir anıtın önündeki fotoğrafı tam sayfa basılır. Fotoğrafın altındaki Mustafa Kemal değerlendirmesine bir bakalım: “Büyüklüğüne söz bulunamayan bir levha-i şehamet (Akılla yaratılan bir yiğitlik levhası).

Aslında Harp Mecmuası, Mustafa Kemal’in renkli bir fotoğrafını kapak olarak basarak yayınlamak istemiş ama Enver Paşa bu durumu öğrenip Mustafa Kemal’in fotoğrafının kapak olarak basılmasını önleyip yerine amcası Halil Paşa’nın (Kut) resmini koydurtmuştur. Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’in bu denli öne çıkmasından duyduğu rahatsızlık oldukça açıktır. Keza 29 Ekim 1915′te Tasvir-i Ekfar gazetesinin de Atatürk’ün bir fotoğrafını yayınlayıp altına yazdığı satırlar Enver Paşa’nın kızmasına neden olmuş, gazetenin sahibi Yunus Nadi’ye, milletvekili olduğu için bir şey yapamadığından bazı gazete görevlilerini hapsettirirmiş ve birkaç gün gazeteyi kapattırmıştır:

Çanakkale Deniz Savaşları’nda olağanüstü yararlılık gösteren, olağanüstü şeref ve şanlı muharebe yapan, boğazları, halifelik makamı olan İstanbul’u kurtarankomutanlarımızdan güçlü, hamiyetli, saygın Albay Mustafa Kemal Beyefendi.

Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’e duyduğu soğukluk, Çanakkale Cephesi’ni ziyaretinde bir kez daha ortaya çıkacaktır.

Tarihlere dikkat ederseniz, 1915 yılında o dönem yaşananların bizzat tanıkları olanlar bile Mustafa Kemal’den “büyüklüğüne söz bulunamayan, İstanbul’u kurtaran komutan” diye bahsederken günümüzde Mustafa Kemal’in Çanakkale zaferinde hiçbir payı yok denilmesi biraz garip değil mi? Kime inanmak gerek şimdi: O dönemin tanıklarına mı, yoksa bir yüzyıl sonra oturduğu yerden tarih yazanlara mı?

Çok az kişinin dikkat ettiği tarihi gerçeklerden biri de “Mustafa Kemal” adının Türk şiirine ilk kez Çanakkale Savaşı ile birlikte girmiş olduğudur, yani Mustafa Kemal üzerine yazılan ilk şiir Çanakkale Savaşı’ndaki başarıları nedeniyledir.

Çanakkale’deki çarpışmalar tüm şiddetiyle sürerken Genelkurmay Başkanlığı, milli duyguları güçlendirmek için bir savaş edebiyatı kampanyası başlatır. Bu amaçla düzenlenen kampanya dahilinde sanat ve edebiyat dünyasından bir grup insan, olanları bizzat yerinde görmesi için Çanakkale Cephesi’ne götürülür.

Gruba dahil olan şairlerden biri de ünlü şair Mehmet Emin Yurdakul’dur. Mehmed Emin İstanbul’a döndükten sonra, “Çanakkale Kahramanlarına” adadığı 1915 tarihli Ordunun Destanı adlı kitabı ile Çanakkale Muharebeleri’ni destanlaştırır. Ve şiirinin sonunda şöyle seslenir:

Ey bu güne şahit olan sarp hisarlar
Ey kahraman Mehmed Çavuş siperleri
Ey Mustafa Kemallerin aziz yeri
Ey toprağı kanlı dağlar, yanık yarlar!

Göreceğiniz üzere Mustafa Kemal’in Türk şiirine girişi bile Çanakkale Savaşı ile başladığı halde Mustafa Kemal’i Çanakkale’de yok saymaya çalışmanın anlamı nedir?

1915 yılında H. Cemal adında bir subay “Ulu Cenk” adında Çanakkale Savaşı ile ilgili bir kitap kaleme alır. Bu kitap Çanakkale Savaşı hakkındaki ilk kitaplardan birisi olması nedeniyle o dönem Çanakkale Savaşı hakkında Türk insanının düşüncelerini ortaya koyması bakımından önemlidir. Bakın Çanakkale Savaşı hakkında yazılan ilk kitaplardan birinde “yarının Genelkurmay Başkanı” denilen Mustafa Kemal nasıl değerlendiriliyor:

Çanakkale’ye bir zafer heykeli dikmek şerefi ile Türkler şeref kazanacaklarsa o heykelin, Çanakkale’yi kurtaran Mustafa Kemal Bey olması lazımdır. Başkası olamaz. Bu hak kimseye verilemez.

Bu satırların daha 1915’te yazıldığını tekrar hatırlatalım ve aynı kitaptan birkaç cümle daha aktaralım:

Türk askerini, yalnız bu komutan, hiçbir vakit lüzumsuz yere harcamıyor. Gerek subaylar, gerek erler Arıburnu siperlerinden söz ederken Mustafa Kemal’in adını hürmetle anıyorlar…

Sizce Mustafa Kemal’in daha 1915 yılında geleceğin Genelkurmay Başkanı olarak değerlendirilmesinde acaba Çanakkale Savaşı’nda gösterdiği başarıların azıcık da olsa payı yok mudur? Bazılarına itiraf etmek her ne kadar zor gelse de…

Çanakkale Savaşı’na ilişkin yine ilk kitaplardan biri olan ve Uryânîzâde Ali Vahid tarafından 1915 yılında yazılıp 1916 yılında basılan “Çanakkale Cephesi’nde Duyup Düşündüklerim” adlı kitapta bakın Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal nasıl anlatılmış:

Ertesi günü Anafartalar grubuna gitmek üzere ale’s-sabah hareket olundu. O grupta da bu heyet bir gün yaşadı ki dünyada tarif kabul etmez. İstikbal, hüsn-i kabul, mihmannüvazlık olsa da “Allah” için bu kadar olur. (…)

Bu grubun kahramanı Mustafa Kental Bey’e, bu büyük kumandana bütün İslâmlar ve müttefiklerimiz medyun-ı şükrandır. Anafartalar’ın en nazik bir zamanında Mustafa Kemal Bey’in aldığı tertibat ve tertib ettiği bir hücum sayesinde boğaz büyük bir tehlikeden kurtulmuştur.

Türk edebiyatında Mustafa Kemal (Atatürk) adının geçtiği ilk “manzum” ve “mensur” eserlerin nedense Çanakkale Savaşı hakkında olması, tüm bu yayınlarda Mustafa Kemal’den kahraman olarak söz edilmesi de sizce bir rastlantı mıdır acaba? Bu kadarı biraz fazla değil mi?

Ve yine tarihe not düşmemiz gereken bir bilgi: İlk Mustafa Kemal portresi de Anafartalar Savaşı sırasında Avusturyalı ressam Vilhelm Victor Krausz tarafından çizilmiştir.

Biraz evvel Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’e karşı bir soğukluk duyduğunu yazmıştık. Bu soğukluk, Enver Paşa’nın Eylül 1915’te cepheye gelişiyle birlikte doruk noktasına çıkar. Cephenin her yerini, bütün komutanlarını ziyaret ettiği halde, bir tek Mustafa Kemal’i ziyaret etmez. Anafartalar Kahramanı bu duruma bir hayli kırılarak istifasını Limon van Sanders’e sunar. Liman von Sanders böylesine yetenekli bir komutanı kaybetmemek için istifa dilekçesini kabul etmez ve Enver Paşa’ya bir mektup yazar:

Albay Mustafa Kemal’in bir dilekçe ile hizmetten ayrılmak dileğinde olduğunu bildirmekten üzüntü duyarım.

Bu dilekçeyi destekleyemem. Çünkü Mustafa Bey’i vatanın bu büyük savaşında çok az rastlanan yetenekte, yetkili ve cesur bir subay olarak tanıdım ve takdir etmeyi öğrendim. Öyle ki, kendisine görevim icabı takdirimi ve şükranımı tekrar tekrar ifade ettim.

Limon van Sanders mektubun devamında Mustafa Kemal’in neden istifa etmek istediğini açıklamakta ve Enver Paşa’dan gereğinin yapılmasını istemektedir. Nitekim Enver Paşa kısa süre sonra Mustafa Kemal’e telgraf çekerek durumu düzeltir. Bu mektupta Liman von Sanders’in Mustafa Kemal hakkındaki düşünceleri gayet açıktır: Eşine az rastlanan yetenekte bir komutan. Liman Paşa bu değerlendirmeyi elbette Mustafa Kemal’in kara kaşlarına göre değil, Çanakkale Savaşı sırasında göstermiş olduğu başarılara dayanarak yapmaktadır. Emri altında bu kadar yetenekli bir komutan varken kaybetmek istememesi gayet doğaldır.

II. Abdülhamit: Mustafa Kemal Bey Adında Bir Miralay…

Atatürk'ün ilk portresi

Türk halkı ellerini açmış, savaşın zaferle sonuçlanması için dua etmektedir. Çünkü bu bir ölüm kalım savaşı, Türk’ün var olma mücadelesidir. Çanakkale Savaşı’nın zaferle sona ermesi için dua edenlerden biri de Çanakkale Savaşı sırasında Selanik’te sürgünde olan II. Abdülhamit’tir. Tarihle arası iyi olanlar hemen anımsayacaklardır. 31 Mart Ayaklanması’nı bastırmak için Mahmut Şevket Paşa komutasında ve Mustafa Kemal’in kurmay başkanlığında İstanbul’a gönderilen Harekat Ordusu II. Abdülhamid’i tahtından indirip Selanik’e sürgüne yollamıştır. Bakın Sultan II. Abdülhamit, kendisini tahtan indiren ordunun kurmay başkanı hakkında, İsmet Bozdağ tarafından 1975 yılında “Abdülhamid”in Hatıra Defteri” adıyla yayınlanan anılarında neler yazmış:

İşte bu sırada rabbime şükürler olsun ki, ummaya bile cesaret edemediğim zafer haberi ulaştı. Düşman tasını tarağını toplamış askerlerinin yarısını denize, yarısını gemilerine dökerek Çanakkale önünden çekilip gitmişti. Bu büyük zaferi, Mustafa Kemal Bey adında bir miralay (albay) kazanmış. Allah, devletime hizmeti geçenlerden razı olsun.

Sezar’ın hakkı Sezar’a…

II. Abdülhamit bile, kendisini Osmanlı tahtından indiren ordunun kurmay başkanı olmasına karşın Mustafa Kemal’i Çanakkale zaferini kazandıran komutan olarak görüp hakkını teslim ederken, bazıları halen daha “bunlar resmi tarihin uydurmasıdır” diyerek suyu bulandırma, geçeklerinin üzerine örtme gayreti içinde çırpınıyor. Çünkü amaçları gerçeğe ulaşmak ya da üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.

Zaferden sonra Mustafa Kemal adı, efsanevi bir kimlik kazanmıştır. Gittiği her yerde halk tarafından büyük bir coşku ile karşılanır. 1916 yılı Ocak ayında Edirne’yi ziyaret ettiğinde kent girişinde halk sokaklara dökülmüş, kendisini beklemektedir. Orgeneral İzzettin Çalışlar, tuttuğu günlükte 28 Ocak 1916 tarihli bu karşılanışı şöyle anlatır:

… Yollar hıncahınç ahaliyle dolmuş, bütün mektepler karşılama için yerlerini almıştı. Şehir saray gibi donanmış, peş peşe zafer takları yapılmıştı. “Yaşasın Arıburnu ve Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Bey” yazılı levhalar asılmıştı… Edirne eşrafı, vilayet erkanı, konsoloslar hep oradaydılar… Bütün şehir, heyecan ve coşkulu sevinçle karşıladı. Çiçekler, buketler takdim ettiler. Alkışlar, her türlü nümayişler, tezahürat, her türlü tasavvurun üstündeydi…

Görüldüğü gibi Atatürk’ün şöhreti, halkın kendisine layık gördüğü unvanlar, kendisine duyulan hayranlık daha o günlerde ortaya çıkmıştır, öyle iddia edildiği gibi resmi tarihin sonradan yakıştırması değildir. Albay Mustafa Kemal ne Edirne fatihidir, ne de Edirne’yi düşmandan kurtarmıştır. Hatta fiziken Edirneliler tarafından tanınmamaktadır bile. Buna karşın halk tarafından böyle karşılanışının nedeni Çanakkale zaferindeki payıdır. Türk ulusuna yüzyıllardır hasret kaldığı büyük bir zaferin coşkusunu tekrar tattırmasıdır.

Mustafa Kemal’in haklı ünü yalnızca Türkler arasında yayılmış değildir. İngiliz yazışmalarında da, örneğin Amiral Cartorpe’nin Lord Curzon’a yazdığı ya da Amiral Webb’in Sir R. Graham’a yazdığı mesajlarda Mustafa Kemal’den “Çanakkale Savaşı ile bir hayli ünlenen Mustafa Kemal” diye bahsetmeleri boşuna değildir. Keza daha Kurtuluş Savaşı sürerken ünlü Fransız dergisi L’illustration 26 Şubat 1921 tarihli sayısında Mustafa Kemal’i okuyucularına şöyle tanıtmaktadır:

Kararlı, sert ama iman etmiş olan Mustafa Kemal Paşa dünyaya başkaldırmıştır. Meslekten askerdir. Çanakkale’de İngilizler karşısında kazandığı büyük zafer anılmaya değerdir.

Çanakkale Savaşı bizler için ne kadar gurur kaynağıysa, İngilizler için bir hezimet, bir utançtır. Çünkü en güçlü oldukları bir dönemde hiç ummadıkları bir tokattır. İngiliz General Aspinal Oglander’in itirafı, Çanakkale’de neden yenildikleri hakkında ufak bir ipucu veriyor görmek isteyene:

Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek enderdir.

“Savaşın ve bir ulusun kaderini değiştiren Tümen Komutanı” olarak kimden bahsettiğini anlamışsınızdır herhalde. Nitekim aynı itirafı Kurtuluş Savaşı sonunda İngiltere Başbakanı Lloyd George İngiliz Parlamentosu’nda yapıyor, “İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda ancak bir dâhi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakın ki, beklenilen o dâhi bugün Türk ulusuna nasip oldu. Elden ne gelirdi” diyor ve büyük bir sessizlik içinde kürsüden indikten sonra da başbakanlıktan istifa ediyordu.

Tarihi gerçekler görüleceği üzere resmi tarih diyerek üzeri örtülemeyecek kadar açık. Hiçbir güç ya da hiçbir art niyetli düşünce, Türk’ü karanlığa çekmek isteyen hiçbir akım, Atatürk’ü ne Türk ulusunun kalbinden, gönlünden, ruhundan ne de Çanakkale Savaşı’ndan silemez, silemeyecektir de. Çanakkale Savaşı Mustafa Kemal’in doğduğu yerdir. Neyse ki Atatürk’ün Çanakkale zaferindeki payını anlayabilmek için dahi olmaya gerek yok. Birazcık vicdan ve utanma duygusu bile yeter…

Reklamlar

Bakanlık İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’a savaş açtı

Bakanlık Kocasakal’a savaş açtı

Adalet Bakanlığı, Ümit Kocasakal ve İstanbul Barosu yönetimi hakkında yargı görevini etkilemeye teşebbüs suçundan haklarında dava açıldığı gerekçesiyle TBB’ye yönetimin düştüğünü bildirdi. Barolar Birliği ise bakanlığın tavrını ‘hukuksal temelden yoksun, zorlama bir yorum’ olarak değerlendirdi.

Cumhuriyet’ten İlhan Taşçı’nın haberine göre; Adalet Bakanlığı, İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ile 8 yönetim kurulu üyesi hakkında “yargı görevini etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla açılan dava gerekçesiyle yönetimin düştüğünü, yaptığı işlemlerin de hukuken geçersiz olduğunu savunarak Türkiye Barolar Birliği’nden (TBB) gereğini yapmasını istedi. TBB ise bakanlığın yaklaşımını “masumiyet ilkesini zedeleyen ve hukuksal temelden yoksun zorlama bir yorum” olduğunu değerlendirerek bakanlığın istemini oybirliğiyle reddetti.

İstanbul Barosu’na Şubat 2013’ten bu yana 109 avukatlık ruhsat başvurusu yapıldı. Kocasakal yönetimindeki İstanbul Barosu ardından da Türkiye Barolar Birliği başvuruları uygun gördü. Onay için ruhsatlar Adalet Bakanlığı’na gönderildi. Olağan koşullarda bakanlığın onayı vermesi beklenirken Adalet Bakanlığı Türkiye Barolar Birliği’ne ilginç bir değerlendirme yazısı göndererek ruhsatları onaylamadı.

Bakanlığın yazısında, İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ile 8 üyesi hakkında Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde “Yargı görevini etkileye teşebbüs” suçundan TCY’nin 277. maddesi uyarınca 2 yıldan 4 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığı ve iddianamenin 8 Şubat’ta kabul edildiği belirtildi. Bakanlığın yazısında, Avukatlık Yasası’nda kasten işlenen bir suçtan dolayı iki yıldan fazla süreyle hapis cezasına “mahkûm olmanın” avukatlığa engel haller arasında sayıldığı belirtildi. Oysa Kocasakal ve yönetimi hakkında henüz bakanlığın yazısında belirtildiği gibi bir mahkûmiyet kararı bulunmuyor.

Bakanlığın yazısında, ayrıca Avukatlık Yasası’nın 92/2 maddesinde “Yönetim Kurulu üyelerinden biri hakkında 90. maddeye göre seçilmeye engel bir suçtan dolayı kamu davası açılmış ise dava sonuna kadar bu üyenin yönetim kuruluna katılamayacağı, yerinin yedek üye ile doldurulacağı” hükmünün yer aldığı anımsatılarak İstanbul Barosu Başkanı ve adı geçen üyelerinin, iddianamenin kabul edildiği 8 Şubat’tan itibaren söz konusu dava süresince yönetim kuruluna katılamayacakları, dolayısıyla alınan yönetim kurulu kararının hukuken geçerli olmadığı ileri sürüldü. Bakanlık bu gerekçelerle TBB’nin İstanbul Barosu’nun başvurduğu avukatlık ruhsatlarının levhaya yazılması işlemini uygun bulmasının hukuki olmadığı gerekçesiyle yeniden görülmek üzere birliğe iade etti.

Bakanlığın yorumu zorlama

Bunun üzerine TBB Yönetim Kurulu 10 Nisan’da Vedat Ahsen Coşkun başkanlığında toplanarak bakanlığın iadesiyle istemini görüştü ve oybirliğiyle reddetti. TBB’nin ret kararında, yasa uyarınca yönetim kurulu üyesi seçilmeye engel ya da yönetim kuruluna katılamama halinin oluşabilmesi için iki unsurun birlikte gerçekleşmesi gerektiği belirtilirken “Bunlardan birincisi, işlendiği iddia edilen fiilin avukatlığa engel bir suç olması; ikincisi ise bu suçlardan dolayı son soruşturma açılması kararının verilmiş olmasıdır. Avukatlığa engel suçlar arasında ‘yargı görevi yapanı etkileme’ suçu bulunmamaktadır” değerlendirmesi yapıldı. Kararda, Adalet Bakanlığı’nın “açıkça hukuka aykırı bir yorumla (yasadaki) ‘2 yıldan fazla süre ile hapis cezası ibarelerini, 2 yıl ve daha fazla süre ile hapis’ gibi anladığı” belirtildi.

Kendiliğinden düşmez!

Yasada baro yönetiminin kendiliğinden düşmesinin söz konusu edilmediğini değerlendiren TBB kararında şöyle denildi: “Adalet Bakanlığı’nın bir daha görüşülmek üzere geri gönderme gerekçesine dayalı yorumu ve İstanbul Barosu Başkan ve 8 yönetim kurulu üyesi hakkında dava açılmış olmasının, yönetim kurulu kararının geçerli olmadığına ilişkin değerlendirmesi, hukukun temel ilkelerinden masumiyet ilkesini de zedeleyen, aynı zamanda öznel ve hukuksal temelden yoksun zorlama bir yorumdur.”

Güney Kore de Savaşa Hazırlanıyor! İstihbarat Çalışmalarına Hız Verdi, Ordudaki Alarm Sev iyesini En Üst Noktaya Çıkardı !

Kore yarımadasında gerilim üst seviyede. Kuzey Kore, kısa ve uzun menzilli füze denemesi için hazırlık yapıyor. İstihbarat çalışmalarına hız veren Güney Kore de, ordudaki alarm seviyesini en üst noktaya çıkardı.

ABD, Güney Kore ve Japonya, Kuzey Kore’nın yakın zamanda yeni bir füze denemesi yapacağı konusunda hem fikir. Güney Kore, Pyongyang’ın her an füze denemesi yapabileceğini öne sürerek, istihbarat çalışmalarına hız verdi.

Güney Kore Savunma Bakanlığı’ndan bir yetkili, Kuzey Kore ordusunun Scud, orta menzilli Rodong ve kısa süre önce doğu sahiline taşıdığı füzelerle deneme yapabilecek durumda olduğunu ileri sürdü.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un 3000 ile 3500 kilometre menzile sahip Musudan füzelerini de test edeceği iddia edildi.

ABD’li bir yetkili de, Kuzey Kore’nin iki füzesini doğu kıyılarına yerleştirdiğini ve olası bir test için hazırlıkların devam ettiğini söyledi.

Washington’u nükleer savaşla tehdit eden Pyongyang, nükleer füzeleriyle ABD’nin Pasifik Okyanusu’ndaki askeri üslerini vurubilecek kapasiteye sahip.

HALK AĞAÇ DİKİYOR

Güney Kore’ye nükleer savaş tehditlerinde bulunan Kuzey Kore’de ise halk, tırmanan gerilime rağmen normal yaşamını sürdürüyor.

Ağaç dikme kampanyalarının sürdürüldüğü Pyongyang sokaklarında, eski lider Kim Jong Il’in savunma makamına gelişinin 20. yıl dönümünü kutlayan geleneksel kıyafetli kadınlar dans etti.

GERİLİMİ TIRMANDIRAN NÜKLEER TEST

Kuzey Kore’nin 12 Şubat’ta tüm uyarılara rağmen üçüncü nükleer denemesini yapması tepki çekmiş ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 7 Mart’ta, Pyongyang yönetimine karşı yeni yaptırım paketini kabul etmişti.

Karara tepki gösteren Kuzey Kore, ABD’ye karşı "önleyici nükleer saldırı" düzenleme hakkını kullanacağını ve Güney Kore ile "savaş durumuna" girdiğini açıklamıştı.

PKK Gerçeğini anlattı : ’99 Sürecinde Ergenekon Savaşı Bitirmek İstemedi’

Aytekin Yılmaz, PKK davasından dokuz yıl cezaevinde kaldı.Şiddetin bir mücadele biçimi olarak benimsenmesine karşı çıkıyor, sivil toplum çalışmalarını Mahsus Mahal Derneği’nde sürdürüyor. 1999 yılında Öcalan’ın yakalanması sonrası Ergenekon Örgütü’nün neden savaşı bitirmek istemediğini Timetürk’e anlattı. Yılmaz’ın yeni barış sürecine dair görüşleri

TIMETURK / Murat Gerger

Sayın Yılmaz 1999 İlk İmralı süreci üzerine yazdığınız bir yazıda Abdullah Öcalan 1999 da savaşı bitirmek istedi ama Ergenekoncu Paşalar savaş bitsin istemedi diyorsunuz bunun üzerinden şimdiki süreci de konuşalım derim?

Evet. O dönem erken unutulmuş sanırım. Ya da birilerinin işine gelmiyor. Bu konuda bir hafızasızlık sorunu yaşıyoruz. Her şey çok erken unutuluyor bu ülkede. 13 yıllık bir geçmişten söz ediyoruz. Çok eski bir dönem değil, eğer ben hatırlıyorsam, bu konuya kafa yoran Kürt sorunu üzerine çalışma yapan aydın ve uzmanların da hatırlaması gerekir diye düşünüyorum.

Siz o dönem Bursa cezaevindeydiniz, 1999 da olup bitenleri daha yakından takip etme imkânınız olmuş. O dönemde neler oldu, şimdiki dönemi anlamamız açısından neler söylemek istersiniz?

Normalde hapisliğimin tüm zamanları sıkıntılı geçti ama 1999 da Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya getirilmesi PKK’li mahpuslar açısından çok sıkıntılı bir dönem oldu. 44 mahpus hapishanelerde kendini yaktı, 12 ‘si yaşamını yitirdi. Bunlardan bazıları benim kaldığım hapishanede gerçekleşti. Ortamımızın psikolojisi iyi değildi. Büyük hayal kırıklıklarının yaşandığı, moral bozukluğunun doruğa çıktığı bir dönem diyeyim kısaca.

Hayal kırıklığı dediğiniz şeyi açabilir misiniz biraz?

Öcalan’ın yakalanması genelde PKK’lilerde özelde ise hapishanedeki PKK li mahpuslarda önemli bir kırılmanın yaşanmasına neden oldu. Hatta o dönem ‘Savaş bitti’ diyen mahpus arkadaşlarımız vardı. Daha sonraki siyasi gelişmeler, birçoğunu yanılttı. Savaş bitmediği gibi, o dönem bitti diyen mahpuslardan bazıları, hapisten çıktıktan sonra dağa çıktılar ve bazıları çatışmalarda yaşamını yitirdi. Bazıları da hala dağda yaşıyor. O dönemde Öcalan’ın başlattığı sürece ilk tepki hapishanelerden gelmişti. Örgütten ayrılanlar olmuştu.

Şimdi hapishanelerde sürece karşı çıkanlar olabilir mi?

Sanmıyorum. ’99 sürecini yaşamış bir hapishane örgütü, şimdiki sürece karşı olmaz. PKK bu süreçte hem dağda hem de hapishanelerde daha örgütlü ve tek vücut duruyor.

‘99 döneminde “ savaş bitti”, hatta “Pkk bitiyor, bundan sonra savaşamaz” diyenler çoğunluktaydı. Şavaş niye bitmedi diye sorarsam neler söylersiniz?

Savaşın sona ermemesinin birçok nedeni var ama bence en önemli neden, savaşı ortaya çıkaran koşullar ortadan kaldırılmadı. Öcalan savaşı ’99 da yakalandığında bitirmek istedi. O dönem devletin sahipleri dediğim Ergenekon paşaları bitirmekten yana olmadıkları için savaş bitmedi. ’99 da Öcalan tek taraflı, şimdikinden daha kapsamlı adımlar atmasına rağmen, devlet çözüm için kılını kıpırdatmadı. Eskiden beri çözüm projesi olmayanların o dönemde de projesi yoktu.

Öcalanın tek taraflı attığı adımlar nelerdi, bugünkü ile karşılaştırırsak?

Bu dönemde yapmış olduğu açıklama bu haliyle sadece bir ateşkes ve sınır dışına çekilme açıklamasıdır. ’99 döneminde atılan pratik adımlar var, her şeyden önce o dönem Öcalan PKK de köklü bir dönüşüm gerçekleştirdi. Silahlı mücadele döneminin tüm dünyada geçerliliğini yitirdiğini, PKK’nin de silahlı direnişe son vermesi gerektiğini söyledi ve PKK de son vermişti silahlı mücadeleye, hatta PKK adını değiştirdi, KADEK oldu. Devlet o dönem bunları görmek istemedi. 5 yıl 1999 yılının 2 Ağustos’undan 2004 ün Haziran ayına kadar PKK tarafından tek bir karakol basılmadı. Öcalan’a uygun hareket eden bir PKK vardı.

İki PKK’li grup Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine o dönem gelip teslim olmuştu?

Evet.’99 un 2 Ağustos’unda PKK sınır dışına çekildi, Ekim ayında ise biri dağdan biri de Avrupa’dan iki ‘Barış grubu’ hiçbir yasal güvenceleri olmadıkları halde, Öcalan’ın çağrısı üzerine gelip teslim oldular. Bahsettiğimiz ‘99 dönemi, şimdiki dönemin anlaşılması açısından çok önemlidir. Öcalan gerilla güçlerini sınır dışına çekme kararı aldığında, devletin o dönemki sorumluları, ‘beş yüz kişi içerde kalabilir’ demişlerdi. O dönem İmralı’dan bize gelen görüşme notlarında yazılıydı. Bu durum o dönemki İmralı’ya hâkim olan, ya da Öcalan’ın muhatap olduğu kişilerin çok art niyetli olduklarını gösteren açık bir olgudur. O dönem kimse fazla üzerinde durmamıştı. Bir diğer önemli şey ise, barış grubu olarak gelip teslim olanlara yaklaşımdı. Biz, ifadeleri alınıp bırakılırlar diye düşünüyorduk. Bırakılmadıkları gibi mahkemeler iyi hal bile uygulamadılar, en üst sınırlardan ceza verdiler. Bir daha yeni gruplar gelip teslim olmasın diye generalin biri,’ Teslim olmaya gelenler olursa ateş ederiz’ demişti. Savaş yeniden başlasın diye, askerler ellerinden geleni yaptı. Tüm bu yapılanlardan sonra ’99 sürecinin önü tıkanmış oldu.

Peki o dönem İmralı’ya bakan, Öcalan’ın muhatapları art niyetli olduklarını söylüyorsunuz, o dönemki hükümetin yaklaşımı nasıldı?

Bence sadece o dönem için değil, daha önceki dönemlerde bile hükümetler Kürt sorunu ve PKK konularında insiyatifli değildirler. Öcalan’ın İmralı da olduğu bir dönemde bu daha da açığa çıkmış oldu. Öyle ki 1999’dan 2007’lere kadar hükümetler Öcalan üzerinde söz sahibi olamadılar. MHP’nin hükümette olduğu bir dönemde idam kaldırıldı. Bu gerçek aslında dediğim şeyi fazlasıyla doğruluyor.’99 da askerlerin denetiminde bir Öcalan vardı. İmralı ve Öcalan söz konusu olduğunda hükümetler açıklama yapamıyordu.

Biraz daha somuta indirebilirsek iyi olacak, bu nokta önemli?

Öcalan hakkında açıklama yapma gücünde olmayan bir hükümet Kürt sorunu gibi bir sorunda söz sahibi değil demektir. Bunu daha da genelleştirebiliriz. İmralı’ya, yani Öcalan hakkında açıklama yapamayan bir hükümet, bu ülkede iktidar değildir anlamına da gelir. Eğer ’99 İmralı sürecine ilişkin bir şeyler söylenecekse askerlere söylenmelidir. 13 yıl önce de silahlara son verilebilirdi. Bunun sorumluları hesap vermek zorundadır.

Sizce o dönem askerler, savaşı neden bitirmek istemediler?

Sadece o dönem değil, daha öncelerini de içine katarak söylemek lazım. Bu savaş bir vesayetin varlık gerekçesi olarak tarif edildi ve devam ettirildi. Ne zaman hükümet İmralı üzerinde etkili olmaya başladı 2008 yılında, yani Ergenekon operasyonlarından sonra… mesele bu kadar nettir. Çok eski dönemlere gitmeye gerek yok, benim yakın dönem dediğim dönem aslında tüm cumhuriyet tarihini özetler.

Hangi dönemleri kapsıyor bu dediğiniz şey, daha somutlaştırabilir miyiz?

PKK ilk ateşkesi 1993 te yaptı. O tarihten alırsak, devlet-PKK arasında yapılmış olan görüşmeler olarak dile getirilen şey şudur bence, Devlet bu girişimlerinde yani görüşme denilen şeylerde, ‘PKK yi nasıl etkisizleştirip, kontrolde tutabilirim’i hesaplayarak davranmıştır. Yoksa ki bazılarının iddia ettiği gibi, PKK yi muhatap alma, kürt sorununu çözme gibi bir arayış içinde olmamıştır. 1993’ ten, 2006 yılına kadar bu eksende yürütülen bir girişimden bahsedebiliriz. PKK’yi ilk defa muhatap kabul eden, Kürt sorununu çözmek isteyen hükümet AKP hükümeti olmuştur. Yani ne zaman ki sivil bir hükümet iktidar olmuştur, ilk defa o zaman Öcalan muhatap alınmıştır. Bu vesileyle bir şeyi daha söylemek isterim. 1923’ ten bugüne çok hükümet gelip geçmiştir ama bu hükümetler devlette iktidar olamamışlardır. Ne zaman ki Ergenekon operasyonları gerçekleştirildi ancak o vakit sivil bir hükümet devlette iktidar olabilmiştir. Askeri vesayetten kurtuldukça Kürt sorunun da çözüm arayışları başlamış oldu. Yolun daha çok başında olunduğu da ayrı bir gerçek. Ama askeri vesayetten kurtulmayı çok önemsemek gerekir. 90 yıldır seçilmiş hükümetlerin değil, askerlerin iktidar olduğu tarihsel bir gerçeklikten bahsediyoruz.

Tekrar ’99 İmralı dönemine dönersek, Öcalan yakalandığında ve sonrasında Ergenekoncu askerlerin etkisi altında kaldı. Çünkü İmralı da geliştirdiği ‘Demokratik Cumhuriyet Projesi’ nde yer yer Kemalist bir söyleme başvurdu, diyebilir miyiz?

İlk birkaç yılki açıklamalarında bariz biçimde bunu gözlemek mümkün. Öcalan’ın, reel politik biri olduğunu unutmayalım. Zaten o dönem İmralı’ya hakim olanların Ergenekoncu olduklarının önemli verilerinden biri de bu. Öcalan’ın ilk dönemki açıklamalarında M. Kemal’ın olumlu biri olduğuna yaptığı vurgular var. M. Kemal’i ve Kemalizm’i yeniden keşfeder bir durum çıkmıştı ortaya. Öcalan’ı yönlendirenlerin Atatürkçü kimseler olduğu çok barizdi. Ama örgüt o açıklamalara çok itibar etmiyordu. ‘Parti önderinin taktik açıklamalarıdır’ denilip geçiliyordu. İkinci bir olgu ise 2004 te silahlı mücadeleye tekrar başlama kararının İmralı’dan alınmış olması gösterilebilir. Dönemin paşaları AKP’nin güçlenmesinden tedirgin oldular ve hükümeti düşürmek için Öcalan’la anlaştılar.

2004 te savaşın yeniden başlatanlar Ergenekoncu Paşalardı diyebilir miyiz?

Karar İmralı’da alınmış olsa da dışarıda PKK’nin o dönemki durumuna denk geldi. Uzun süren eylemsizlik PKK’yi dağda ve şehirde zorluyordu. Örgütsel birliğin korunması adına PKK uydu bu karara.

Şimdi dönemler değişti, devlet de değişti, PKK de değişti diyoruz. Peki Öcalan’ın değiştiğini söyleyebilir miyiz, yeni açıklamalarına bakarak?

13 yıllık bir zamandan bahsediyoruz. Dünya değişiyor, Türkiye hızlı bir dönüşüm geçiriyor. Degişen şeyler çok fazla. Bizler nasıl değişiyorsak, Öcalan da değişiyordur muhtemelen. Ama bu değişimi ’99’daki ve şimdiki açıklamaları üzerinden soruyorsanız, çok radikal bir değişim olmadığını söyleyebilirim. Öcalan ’99 da da açıklamalarında radikal bir taleple devletin karşısına çıkmamıştı. Bu anlamıyla bir benzerlik var. O dönemde tek taraflı adımlar atmıştı, şimdi de ilk adımları atan Öcalan oldu. Bugünkü ile ’99 daki açıklamalarına baktığımda 13 yıl kaybedilmiş bir zaman ve bu süre içinde her iki taraftan da yaşamını yitiren binlerce insanımıza yanıyorum. Bu nedenle ’99 da bu savaşı bitirmek istemeyenlerden mutlaka hesap sorulmalıdır.

Bugün Öcalan’ın açıklamalarını önemseyen, buna karşılık vermek isteyen, Öcalan’la müzakere yapan bir hükümet var.
Bu sürecin riskleri neler olabilir?

Barış süreçlerini, riskler üzerine kuranlar bir arpa boyu yol alamazlar. Ayrıca savaş süreçleri daha mı az riskli… ’99 İmralı süreci bu anlamıyla da incelemeye değerdir. O dönemde de çok şey söylendi. Ama akbabalar her dönemde aynı yerde duruyorlar. Ama en kritik yerde duran hep Öcalan oldu. Hem radikal Kürt çevreleri hem de radikal ulusalcı, milliyetçi Türk çevreleri benzer oranda Öcalan’a öfkeli oldular…

Neden?

Kürt radikal çevreleri ’99 da da şimdi de ‘Öcalan davayı satıyor, Devletin oyununa geliyor’ diyorlar. Radikal Türk milliyetçileri ise ’Öcalan’la pazarlık yapılıyor, ülke bölünecek’ diyorlar. Her iki tarafa da yaranamama durumu var. Buna benzer nedenlerden dolayı da iki taraf da Öcalan merkezli başlayan süreçlere karşı duruyorlar. Öcalan’ın durduğu yer iki dönemde de bıçak sırtı bir yer! Sürecin en riskli yeri, ’99 da devletin durduğu, hiçbir adım atmadığı yerdir. Yani Kürt sorunun çözümüne ilişkin adımlar atmamak, en riskli bölgedir.

’99 da Aydınların, uzmanların yaklaşımları nasıldı?

O dönem ‘Öcalan devlete teslim oldu’, ‘PKK bitti!’ diyenler Öcalan’ın şimdiki açıklamalarını ‘Tarihi önemde’ buluyor. O dönem PKK ye ömür biçenler, şimdi PKK orta doğuda önemli bir güç diye yazıyorlar. ’99 sürecinde Türk ve Kürt aydınları çoğunlukla o süreci desteklemedi. Bugün her iki çevreden de muazzam bir destek var. Açık konuşmak gerekirse ’99 da sadece aydınlar değil, PKK içinden de sürece muhalefet edenler olmuştu. O dönem Psikolojik ortam PKK nin aleyhine işliyordu. Öcalan’ın Kenya’dan yakalanıp getirilmesi çok dezavantajlı bir konuma düşürmüştü örgütü. ’99 sürecinin yanında olmayan aydın-köşe yazarlarından bazıları günah çıkarıyorlar gibime geliyor. Çünkü ’99 sürecindeki tavırlarını örtmek için, o dönemden bahsetmek istemiyorlar. O dönem Öcalan’a küfredenler, şimdi ona çok yakın duruyorlar. Oysa Öcalan aynı Öcalan’dı. Değişen, kendileri oldu. O döneme ilişkin özeleştiri yapması gerekenler uzmanlıklarına toz kondurmuyorlar hâlâ. Ama ne yapalım ki hafıza denilen bir şey var, hatırlıyor her şeyi…

’99 süreç ile bugünkü süreç arasında belirgin farklar nelerdir, daha mı iyi bir yerdeyiz?

Karşılaştırma yapılamayacak kadar iyi bir yere gelindiğini düşünüyorum. Daha önce dediğim gibi ’99 sürecinin devlet tarafında duranlar art niyetli, savaşın bitmesini istemeyenlerdi. Bugün devlet adına Öcalan’la müzakere eden bir hükümet var. BDP’li vekillerin de sürece dahil edildiğini görüyoruz. Yeni süreçte ne devlet ne de Örgüt eski devlet ve örgüt değiller. Hükümetin iktidar olduğu, ’99 sürecinde Paşa olanların hapishanelerde olduğu bir Türkiye’yi konuşuyoruz. Siyasi çözüm için eli, iktidarı güçlü bir hükümet var. Diğer taraftan tarihinin en güçlü döneminde olan bir PKK gerçeği var.

Yeni süreçte Öcalan’ın yaptığı açıklamaları nasıl okumak gerekir?

İmralı’dan yazılan anlatılanlara bakılırsa, ’99 sürecini de yakınen takip etmiş biri olarak daha önceki söylediklerinden farklı şeyler gelmedi bana. Yol haritası denilen şeyin özeti, demokratik cumhuriyet, üniter devlette birlikte yaşama projesidir. Bugünkünün daha kapsamlısını ’99 da yazmış ve söylemişti. Görüldüğü gibi açıklamalarında kalın çizgilerle çizilmiş somut talepler yok. Yeni bir anayasa talebi bir talep değildir bence… Çünkü hükümet, meclis yeni anayasa hazırlığı içindedir epey bir zamandır. Özetçe Öcalan’ın öne sürdüğü talepler hükümet tarafından yerine getirilemeyecek talepler değil, bunun süresi önemlidir ama. PKK’nin hızlandırılmış bir süreçten yana tutumu var.

Yeni süreçte hükümet ve örgüt neleri yapmalı, neleri yapmamalı?

’99 u konuşmak bunun için önemli oldu. Hükümet bu süreçte ’99 da yapılan hatalara düşmemeli, sürecin tek taraflı devam etmeyeceğini bilmelidir. Bu anlamıyla barış süreçleri yan gelip yatma zamanı değildir. Hükümet silahların susması için değil, Kürt sorununun çözümü yönünde adımlar atmalı, öncelik olarak ufuk bu olmalıdır. Yani PKK yi ve silahlı direnişi ortadan kaldıracak şeyler, onu ortaya çıkarmış şeyleri kaldırmakla başlar. Daha önce Oslo sürecinde olduğu gibi eğer yasal hukuki altyapı hazırlanmazsa, bugün dağdan inenler yarın tekrar dağa çıkarlar. Habur sürecinde böyle oldu. Bu nedenle meclisin devreye girmesi gerekiyor. Sanırım hükümet buralarda zorlanacak…

Somut olarak bunlar yapılmalı diyeceğiniz şeyler nelerdir?

Yasal altyapısı olmayan bir barış süreci yürümez, öncelik olarak buradan başlanması gerekiyor. Son 10 yılda yaşanan deneyimler bunu açıkça gösterdi. Geçmiş Kürt isyanlarında da meclis bir biçimiyle devreye girmiştir. Öcalan’ın 1921 Koçgiri isyanını örnek vermesi de bu nedenledir. O dönemde Meclis araştırma komisyonu kuruluyor, dağdan inmek isteyenler affedilip bir yerlerde istihdam ediliyorlar. O dönem isyan önderlerini de kapsıyor bu af yasası. İsyancılar affediliyor ama Kürt gerçekliğine, kimliğine yönelik açılımlar yapılmadığı için, sonraki dönemlerde kürt isyanları devam etti. Sorunu sadece af olarak düşünmek, süreci yarıda bırakır. Şöyle diyelim, Af yasası tek başına yeterli olmaz, dağdan inecek olanlara istihdam olanaklarının da hazırlanması gerekiyor. 10 yıl 20 yıl dağda yaşamış, para kullanmamış, hiçbir hayat sigortası olmayan bir savaşçı topluma entegre olamaz. Yeni Sosyal içerme politikalarıyla bir dönem sistem dışında kalmış olanların entegrasyonunu devlet hazırlamak zorundadır. Yine bu süreçle birlikte Özür ve Telafi girişiminin başlatılması gerekiyor. Bu savaşta mağdur olan her kesimden özür dilenmeli, bunu devlet de örgüt de yapmalıdır. Sadece özür yetmez, bir de hasarın maddi manevi telafisi yapılmalıdır. Belki de bu sürecin en olmazsa olmazlarından biridir bu, Özür ve Telafi süreci. Bunun dışında yapılması düşünülen yeni anayasa Kürtleri tatmin etmek durumundadır. Kürtleri tatmin edecek bir yeni anayasa savaşı bitirebilir. Unutmayalım, içi adaletle doldurulmayan barış barış olarak kalamaz…

Burada Öcalan’ın durumu ne olabilir, olası bir af onu da kapsar mı?

Olası bir af Öcalan’ı da kapsamalıdır. Bence Öcalan’ın durumu bu sürecin başlarında değil, ortalarına doğru hatta sonuna doğru ele alınacak gibi görünüyor. Kandil, Öcalan’ın özgürlüğünü önde tutar bir yaklaşım içinde, ama Öcalan, kendi özgürlüğünü daha gerilerde bir yerde tutuyor. Açıklamalarında bunun ipuçları var. Öcalan, kabul edilebilir bir siyaset izliyor. Yakın bir zamanda bazı şeylerin Türk toplumu tarafından kabul edilmesinin kolay olmayacağını görüyor. Kandil, süreç hızla işlesin diyor ama hükümet tarafından bunun kolay olmayacağı âşikar.

Bu süreçte Öcalan’a rağmen PKK de bir gelişme olabilir mi?

’99 sürecini Öcalan’la götürmüş bir PKK, yeni dönemde de Öcalan’la birlikte yoluna devam edecektir. PKK yönetimi ’99 sürecinde Öcalan’ın projesi karşısında gitti-geldi. O dönem süreci kabullenmede çok zorlanmasına rağmen Öcalan’la birlikte yürüdü. Eğer dikkat ederseniz şimdi eskisi gibi zorlanmadılar. Ayrıca da ’99 a göre PKK çok daha güçlü, çok daha tek vücut bir durumdadır. ’99 da Öcalan’ın projesini kabul etmiş bir PKK’nin başarı şansının olmadığını söyleyenler çoktu. Ama öyle olmadı, PKK güçlenerek çıktı o süreçten…

Bu durumu neye bağlamak lazım?

Birincisi o dönem, PKK tek taraflı ateşkes yapmasına rağmen, öne sürdüğü talepler kabul edilebilir talepler olmasına rağmen, devlet adımlar atmadı. Söylediğim gibi, savaşı bitirmek istemedi. Kürtler bunu gördü ve PKK’yi sahiplendi. O süreçte devletin samimi olmadığı, Kürtlere karşı hiçbir çözüm projesinin olmadığını gördüler. PKK’yi var eden koşullar olduğu gibi korundu. Zamanla Orta Doğu’da değişen dengeler PKK ye yaradı ve güçlendirdi. Tüm bu krizleri iyi yöneten bir örgütten bahsedebiliriz…

PKK sınır dışına çekilmek için yasal güvence istiyor?

’99 da geri çekilme kararı aldı. Uygulama aşamasında devletin güvenlik güçleri operasyonlar yaptı. Beş yüz gerillanın geri çekilirken öldürüldüğü söyleniyor. Böylesi olumsuz bir deneyimi yaşamış olanların yasal bir güvence istiyor olmaları çok normaldir.

Bugün tartışılan ‘Akil İnsanlar Grubu’ sürece ne gibi katkıları olabilir?

Eğer taraflar barışmakta samimi olurlarsa, sürecin nasıl işleyeceği konusu teknik bir sorundur. Burada dogmatik olmamak lazım. Bazen diğer ülke deneyimlerinden bahsediliyor. Deneyim olarak bakılabilir ama orada öyle oldu burada da öyle olacak diye bir şey kabul etmek zorunda değiliz. Eğer illaki bir deneyim aranıyorsa, bu ülkenin geçmişine bakılabilir, sayısız Kürt isyanları deneyimi var. Eğer bu deneyimler incelenirse barışın nasıl gelemeyeceği o örneklerde çok net olarak var. Geçmişi tekrar etmemek, barış süreci için en kıymetli şey olacaktır.

Yeni süreçten beklentileriniz nedir, umutlu musunuz?

Bugünlerde en çok bu soruya muhatap kalıyoruz. Barış süreçlerinden tabi ki umutlu olmalıyız. Sadece umutlu değil, destek veriyorum, dilim döndükçe sürecin desteklenmesi gerektiği konusunda yazılar yazıyorum. Elimden şimdilik bu geliyor. İyimser olalım iyi olsun. Kötümser olunca barış daha erken geliyor mu? Ayrıca silahların susmasından daha kıymetli ne olabilir ki. Unutmayalım barışı ancak bizler, yani canı yanmışlar, savaştan zarar görmüşler ve halen görenler getirebilir ancak. Böylesi dönemlerde eleştirmekten daha çok, tarafları barışa teşvik edecek yaklaşımlar içinde olmalıyız. Hükümeti de örgütü de bir çok konuda eleştirebiliriz. Bu süreçte çözüm eksenli görüş ve önerilerle ortaya çıkmak bana daha vicdanlı geliyor. Hayalci değilim, zorlukların olduğu besbelli. 90 yıldır bozuk olanı birkaç yılda düzeltmek, işler hale getirmek kolay değildir. Silahların bir daha can almayacağı bir durum yaratılabilirse bu süreç amacına ulaşmış olacaktır.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Seçkin Kürtler Çanakkale’de Sakarya’da Savaşmıyorlardı Yabancı Konsoloslukla rın Önünde Bekleşiyorlardı !

İbrahim ÇEVİK
Daire Başkanı / Etnik Çatışmalar

PKK, BDP’yi kullanıyor. BDP ise kimisine “barış” umudu dağıtarak, kimisine silahın namlusunu göstererek ortalık yere topladığı kalabalık Kürtleri kullanıyor. Önceki “Newroz”ların hep hatırlanacak özellikleri vardı. 2013’ün “Newroz”unun özelliği ise kalabalıkları toplayarak “barış” çağrıları yapılırken, yapılan çağrının bütün Türkiye’ye yönelik bir tehdit gösterisi haline getirilmesidir. Artık geri dönüş imkansız. PKK bu kez de silahı bırakıp kendisinin dışındaki büyük kitleleri elinden geldiğince kışkırtıyor.

1987’den 2013’e varan zaman çizgisinde ilk kez kırsalda teröristlerce kutlanan “Newroz”, 1993 yılında silahlı çatışmayla halkı içerisine aldı. Demirci Kawa ile Dehak efsanesi kısa bir sürede halka mal edildi. Zihinlere zulümden kurtuluşun simgesi Demirci Kawa’nın yerine PKK, zalimliğin simgesi Dehak’ın yerine de Türkiye Cumhuriyeti Devleti geçirildi. 2000’de “ÖCALAN güneşimizdir karartamazsınız, Federal Kürdistan” sloganları “ÖCALAN’a özgürlük, Kürtlere statü” ye dönüştürüldü. Şimdi de 2011’de genel seçimleri öncesindekinin aynısıyla 2014 genel seçimleri öncesinde de artık riyakârlığı iyice sırıtan “barış” sözcüğü yerleştirilmiş Kürtleri de ve Türkleri de korkutmaya yönelik mesajlar duyurulmaya başlandı.

Vara vara vardık 2013’e… Bu sene de Kürtlerin statüsüzlüğü yalanı ortaya atan PKK’nın elebaşı ve başajan ÖCALAN’a ait mektup büyük reklamlarla kamuoyunun ilgi odağına yerleştirildi. Statüsüzlüğü, asimile edildiği, dilini konuşamadığı yalanlarının sahibi bölücülerin Diyarbakır’da düzenledikleri “Newroz” kutlaması Deng, Tv10, IMEDI, Dijle ve IMC televizyonlarından naklen yayınlandı. Bu nasıl bir arsızlıktır ki beş ayrı televizyon kanalında yayınlanan bölücü kutlaması görmemezlikten gelinerek hâlâ aynı yalanlar dillerinden düşmüyor? Arsızlık, ikiyüzlülük bununla bitmiyor.

ÖCALAN’ın Kürtçe okunan mektubunun sonunda “Zındane İmralıye” den selam denilirken, Türkçesinde “İmralı Cezaevi”n den selam olduğu söylendi. Kışkırtmanın ince dokunmuş hali budur; Kürte zindan denilirken, Türke cezaevi sözünün içerisine yerleştirilen ince mesaj hedef kitleye verilirken bir diğer grubun dikkatinden kaçırıldı.

Bu ülkenin canına, malına, onuruna savaş açan başterörist ve başajan mektubunda, “silahlı direniş sürecinden demokratik mücadele sürecine” geçişten söz ediyor. Daha döktüğü kanlar kurumamışken “silahlı unsurların çekilmesi aşamasına gelinmiştir” sözüyle günahlarından arındığını sandığı anlaşılan ÖCALAN, mektubunda bugüne kadar yok etmek için uğraştığı “bin yıllık” Türk-Kürt kardeşliği, Fırat ve Dicle’nin Sakarya, Ağrı Dağı’nın Kaçkar ve Erciyes Dağları’yla kardeşliklerinden söz ediyor. “Bin yıllık İslam kardeşliği”, Misak-ı Milli’nin ve Kurtuluş Savaşı’nın ortak sahipliğinden dem vuruyor.

Bugünkü bölünmüşlüğün sorumlusu yaptığı tehdit kokulu birlik çağrısıyla bu ülkeyi daha çok bölüyor. Çanakkale’nin Kurtuluş Savaşı’nın Türkün ve Kürtün ortak eseri olduğunu söylüyor. Kurtuluş Savaş’ında, Çanakkale’de ocaklar sönerken Kürt seçkinlerinin İngiliz, Fransız ajanlığı yaptıklarını aklınca unutturmaya çalışıyor. Dünkü bölücülüğün babası olan bu ihanet gruplarının mirasçısı olan bugün bölücüler yine aynı manzarayı sergiliyorlar. Başına gelen felaketi bir köşeden izleyen Kürt de var, meydanlarda utanmadan onun adına konuşan da var.

Ne acı bir gerçektir ki, Türkiye’nin demokrasisi etnik bölücü teröristlere hizmet ediyor. PKK, her seçim döneminden daha çok taviz koparmış, daha da güçlenmiş olarak çıkıyor. Silahla olmazsa baskıyla, şantajla önünü açıyor. Demokrasi bu mudur?

ÖCALAN, mektubunda eli kanlı bir katil olduğuna bakmadan terör ateşiyle kavurduğu ülkeyi fikir ve siyaset için çaba göstermeye davet ediyor. Muhalif olma potansiyelleri gerekçesiyle en yakınındakileri bile öldürten zalim, demokratik mücadele çağrısında bulunuyor. Bizim bu ikiyüzlülüğü görmemizi mi bekliyor? Artık devletin ve toplumun her unsurunun, bireyinin gövde gösterileri halinde yapılan bu türlü “barış” çağrılarındaki ve “Newroz”lardaki tehdidin farkın olmasının zamanıdır.

Türk-Amerikan Savaşı Belgeseli //// CC : @siring @arslandidem @nevsinmengu

VİDEO LİNK :

ARAŞTIRMA DOSYASI : Suriye’den gelip Hatay Reyhanlı’da kalan SURİYELİ MÜLTECİLER ile söyleşi

Suriye’den gelip Hatay Reyhanlı’da kalan Adil Süleyman El Kallavi-Abu Ahmed ile söyleşi

Emekli olan Adil Süleyman el Kallavi- Abu Ahmed bir gösteri sırasında yapılan bombardıman sonucu oğlunu kaybetmiş. Rejim değişse bile Suriye’ye dönmeyi düşünmediğini söylüyor.

ORSAM: Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Adil Süleyman El Kallavi- Abu Ahmed: Halep Vakıflarda görevli hizmetli iken emekli oldum. 63 yaşındayım. İki kızım ve bir oğlum vardı. Oğlumu iç bombardıman sırasında kaybettik, dul gelinim ve üç torunum ile Halep’den Türkiye’ye göç ettik.

ORSAM: Suriye’de iç savaşta yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye getirten sebepler nelerdir, anlatır mısınız?

Adil Süleyman El Kallavi-Abu Ahmed: Oğlum Ahmet, Halep Üniversitesi Arap Dili Edebiyatı mezunu. Aynı okuldan mezun arkadaşları Baas yanlısı, iktidar yanlısı olduklarından görev aldılar, üst makamlara geldiler. Onlar iyi maaş ve iyi imkanlar elde ederken ben Baas dışı olduğumdan, ailem ve çevremde rejim aleyhtarı akrabalarım olduğundan, benim ve bütün akrabalarımın hiçbir çocuğu görev alamadı. Oğlum üniversite mezunu bir genç. Ancak sebze halinde bir tezgah açmış çalışıyordu. Seyyar olarak itilerek ve devamlı baskı görerek çalışıyordu. İç savaş olunca ister istemez Ceyş El Hür ordusuna katılıp onlarla savaşmaya, gösteriler yapmaya, eylemlere katılmaya başladı. Bir eylem sırasında Halep’te vuruldu. Akrabalarımın, komşularımın, yakın çevremin bazıları Lübnan’a bazıları Ürdün’e gitti. Ben ise Türkiye’ye geldim. Kimse kimseden haber alamıyor. Herkes kendi canının derdine düştü.

Hatay Reyhanlı’da ev kiraladım. Çocuklarım, gelinim ve torunlarımla iki odalı bir evde oturuyoruz. Suriyeli bir şahıs burada bir lokanta açmış. Bende temizlik işlerinde çalışıyorum. Günlük yirmi lira veriyorlar. Lokantada artan yemekler, sebze-meyve varsa alıp evime getiriyorum. Çeşitli yardım cemiyetlerinden de yardım aldım. Şimdilik evimin ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumdayım. Halep’teki evim bombardıman sonucu yıkılmış. Rejim değişse bile orada barınacak bir yerim olmadığından uzun süre Türkiye’de kalmayı düşünüyorum.

* Bu söyleşi, 15 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den gelip Hatay Reyhanlı’da kalan Beşir Nazmi El Hamdo ile söyleşi

Suriye’de nakliyecilik yapan Beşir Nazmi El Hamdo “Göç etmek isteyip de edemeyen binlerce insan var. Ulaşım sorunu, yoksulluk nedeniyle göç edemiyorlar. Suriye’de yaşam bitmiştir.” diyor.

ORSAM: Öncelikle bize kendinizden biraz bahseder misiniz?

Beşir Nazmi El Hamdo: Suriye İdlib’e bağlı Murattıl el Numan Beldesindenim. 48 yaşında, iki çocuk babasıyım. Suriye’den Ürdün’e nakliye işinde çalışıyorum. Tır sahibi olarak yıllardan beri ekmeğimi şoförlükten kazanıyorum.

ORSAM: Suriye’deki iç savaş sürecinde neler yaşadınız ve Türkiye’ye nasıl geldiniz?

Beşir Nazmi El Hamdo: Beldemiz aniden kuşatıldı ve bombalanmaya başlandı. Komşularımdan ve çevremden 17 kişi öldü, yaralı sayısını bilmiyorum. İçimizde herhangi bir suçlu, terörist ya da devlet düşmanı da yoktu. Tek suçumuz Sünni olmamamız Günahsız, sebepsiz yere bombalandık. Evim kısmen yıkıldı. Ben ve aile fertlerim şans eseri yara almadan kurtulduk ama komşularım aynı şansa sahip değildi. Bu hadise 30 Aralık’ta meydana geldi. Bölgemizle hudut arasında yaklaşık 60 km vardır. Hududa varıncaya kadar çok eziyetler çektim. Birikmiş param vardı, ev eşyalarımızı da kamyonete yükledik, oğlum kamyonetle ben otomobilimle Türkiye’ye gelmek üzere yola koyulduk. Yolda aramalar, barikatlar vardı. Hudut bölgesine geldiğimizde bazı gruplar bizleri aramaya başladılar. Gıda malzemelerimiz arabalardan indirdiler, bazı ev eşyalarımızı aldılar. Türkiye’ye geldiğimizde ev kiraladık ama hiçbir eşyamız kalmamıştı. Cebimde 120 bin Suriye lirası vardı. Birkaç eşya aldım ve cebimde sadece bir ay yetecek kadar param kaldı. Ben arabamla, oğlum kamyonetle taşımacılık, dolmuşçuluk yapıyoruz. Hudut bölgesine gerektiğinde de Suriye’ye nakliye işi yapıyoruz.

Suriyeli olup Türkiye’de yaşayan herkesin bir akrabası, bir yakını kalmıştır. Onların Suriye’de hiçbir geliri beslenme imkanı kalmadığından onların yaşamı için parası karşılığında ya da bazı hayırseverlerim yardımlarıyla ihtiyaçlarını onlara götürüyoruz. Göç etmek isteyip de edemeyen binlerce insan var. Ulaşım sorunu, yoksulluk nedeniyle göç edemiyorlar. Suriye’de yaşam bitmiştir.

* Bu söyleşi, 15 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den gelip Hatay Reyhanlı’da kalan Derviş Talib el Hasavi- Abu Mahir ile Söyleşi

Suriye’nin İdlib ili Muarra ilçesi el Rif Bölgesinden göç etmek zorunda kalan 34 yaşındaki Derviş Talib el Hasavi, eğitimini Halep Üniversite’si Edebiyat Bölümü’nde tamamlamış. 2 çocuk babası ve lise öğretmeni.

ORSAM: Suriye’de iç savaş öncesi hayatınızı, iç savaşta yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye getiren nedenleri anlatır mısınız?

Derviş Talib el Hasavi- Abu Mahir: Babam birkaç küçükbaş hayvana sahip, 8 dönümde arazisi olan fakir bir köylü, 2’de kız kardeşim var. Büyük fedakârlıklar ile beni okuttu. Huzurlu bir yaşamımızı vardı.

Muarre Bölge’si Ceyş el Hur’un ve el Nasr birliklerinin olduğu yerlerden birisidir. İç savaşın kızışması ile birlikte SUVVAR denilen gönüllü ve fedai birliklerde bölgemize gelince çatışmalar çoğaldı. Yıllarca yoksulluk çeken ve rejime karşı mücadele etmiş birisi olarak, görevimi bıraktım ve bende savaşçı birliğe katıldım. Görevimi bırakınca, öğretmenlik maaşımda kesildi, yaşadığımız bölgede bombalandı ne ev kaldı nede hayvan her şeyimizi kaybettik. Yaşlı babam, yaşlı annem, eşim ve çocuklarım ile birlikte ailemi Türkiye’ye gönderdim. Ailem 4 aydır Türkiye’de ben ise yılbaşında geldim.

Hem savaştım hemde arkadaşlarımın yiyecek, giyecek ve her türlü ihtiyaçlarını karşılamak için uğraştım. Birçok yaralıyı hududa kadar yetiştirip tekrar birliğime katıldım. Ceyş el Hur’da savaşanlara aylık veriliyordu. Bende aldığım paraları aileme gönderiyordum. Kumanyalar ile idare ediyor, baraka gibi yerlerde arkadaşlarımla yatıp kalkıyordum. Çok defa Taftanaz Bölgesi’ndeki havaalanını kuşattık, bizi geri püskürttüler. Düz bir arazi olduğundan fazla şansımız yoktu, her defasında yaralanıyor ya da şehit veriyorduk. Elimizde mevcut silahlar bir zırhlı birliği teslim almaya yetmiyordu, bize de güçlü silahlar gelmiyor, bazen de mermisiz bile kalıyorduk. Çoğu kez günde bir kez yemek yeme fırsatı buluyorduk. Dinlenme, yıkanma, çamaşır değiştirme ise ayda bir kere oluyordu. Şartlarımız zor olduğundan, arkadaşlarımızın çoğunun psikolojisi de bozuldu, bıktılar, yoruldular ve bazıları birliklerini terk etti. Firar ettiler. Aydan aya nöbetleşerek, geri bölgelere çekilip dinlenme imkânı olsa da, geri bölgelerde de ekmek, su, elektrik, barınma gibi sorunlar mevcuttu. Cephedekilerden bir farkımız yoktu yine bombalanıyordu çevre köyler, yerleşim alanları… Nerede bir ışık görürlerse, nerede bir baca tüterse bombardımana tutuyorlardı.

Sonunda bende dayanamadım ve Türkiye’ye geldim. Ne iş bulursam çalışıyorum. Hamallıkta yaptım, nakliye yapan Suriyelilerin mallarını yükleyip Suriye’ye götürüp sattığımızda oldu. Ticari kazancı olan bazı eşyaları Türkiye’ye getirip satıyoruz. Kışı Türkiye’de geçirdikten sonra durum düzelmese yeniden savaşmaya döneceğim.

* Bu söyleşi, 15 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den Türkiye’ye gelerek Hatay’ın Reyhanlı ilçesine yerleşen Taha Allavi el Hüseyin- abu Nazmi ile Söyleşi

Suriye’nin Hama ili Karm el Cebel Rif Bölgesinden göç eden Taha Allavi el Hüseyin Hama’da ulaşımın tamamen durduğunu, yolların tahrip edildiğini ve güvenliğin kalmadığını akaryakıt sıkıntısından birçok insan yollarda kaldığını anlatıyor.

ORSAM: Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Taha Allavi el Hüseyin- abu Nazmi: Suriye’nin Hama ili Karm el Cebel Rif Bölgesindenim. 65 yaşındayım. 6 çocuğum ve 3 torunum var. Suriye’de yaşarken şehir içi ve şehirlerarası otomobil dolmuşluğu yapıyordum. 1 otomobil durağım ve 8 aracım vardı.

ORSAM: Suriye’de iç savaş öncesi hayatınızı, iç savaşta yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

Yıllardan beri otomobil şoförlüğü yaparım, şehir içi şehir dışı bütün Suriye’yi dolaştım. Çocuklarımda şoförlük yaparak ekmek parası kazanmaktalar. İç savaş başlayınca bombalanan ilk vilayetlerden biri Hama oldu. Eski tarihlerde de bombalanmış yıkım ve ölüm görmüş bir yerdir Hama. Bombalamalardan sonra, şehir içi yollar, cadde ve sokaklar ulaşıma kapanacak derecede tahrip oldu. Her yerde barikat, her yerde kontrol olunca bizimde çalışmalarımız aksadı. Hama’ya dışarıdan gelen kimse kalmayınca ulaşım sektörü tamamen durdu. Şehirlerarası yollarda da güvenliğe dair bir şey kalmamıştı. Ayrıca akaryakıt sıkıntısından birçok insan yollarda kaldı ve vurulma endişesiyle yaşamak zorunda kaldı. Daha sonra da güvenlik sebebiyle çalışmalar tamamen durdu. Çok kez uçaklar, helikopterler ve şehir içinde bulunan keskin nişancılar halkımızı vurdu. Birçok araç içinde bulunan yolcular ile birlikte vuruldu, onlarca insan bu şekilde ölüp gitti. Benimde 8 aracım vardı, ikisini kaybettim. İç savaş başlayınca da 4’ünü sattım. Kalan ikisini de ben ve oğlum kendi ihtiyaçlarımız için kullanıyoruz.

* Bu söyleşi, 15 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den Türkiye’ye gelerek Hatay’ın Reyhanlı ilçesine yerleşen Ömer Asım El Hadravi – Abu Rıdvan ile söyleşi

Mutfak eşyaları satarak geçimini sağlayan Ömer Asım El Hadravi – Abu Rıdvan, işyerinin bombalanması nedeniyle Türkiye’ye gelmiş. Suriye’nin yıkıldığını ve uzun zaman daha düzelemeyeceğini söylüyor.

ORSAM: Suriye’de iç savaş öncesi hayatınızı, iç savaşta yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

Ömer Asım El Hadravi – Abu Rıdvan: Suriye’nin Halep ili El Safa Mahallesi’ndenim. 45 yaşındayım ve 3 çocuk babasıyım. Mutfak araç gereçleri satılan bir mağazam var. Benim mağazama alışveriş için Halep’in zenginleri ve üst düzet görevliler gelirdi. Halep’te 2012 yılı Ağustos ayından sonra şiddetli çarpışmalar başladı. İç savaşın başlamasıyla Halep’in zenginleri şehri terk etmeye başladı. Çarşı bombalandı. Muhalifler çarşı ve çevresini ele geçirince artık müşteri gelmez oldu. Dükkanı kapattım. Tüm malzemeler içeride kaldı. Çocuklarımı da alıp Türkiye’ye geldim. O tarihten bu yana iki defa Halep’e gittim. Dükkanların çoğu yağmalanmış ve yıkılmıştı. Taş ve beton yığınları arasında dükkanımı aramaya başladım. Kısmen yıkılmıştı ve bazı eşyalar alınmıştı. Kalan eşyaları almak istedim ancak taşıma imkanım yoktu. Araçlar artık çarşımızın yakınına dahi gelemiyorlardı.

Türkiye’de bir işyeri açtım. Araçlar kiraladım, şoförler tuttum. Maddi durumum iyi. Temiz ve güzel bir ev kiraladım. Başta Kilis olmak üzere Cilvegözü üzerinden İdlib ve Halep’e ve çevre ilçelerine un, şeker, bisküvi, çocuk bezi, çocuk maması ve süt tozu gönderiyorum. Suriye parasının değer kaybetmesi nedeniyle halkın alım gücü azalmış durumda. Ben çok az bir karla yapıyorum bu işi. İşsiz kalan, buraya göç edemeyen insanlara yardımcı olmak amacındayım. Hem ben kazanıyorum hem de Suriye’de yaşayan şoförler kazanıyor. Suriye’de un, ekmek, bulgur, pirinç bekleyen, açlık-sefillik yaşayan aileler var. Suriye yıkılmış durumda ve düzelmesi uzun yıllar alacak.

* Bu söyleşi, 20 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den gelip Hatay Reyhanlı’da kalan Necmi Ali Kiro-abu Mahfuz ile Söyleşi

Suriye’nin İdlib ili Harim ilçesinde bağlı el Rif Bölgesi’nden göç eden 53 yaşındaki Necmi Ali Kiro, bir çiftçi ve 5 çocuk babası.

ORSAM: Suriye’de iç savaş öncesi hayatınızı, iç savaşta yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

Necmi Ali Kiro-abu Mahfuz: Harim ilçesinde 20 dönümlük bir arazim vardı, çocuklarımla birlikte bu araziye sebzeler ekerek yaşamamızı sürdürüyorduk. Bu yıl bakla, soğan, nane, tere, maydanoz ektim. Harim’de, Salkin’deki ve Sermade beldesindeki lokantalara kasaplara ve pazarda da halka satıyordum. Önceleri toplama esnasından can güvenliğimiz dahi olmuyordu ancak bölgemizde Ceyş el Hür Hakim olunca ve Jeneratörle elektrik, Santrifüj Makinesi sayesinde suyumuzu arıtma imkanı bulunca hem çiftçilik yapabiliyorduk hem de suya ve elektriğe sahip olmuştuk. Böylece temel ihtiyaçlarımızı sağlayabiliyorduk ancak halkın alım gücünün azalması, bölgede az sayıda insan kalması nedeniyle çiftçiler ürettikleri malları mecburen araçlarla bazen de çuvallarla sırtlarında getirerek Türkiye’ye satılması için getiriyordu.

Çocuklarımdan biri askerlik çağına geldi ancak onu göndermedim, halen Ceyş el Hür’da görevli. Bölgemize yakın olan Taftanaz Havaalanının kuşatılmasında ve savaşan birlikte görev yapıyor, diğer aile fertleri Türkiye’de. İki günde bir Suriye’ye gidip geliyoruz, tarlamızda hangi mahsul yetişmişse toplayıp değerlendiriyoruz. Bu şekilde git gel yapmak çok sıkıntılı ancak başka bir işimiz ve gelirimiz yok.

* Bu söyleşi, 20 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den Türkiye’ye gelerek Hatay’ın Reyhanlı ilçesine yerleşen Musa Salih El Hassaviy – Abu Halid ile söyleşi

Çiftçilik yapan Musa Salih El Hassaviy – Abu Halid, ziraat yapacak hammadde kalmaması akaryakıt, elektrik temini yüzünden tarım yapılamaz hale gelince Türkiye’ye gelmiş. İç savaş başlayınca gelecek için umutlarını kaybettiklerini söylüyor.

ORSAM: Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Musa Salih El Hassaviy – Abu Halid: Suriye’nin İdlib İli’ne bağlı Salkin ilçesindenim. 46 yaşındayım. 3 çocuk babasıyım. Çiftçiyim. Yaşlı anne-babam ve engelli kız kardeşimle birlikte yaşıyorum.

ORSAM: Suriye’de iç savaş öncesi hayatınızı, iç savaşta yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye getiren nedenleri anlatır mısınız?

Musa Salih El Hassaviy – Abu Halid: İç savaşta bağımız, bahçemiz, tarlamız, elimizde neyimiz varsa hepsi zarar gördü. Geleceğimiz içinde bir umut kalmamıştı. Zira ziraat yapacak hammadde, akaryakıt, elektrik yoktu. Tarım yapılamaz hale gelmişti. Her tarafın yakılıp, yıkıldığı; yolların tahrip edildiği bir yerdi artık Salkin.

Bir yanda Nizam Ordusu, bir yanda Ceyş El Hür derken çatışmalar sonucu çok sayıda ev tahrip oldu. Çok sayıda insan öldü. En fazla zararı kendi halinde, hiçbir suçu olmayan köylüler gördüler. İnsanlar tartaklandı, dövüldü, öldürüldü. Tarlalar yakıldı, ekinler ateşe verildi. Hiçbir suçları yoktu. Ne için işkence gördüklerini bilmiyorlardı. Şikayet edecek, bu zulme, katliama dur diyecek bir merci yoktu.

Bende çok defalar acı çektim. Aileme karşı bir sorumluluğum vardı ve Suriye’de bu koşullara daha fazla dayanamazlardı. Sadece giyim eşyalarımızı alarak Türkiye’ye geldik. Hatay Reyhanlı’da Harran denilen bir köyde yaşıyoruz. Bir çiftçinin yanında çalışıyorum. Suriye’nin her bölgesinden gelen çok kişi bu köye yerleşti. Tarım işinden anlayan Suriyeliler soğan ve zeytin toplama işinde çalışıyorlar.

Çoğumuzun evinde soba yok, battaniye yok. Zaman zaman yardım kuruluşları Suriyelilere yardım dağıtıyor. Ancak bu yardımlar Reyhanlı merkezde olanlara ulaşıyor. Bize yardım geldiği haber ulaşıncaya kadar gelenler bitmiş, dağıtılmış oluyor.

* Bu söyleşi, 20 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den Türkiye’ye gelerek Hatay’ın Reyhanlı ilçesine yerleşen Muhyiddin Kermo el Cebeli ile söyleşi

Muhyiddin Kermo El Cebeli–Abu Tarık bombalama ve yağmalama nedeniyle her şeyi Suriye’de bırakarak Türkiye’ye geldiklerini anlatıyor.

ORSAM: Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Muhyiddin Kermo El Cebeli–Abu Tarık: Suriye’nin İdlib İli Muarra Rif bölgesindenim. 3 çocuğum var. Eşimi, kızımı, damadımı ve 2 torunumu alarak Hatay’a geldim. Bölgemizde rastgele bombalama ve yağmalama nedeniyle insanlar ve arazilerimiz zarar görüyordu. İnsanların yaşadığı işkencenin sonu yoktu. Bu nedenle her şeyi bırakarak gelmek zorunda kaldım.

ORSAM: İç savaşta yaşadıklarınızı bize anlatır mısınız?

Muhyiddin Kermo El Cebeli–Abu Tarık: 15 Ocak 2013 tarihinde Halep’de meydana gelen üniversite öğrencilerinin bulunduğu, öğrenci yurdundaki patlamada ağabeyimin oğlunu kaybettim. Ziraat Mühendisliği son sınıf öğrencisiydi. Bende durumu Halep’de bulunan bir yakınım aracılığıyla telefondan öğrendim. O gün Halep Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde yıllık yapılan sınavlardan biri varmış. Halep’in merkezi bir yer olması nedeniyle, ordunun da hakim olduğu bir bölgede yer alan üniversitede sınav düzenlenmiş. Çevre illerde ve ilçelerde yaşayan bütün öğrencilerde Üniversitenin yatakhanesinde kalabilmek için içeri akşamdan girmişler. Belli bir saat sonra yurdun iç ve dış kapılarının tamamı kitlenmiş. Oraya gelen öğrenci sayısını kimse bilmiyor ancak bu sayıyı içerdeki öğretim üyeleri bilir. Öğrencilerin yanı sıra Halep dışından gelen sınav denetçileri, görevlilerde yatakhanede iken Halep semalarından bir uçak, fıçı bombalar ile okul öğrencilerinin ve bazı görevlilerin toplu olarak bulunduğu binayı vurdular. Bombalama sonunda, yüzlerce insan öldü, yüzlercesi de yaralandı. Anlatılanlara göre bu planlı bir katliamdı. Geleceğin Ziraat Mühendisleri, İnşaat Mühendisleri, Mimarları öldürüldü.

* Bu söyleşi, 20 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

***

Suriye’den Türkiye’ye gelerek Hatay’ın Reyhanlı ilçesine yerleşen Macid Salman el Zührevi ile söyleşi

Macid Salman el Zührevi, Halep’i “açlığın ve sefaletin” şehri olarak tanımlıyor. Bu şartlar altında Halep’e dönmesinin imkansız olduğunu söylüyor.

ORSAM: Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Macid Salman el Zührevi: Suriye’nin Halep ilinde yaşıyorum. 55 yaşındayım. 3 çocuğum var. Halep kapalı çarşısında gelinlik, kına kıyafetleri ve gece kıyafetleri satardım. Ayrıca mahallede bir atölyem ve 30 çalışanım vardı. Bu çalışanlarıma biçki-dikiş ve benzeri işler yaptırarak bu ürünleri Ortadoğu ülkelerine pazarlardım. Bütün Arap devletlerinden bana sipariş gelirdi.

ORSAM: Suriye’de iç savaş öncesi hayatınızı, iç savaşta yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye getiren nedenleri anlatır mısınız?

Macid Salman el Zührevi: Suriye’deki ticaretin durması, hiçbir ihracatın yapılma imkanının kalmaması ve Ortadoğu ülkelerinden kimsenin artık Halep’e gelmemesi sonucu işlerim durdu ve işçiler ayrıldı. Bende dükkanımda kalan malları satarak geçiniyordum. Son aylarda da kapalı çarşının bombalanması ve iş yerimin de zarar görmesi sonucu her şeyi yerinde bırakarak, canımı kurtarmak amacıyla eşim ve çocuklarımı alarak Türkiye’ye geldim.

Türkiye’ye benden sonra gelen tanıdıklarıma sordum ne iş yerim kalmış ne de içindeki eşyalar. İç savaş fırsatçıları hırsızlık peşine düşmüş. İş yerlerini ve evleri işgal ederek, kapı pencere kırarak ganimet peşine düşenlerin şehri olmuş Halep.

Türkiye’ye geleli bir ay oldu, ancak aklım hala Halep’te. Çöp yığınlarının dağ gibi olduğu, pis kokuların yayıldığı, elektriğin bazen hiç gelmediği, bazen de belli semtlere günde iki üç saat geldiği bir şehir Halep. Çevre köylerden ve beldelerden kimsenin uğramadığı ekmeğin bin bir güçlükle alındığı bir şehir. Yıkılmış iş yerleri, yıkılmış evler arasında çaresizce kalan, hiçbir iş yapamayan, geliri olmayan, açlık ve sefaletle mücadele eden, bir çuval unun, bir şişe yağın, bir makarnanın, sebzenin hasretle beklendiği türlü güçlüklerle elde edildiği bir şehir. Bu şartlar altında Halep’e geri dönmem imkansız.

Hatay Reyhanlı’da bir iş yeri açmayı ve kendi mesleğimi burada sürdürmeyi düşünüyorum. Yurt dışında tanıdıklarımla telefonlaşıyorum, onlardan yardım, kredi, borç bekliyorum. Eğer bana para gönderirlerse ticaret hayatıma burada devam edeceğim. Eğer bana yardım etmezlerse kendi mevcut imkanlarımla bir şeyler yapmayı düşünüyorum. Şu anda işsiz durumdayım ancak henüz muhtaçlık durumunda değilim.

* Bu söyleşi, 15 Ocak 2013 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: